17 Ocak 2026 Cumartesi

Kolektivizmin işlevsizleşmesi ve dağılması üzerine

Devrimci örgüt, pasif bağlılıklar üzerinden değil; bilinçli, etkin ve sorumluluk üstlenen kadrolar temelinde yükselir. Kolektif örgütlü yaşam, sorumluluk alma, irade koyma ve sürece müdahil olma pratiğinde ifade bulur. Kadroların kolektif süreçlerin dışına itilmesi ya da kendilerini bu süreçlerin dışına çekmesi, örgütün ideolojik ve politik gelişimini doğrudan zayıflatır.

Kolektivizm, devrimci yaşamın temel ve vazgeçilmez varlık koşuludur. Devrimci bir örgüt, ancak kolektif akıl ve irade temelinde, ortak amaç ve hedefler doğrultusunda hareket edebildiği ölçüde var olabilir ve kendisini yeniden üretebilir. Bu nedenle kolektivizme dair yürütülen her tartışma, doğrudan doğruya devrimci örgütün varlık nedeni, işleyişi ve geleceğiyle bağlantılıdır.

Ne var ki kolektivizm, çoğu zaman daraltılmış ve biçimsel bir çerçevede ele alınmaktadır. Aynı örgütte yer almak, ortak mekanları paylaşmak ya da aynı faaliyetlere katılmak, sıklıkla kolektivizm olarak değerlendirilmektedir. Oysa kolektivizm, salt biraradalık hali değildir. Kolektivizm; ortak bir amaç doğrultusunda, bilinçli bir iş bölümü temelinde, kolektif akıl ve irade üreterek birlikte hareket edebilmeyi ifade eder. Bu birlikte düşünmeyi, birlikte karar almayı ve alınan kararları birlikte hayata geçirmeyi kapsayan bir örgütsel ilişki bütünüdür. Bu yönüyle kolektivizm, bireylerin toplamından ibaret olmayan, niteliksel olarak farklı bir örgütsel bütünlüğü tanımlar.

Devrimci örgütte özne, tek tek bireyler değil, kolektifin kendisidir. Bireysel yetenekler, deneyimler ve inisiyatifler, ancak bu kolektif bütünlük içinde anlam kazanır ve devrimci bir güce dönüşür. Kolektivizmin dağılmasından söz edildiğinde ise kastedilen, örgütlerin bir anda ortadan kalkması değildir. Asıl mesele, son yıllarda mücadele alanlarında giderek belirginleşen ideolojik tasfiyeciliğin bir sonucu olarak, örgütsel yaşamın içten içe çözülmesidir. Örgüt biçimsel olarak varlığını sürdürebilir; tüzükler, mekanizmalar kağıt üzerinde mevcut olabilir. Ancak bu mekanizmalar fiilen işlemez hale geldiğinde kolektivizm de dağılmaya başlar.

Toplantılar yapılır, ama sonuç üretmez; kararlar alınır, fakat kolektif planlamaya, somut görev dağılımlarına ve ortak sorumluluk anlayışına dönüşmez. Böylece örgüt, dışarıdan bakıldığında varlığını sürdürüyor gibi görünürken, içerik olarak kolektif niteliğini giderek yitirir. Bu durum iki düzlemde bir çözülme olarak gelişir. Birincisi kolektif etkin birey edilgenlik ve devrimci kendiliğindenciliğe doğru çözülür. Yani sürükleyici, atak, iradi, yaratıcı devrimci özne olma vasfı sönümlenir. İkincisi kolektif etkin örgüt/organ çalışması dağılır. Kolektif etkin organ düzenli, düzgün, verimli işleyişini kaybeder. Toplamda kurmaylık rolünü yitirir. Devrimci ihtiyaçları çözümleyen, görevleri tespit eden, planlayan, etkin biçimde uygulayan, yöneten ve sonuçlarını denetleyen kolektif etkin organ vasfının yitirilmesi kolektif etkin bireyden bağımsız değildir kuşkusuz.

