30 Haziran 2022 Perşembe

Arzu Demir yazdı | İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmiyoruz

Sözleşmenin iptalinden bu yana, erkekler, en az 495 kadını katletti. Sadece bu veri bile, tek başına sözleşmenin kadınlar bakımından hayatta kalma meselesi olduğunu anlatmaya yetiyor. İstanbul Sözleşmesi'ni savunmak, gelecek yeni saldırıların önüne geçmek bakımından da önemli. Faşist şeflik rejiminde elbette uluslararası sözleşmeler dahil hiçbir hakkın güvencesi yok. Ancak tüm bu kazanımları korumak, yenilerini kazanmak için mücadeleden, kararlılıktan, yan yana durmaktan başka bir yol da yok.

Yazının başlığında yer alan cümlenin, kadınlar bakımından salt bir eylem sloganı olmadığını, geçtiğimiz salı günü Danıştay'da görülen davada bir kez daha gördük. İstanbul'dan Artvin'e çok sayıda kentten onlarca kadın, bir kez daha Ankara'da buluştu. Sokakların, meydanların yanı sıra faşizmin mahkeme salonlarını da mücadele alanı olarak kullandı.

Faşist şef Erdoğan'ın 2021 yılının 21 Mart günü bir gece yarısı kararnamesiyle sözleşmeden çekilmesinin ardından kadın örgütlerinin, sol siyasi partilerin ve baroların, söz konusu kararın iptali için açtığı davalar 200'ü buldu. Bugünlerde Danıştay, peşi sıra bu başvuruları görüşüyor. Görülen iki duruşmada, savcı, faşist şefin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmeye yönelik kararnamesinin feshedilmesi gerektiği yönünde görüş bildirdi. Ancak mahkeme henüz kararını vermedi ve mahkeme kararı belirleyici olacak. Yine de savcılığın bu mütalaasının, kadın örgütlerinin, kadınların, uzun bir süredir sokakta yürüttüğü mücadelenin yargıya yansıması olarak görmek yanlış olmaz.

Sözleşmenin iptalinden bu yana, erkekler en az 495 kadını katletti. Katil erkekler, ağırlıklı olarak da kadınların en yakınlarındaki kişiler; eş, sevgili, partner, nişanlı, ağabey, baba. Kadınlar, boşanmak istedikleri, birlikte olma teklifini reddettiği, başka bir ifadeyle istediği gibi yaşamayı tercih ettiği için katledildi. Sadece bu veriler bile, tek başına sözleşmenin kadınlar bakımından hayatta kalma meselesi olduğunu anlatmaya yetiyor.

Özetle bu uluslararası belge, kadın ve LGBTİ+'ları, heteroseksist dünyanın erkek şiddetinden korumaya yönelik önemli bir düzenleme. Bu korumaya mülteci kadınlar da dahil.

Saray medyası tarafından önce hedef gösterilmesinin, ardından da faşist şef tarafından gasp edilmesinin merkezinde, kadınların, erkek egemen şiddet karşısında savunmasız bırakılması politikası duruyor. Sözleşmenin gasp edilmesini, Kürdistan belediyelerine atanan sömürge kayyumlarının ilk icraatları olan kadın merkezlerini, birimlerini, kurumlarını kapatma ya da 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında olduğu gibi kararnamelerle kadın örgütlerini kapatma, kadın devrimcileri rehin alma politikasından bağımsız düşünmemek gerekiyor.

Saray rejimi, her türlü şiddet aracını kullanarak kadınların kazanımlarına yönelik büyük bir savaş yürütüyor. Bu savaşın amacı, "makbul kadını" yaratmak. Sarayın tahayyülünde evde "eş ve anne" olan bir kadın var. Eğer evin dışında çalışması gerekecekse de emeği sömürülen bir köle olacak. Dilinin, kültürünün yok edilmek istenmesine sessiz kalacak, tecavüze uğramışsa bunun hesabını sormak yerine intiharı seçecek, işsiz kaldığında direnmeyecek, başka bir kadının yaşadığı mağduriyete sesini çıkartmayacak, kadını dostu olarak değil kurdu olarak görecek olan bir kadın. Kimliksiz bırakılarak aslında varlık hakkı yok edilmiş bir kadın. Sadece emeğini, bedenini, iradesini değil ruhunu da erkek egemen kapitalist devlete teslim etmiş bir kadın. Kadınların bu şekilde teslim alınabilmesi için her türlü savunma araçlarından mahrum bırakılması zorunlu. Kadın örgütleri kapatılırken, yasaların da tırpanlanması ya da yok edilmesi gerekiyor.

Ayrıca kadınların uygulatmak için mücadele ettiği bu uluslararası hukuk belgesi, "toplumsal cinsiyet" kavramı tanımını uluslararası düzeyde yapıyor. Bu noktada son derece önemli. Sözleşmede, mevcut toplumsal cinsiyet anlayışının kadınlar ve erkekler için toplumsal roller biçtiği kabul ediliyor ve toplum tarafından üretilen bu rollerin kadınlara yönelik şiddette payı olduğu vurgulanıyor. Bu bağlamda "kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet" tanımı ise ayrıca yapılıyor.

İktidar ise kadın cins kırımını, kendini bilmez erkeklerin bir şiddeti olarak görüyor. Ayrıca, bu şiddeti gündemine aldığı her durumda da kadının yaşam hakkının değil "kutsal ailenin korunması" temelinde konuya yaklaşıyor. Ancak sözleşmenin "toplumsal cinsiyet tanımı" elbette, bu şiddeti önlemek için daha köklü değişiklikler yapılmasını gerekli kılıyor. İktidarın, sözleşmeye düşmanlığının bir nedeni de bu.

İstanbul Sözleşmesi'nin yerine "daha iyisini ve yerlisini getireceğiz" diye çıkarttıkları son yasa ile erkeklere, "pişmanlık indirimi" getirdiler. Bir kadını vahşice katleden bir erkek, mahkeme huzurunda "pişmanım" dediğinde, indirim alacak. Üstelik bunu da kamuoyuna, "iyi hal indirimine son verdik" diye deklare ettiler. Yalan! Daha beterini getirdiler. Bu düzenleme kadın katillerinin sırtını daha güçlü sıvazlamaktan başka bir şey değil.

İstanbul Sözleşmesi'nin iptalinin ardından kadına yönelik erkek şiddetinde bir artış olduğu ortada. Şimdi de 6284 sayılı yasayı kaldırmak istediklerini, nafaka hakkını, yasalarda kadınlar lehine yer alan kimi düzenlemeleri gasp etmek istediklerini biliyoruz. Bu niyetlerini çeşitli vesilelerle zaten dile getiriyorlar.

İstanbul Sözleşmesi'ni savunmak, gelecek yeni saldırıların önüne geçmek bakımından da önemli. Faşist şeflik rejiminde elbette uluslararası sözleşmeler dahil hiçbir hakkın güvencesi yok. Ancak tüm bu kazanımları korumak, yenilerini kazanmak için mücadeleden, kararlılıktan, yan yana durmaktan başka bir yol da yok.