28 Mayıs 2020 Perşembe

'Normalleşme' yanılsamasına karşı başkaldırı!

İşçi sınıfının, kadınların, gençlerin, LGBTİ+'ların, inanç gruplarının, Kürt ulusunun; faşizmin tehdit ve saldırısı altındaki tüm siyasal/toplumsal güçlerin mücadelesinin ortaklaştırılmasının koşulları her zamankinden daha fazla birikti. Kapitalizmin çözümsüzlüğü, sosyalizm gerçekliğinin ve zorunluluğunun bunca gündemde olduğu koşullarda bunu gerçek kılmak, 'normal' yollarla değil, faşizme başkaldırmakla mümkün olacaktır. Hiçbir tereddüde yer vermeden; uzlaşma, geri çekilme, "eve hapsolma" seçeneklerine tamah etmeden, kapitalizme ve faşizme karşı sosyalizm şiarını yükseltmek; sokağın, devrimci pratiğin güncel parolası olmak zorundadır.

Saray'dan, 'normalleşme' planı açıklandı. Açıklanan plan, koronavirüs nedeniyle alınan 'önlemler' paketinin güncellenmiş hali. Zira, pandemi ile mücadele adı altında halka "evde kal" çağrıları yapılarak açlıkla sınanırken, bütün öncelik üretimin sürdürülmesine verilerek işçiler salgının kucağına atıldı. Her şey, sermayenin kârının devamlılığına göre ayarlandı. Sokağa çıkma yasağı uygulanırken bile "özel izin"le birçok fabrika açık tutuldu. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların talep ve ihtiyaçları minimum seviyede bile karşılanmadı.

Malum, önümüz yaz. Dibe çökmüş ekonominin tek soluk borusu turizm sezonu gelip geçiyor. İşte, Saray tarafından açıklanan planın 'normal' kısmı, tam da bu alanın kurtarılmasına yönelik. Tekelci sermaye, pandemi koşullarında üretim devam ettirilerek, teşviklerle desteklenerek ayakta tutuldu. Bununla birlikte, işçiden, emekçiden sömürülerek Merkez Bankasına aktarılan para suyunu çekerken, sermaye sınıfına yeni kaynak akışının sağlanması gerekiyordu. Artık ekonomik politikanın sürdürülebilirliği yoktu. Saray da turizm hamlesiyle ekonomiye 'canlılık' getirerek 'normalleşme' umuyor.

Ne pahasına?

Bilim insanlarının, sağlık meslek örgütlerinin, hatta Saray'ın kurduğu Bilim Kurulu üyelerinin tüm uyarılarına rağmen başından beri sermaye odaklı uygulanan pandemi önlemlerinin mevcut halinden daha da gevşetilmesinin yaratacağı riskler dile getirilmekte. Halihazırda Japonya ve Singapur örnekleri var.

Sanki AVM'lerin açılması bir öncelikmiş gibi, 65 yaş üstü ve 20 yaş altının belli günlerde sokağa çıkabileceği gibi spesifik konularla gündem meşgul edilerek, turizm mevsimi açılacak. Ne pahasına?

Gençlerin geleceğinden çalarak. Turizm sektörünün daha fazla olumsuz etkilenmemesi için temmuzda düşünülen üniversite geçiş sınavı hazirana çekildi. Bir işçinin ücretli izin hakkını kullanmaması için kılı kırk yaran iktidar, söz konusu sermaye olunca, dibe çakılmış ekonomiye turizmle soluk aldırma iddiasıyla geçlerin yıllarını çalıyor.

Pandemi sürecinin başında olduğu gibi, gelinen aşamasında da korunan, sermaye sınıfı oluyor. Berberler ve kuaförlere dükkanlarını sınırlı koşullarla açmalarına izin verilmesi, en azından iflas eden esnafın bir kesiminin tepkisini soğurmaya hizmet edecektir. Ancak pandemi riskinin ortadan kalkmasına değil.

Türkiye'nin planından önce ABD ve Avrupa'da da adımlar atıldı. Ki, Trump'ın ABD'si ile Avrupa'nın da aceleciliğinin temelinde ekonomi bulunmaktadır. Toplam pandemi ölümlerinin neredeyse yüzde 80-90'ının görüldüğü bu ülkelerde ekonomi, halk sağlığından daha önemli çünkü.

'Normalleşme' diye atılan adımlar sadece Türkiye/Saray'a içkin bir durum değil. Kapitalizme ve onun doğasına uygun, onun kanunlarına tabi bir durumdur.

Bundan dolayıdır ki, başından beri sürü bağışıklığı adı altında üretimin sürdürülmesi, üretim dışında yer alan 'artık nüfus' yaşlıların gözden çıkarılması, kapitalizmin varlığıyla uyumluydu. Bugünkü 'normalleşme' de bunun bir sonucu. Bu anlamıyla, bundan sonra ortaya çıkacak gerek pandemik, gerek ekonomik ve gerekse de sosyal sonuçlar, hiç de kapitalistlerin (ve de Saray'ın) bekledikleri gibi 'normal' olmayacak.