Bu çözülme en açık biçimde kadro pratiğinde görünür hale gelir. Fikir üretimi ve ufku daralır, tartışma alanları sınırlanır, kolektif karar süreçleri birkaç kişinin inisiyatifine sıkışır. Kadrolar, kolektifin kurucu ve etkin özneleri olmaktan çıkarak, verilen görevleri yerine getiren ya da süreci uzaktan izleyen pasif konuma geriler. Bu gerileme zamanla çalışmalara yabancılaşmayı, yoldaşlara karşı sorumluluk duygusunun zayıflamasını ve örgütsel disiplinin aşınmasını beraberinde getirir. Geç kalmalar, toplantılara katılmama, işleyişi aksatma gibi durumlar sıradanlaşır. Son aşamada ise kolektiften ciddi bir kopuş ortaya çıkar.
Bu nedenle devrimci bir örgütün, kolektivizmin dağılmasına karşı net ve kararlı tutum geliştirmesi zorunludur. Devrimci örgüt, pasif bağlılıklar üzerinden değil; bilinçli, etkin ve sorumluluk üstlenen kadrolar temelinde yükselir. Kolektif örgütlü yaşam, sorumluluk alma, irade koyma ve sürece müdahil olma pratiğinde ifade bulur. Kadroların kolektif süreçlerin dışına itilmesi ya da kendilerini bu süreçlerin dışına çekmesi, örgütün ideolojik ve politik gelişimini doğrudan zayıflatır.

Kolektivizmin çözülmesi çoğu zaman ani ve açık kopuşlar şeklinde değil; sessiz, gündelik ve olağanlaşmış biçimlerde ilerler. Bunun en somut göstergelerinden biri toplantı kültürünün zayıflamasıdır. Toplantılar ya düzensiz yapılır ya da yapılmasına rağmen içerik olarak boşalır. Oysa toplantılar, kolektivizmin en temel ve vazgeçilmez mekanizmalarından biridir. Kolektif akıl burada şekillenir; deneyimler burada ortaklaştırılır; eleştiri ve özeleştiri burada işler; ideolojik ve politik yönelimler burada netleşir. Toplantı kültürünün zayıflaması teknik bir aksaklık değil; doğrudan ideolojik ve örgütsel bir sorundur.

Çünkü toplantılara anlamlı bir hazırlık yapılmamaktadır. Organ toplantılarından daha geniş bileşimli parti platformlarına değin bu durum çeşitli biçimlerde yansımaktadır. Örneğin tartışılan gündeme dair yüzeysel fikir beyanları, afaki ve dağınık konuşmalar, somut öneri geliştirememe vs. en tipik görünümler olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa toplantılara nitelikli bir düşünsel hazırlık, kolektif etkin birey olmayı sağladığı gibi kolektif iradenin daha nitelikli üretilmesini ve iradenin somut planlamalarla şekillenmesini sağlar.

Hazırlıksızlık ise tam aksi sonuçlar üretir. Zamanla toplantılar devrimci işlevini yitirir. Toplantılar bir rutin ya da katlanılması gereken bir yük olarak algılanmaya başlanır. Kadrolar arasında toplantılara dair sürekli bir yakınma hali oluşur.

Somut pratikte kolektivizmin dağılması; faaliyetlerin düzenli biçimde değerlendirilmemesi, görevlerin kolektif ve somut biçimde paylaşılmaması, sonuçların ortaklaştırılmamasıyla açığa çıkar. Aynı hataların tekrar edilmesi, deneyimlerin bireysel düzeyde kalması ve örgütsel hafızanın oluşmaması bu sürecin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Deneyimler kolektif bir birikime dönüşmediğinde örgüt kendisini yeniden üretemez; kendiliğindencilik güçlenir, örgütlü mücadelenin sürekliliği zayıflar.