Birincisi; kapitalist/emperyalist sistemin bütün dayatmalarına, ekonomiyi öyle veya böyle ayakta tutma hallerine rağmen, pandeminin etkisi daha bir süre devam edecek. Bir mucize gerçekleşmezse bilim böyle diyor! Halk sağlığı söz konusu olduğu için bilimin gereklerini yerine getirmek, önlemlerin sınıfsal çıkarlar gözetilerek sürdürülmesini istemek bugün de geçerli bir durumdur. Ki, tam da bu nedenle bizzat Sağlık Bakanı aracılığıyla pandemi koşulları normalleştirilmek istenmekte, ölüm ve vaka sayıları çarpıtılarak toplumsal bilinç ve tepkinin oluşması engellenmektedir. Sürü bağışıklığı gibi kapitalist yutturmacalara bakmadan; ücretsiz sağlık, ücretli izin, işten atmaların yasaklanması, yaşamsal olmayan alanlarda üretimin durdurulması, fatura borçlarının iptal edilmesi ve izolasyon koşullarında yaşamın idame ettirilmesi için ihtiyaçların karşılanması gibi talepler güncelliğini korumaktadır.

İkincisi; zaten 2008'den beri yapısal kriz içerisinde olan kapitalizm, ekonomik olarak tarihinin en büyük yıkımını yaşıyor. En iyimser tahminler bile, dünya ekonomisinin yüzde 30-40 düzeyinde daralacağı yönünde. Sadece ABD'de 60 milyona yakın işsiz kalacağı öngörülmekte ki, dünyanın geri kalanı için de durum hiç de parlak değil. Halihazırda 8 milyonu aşan Türkiye'deki işsiz sayısına, yaz ortalarına kadar 3 milyon kişinin daha eklenmesi bekleniyor. Her kriz dönemlerinde olduğu gibi kapitalist sermaye düzeninin devletleri, yine sermayeyi kurtarma adı altında krizin yükünü işçi sınıfı ve ezilenlere yükleme paketleri devreye sürmekteler. Pandemi krizinde çalıştırılan, işinden edilen ve üstüne üstlük bu durumun faturasını yüklenen proletarya ve ezilenler açısından bu durum 'normalleşme' olamaz. Yoksullaşma ve işsizlik, bugünün en yakıcı sorunu. Genel grev genel direniş de dahil olmak üzere mücadele araç ve biçimlerini örgütlemek de ertelenemez bir şekilde bugünün sorunudur.

Üçüncüsü; pandemik ve ekonomik sonuçlara dair herkesin ortaklaştığı bir fikir var: Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Öncelikle, 'normalleşme' olarak sunulmak istenen ideolojik yanılsamaya karşı bu bilinçle hareket edilmelidir. Bunun siyasi olasılıklarına ve sonuçlarına karşı da bugünden hazır olmak gerekir.

Dünya ve Türkiye deneyimlerinin de gösterdiği üzere, kriz koşullarında ezilenlerin mücadelesi geriye düştüğü durumlarda, despotik faşist rejimler kendilerini tahkim etmişlerdir. Türkiye'de de iyice köşeye sıkışmış durumda olan AKP-MHP rejiminin murat ettiği şey de budur. Pandemi dönemindeki bütün pratikleri, çıkardıkları yasalar, Erdoğan'ın her bir söylemi, diktatörlüğün daha da saldırgan politikalarla halklarımızın karşısına çıkacağını gösteriyor. Bu bir yanıyla tercih, ancak krizin yarattığı düzey nedeniyle de onlar açısından bir zorunluluk. Çünkü krizin yarattığı yıkımın sonuçlarını işçi sınıfı ve ezilenlere başka türlü kabul ettirme/yükleme koşulları yok.

Tüm bu realite, önümüzdeki dönemin 'normalleşmeye' değil, çok keskin/çetin bir mücadeleye doğru seyrettiğini işaret ediyor. Bu durum, işçi sınıfı ve öncüsü devrimcilerin de 'normal' seyirlerinden çıkması gerektiğini koşulluyor.

Pandemi süresince sosyalistler ve devrimci hareketin kimi bölüklerinin pratiği, işçi sınıfı ve ezilen halkların çıkarlarını koruma yönlü girişimleri (bütün yetersizliklerine rağmen) öne çıktı. Özellikle 1 Mayıs haftası boyunca ortaya konulan pratik ve öncü tutum, sosyalistleri bir adım daha öne çıkardı. Önümüzdeki dönem açısından bundan daha fazlasının gerektiği de açık.

Kelimenin gerçek anlamıyla sosyal hayatın normalleşmeye başladığı ancak ekonomik ve siyasi krizin derinleştiği ve sertleşeceği koşullarda birleşik mücadelenin büyütülmesi, pandemi koşullarında siyasi olarak kendilerini eve hapsedenlerin de 'normalleşmeye' başlayacağı öngörülürse, mücadele dinamiklerinin büyüyeceğini, sosyalistlerin sorumluluklarını da arttıracağını gösteriyor.

İşçi sınıfının, kadınların, gençlerin, LGBTİ+'ların, inanç gruplarının, Kürt ulusunun; faşizmin tehdit ve saldırısı altındaki tüm siyasal/toplumsal güçlerin mücadelesinin ortaklaştırılmasının koşulları her zamankinden daha fazla birikti. Kapitalizmin çözümsüzlüğü, sosyalizm gerçekliğinin ve zorunluluğunun bunca gündemde olduğu koşullarda bunu gerçek kılmak, 'normal' yollarla değil, faşizme başkaldırmakla mümkün olacaktır. Hiçbir tereddüde yer vermeden; uzlaşma, geri çekilme, "eve hapsolma" seçeneklerine tamah etmeden, kapitalizme ve faşizme karşı sosyalizm şiarını yükseltmek; sokağın, devrimci pratiğin güncel parolası olmak zorundadır.