Kolektivizmin dağılması, politik öznenin niteliğini de dönüştürür. Kolektif ve etkin öznelerin yerini bireyci tarzlar almaya başlar. Kolektif kararlara uyulmaz, uygulamalar bireysel tercihlere indirgenir. Devrimci faaliyet, kolektiften kopuk kadrolar eliyle yürütüldüğünde kibir, tembellik ve rekabetçilik gibi küçükburjuva eğilimlere açık hale gelir. Kolektifin kuralları "bana uymuyor" gerekçesiyle reddedilir; kadrolar arası adalet tartışmaları, bireysel karşılaştırmalar ortaya çıkar. Sonuçta kolektif irade zayıflar ve en büyük zararı da bizzat kadronun kendisi görür. Çünkü bireyselliğin bu denli güçlendiği bir dönemde kolektivizmin çözülmesi, kadronun devrimci yaşamını da kaçınılmaz olarak çürütür.

Bireysel çıkışlar, kolektif bir iradeyle buluşmadığı sürece kalıcı ve dönüştürücü sonuçlar üretemez. Kolektivizmin aşınmasıyla birlikte örgütsüzlük ve kendiliğindencilik gelişir. Merkezi planlama zayıflar, ortak yönelimler bulanıklaşır. Kadroların her günü dolduran "işleri" olabilir; ancak bu işler kolektifleştirilmediğinde, yani devrimci amaçla buluşmadığında, devrimci bir eylem ortaya çıkmaz. Denetim ve değerlendirme mekanizmaları işlemediğinde hatalar tekrar eder, deneyimler birikmez ve örgüt ileriye taşınamaz. Bu durum yalnızca pratik değil; ideolojik ve moral düzeyde de ciddi tahribatlar yaratır. Disiplin gevşer, sorumluluk bilinci zayıflar, örgütsel aidiyet geriler. Disiplinde yaşanan aşınma, örgütsel yaşamı, kolektifi doğrudan tehdit eder.

Bu tablo karşısında kolektivizmi yeniden güçlendirmek bir tercih değil, zorunluluktur ve soyut çağrılarla değil, ancak somut örgütsel mekanizmalarla mümkündür. Düzenli ve amaçlı toplantılar, işleyen kolektif karar süreçleri, kararların somut görev ve sorumluluklarla hayata geçirilmesi bu sürecin temel adımlarıdır. Kadro pratiği kolektif yaşamın merkezine çekilmeli, her kadro yalnızca görev yapan değil, düşünen, tartışan, eleştiren ve sorumluluk alan bir özne olarak konumlanmalıdır.

Görev paylaşımı, bireysel fedakarlığa dayalı geçici çözümlerle değil, kolektif planlama temelinde ele alınmalıdır. Her kadro, yalnızca kendisine verilen işi yapan değil; kolektifin genel yönelimine hakim olan, sürece müdahil olan ve sorumluluk üstlenen bir özne olarak konumlanmalıdır. Kolektifin yükünün birkaç kişinin omzuna yıkılması, kolektivizmi güçlendirmez; tersine, onu daha da aşındırır.
Deneyimlerin kolektifleştirilmesi, örgütsel hafızanın inşası açısından yaşamsaldır. Faaliyet değerlendirmeleri düzenli olarak yapılmalı, sonuçlar yazılı ve sözlü biçimde ortaklaştırılmalıdır. Böylece aynı hataların tekrarı engellenir, kolektif birikim güçlenir ve örgüt kendisini yeniden üretme kapasitesini korur.

Eleştiri ve özeleştiri mekanizmaları, bireyleri ve kolektifi güçlendiren, yoldaşça bir anlayışla işletilmelidir. Kendiliğindenci ve bireyci eğilimlerle uzlaşılmamalıdır. Kolektivizm, hatasızlık değil, hatalardan birlikte öğrenebilme yeteneği olarak kavranmalıdır. Aksi halde kadrolar arası yaşanan sorunlar kişiselleştirilir ve gerilimler kaçınılmaz hale gelir.

Son olarak disiplin, dışsal bir denetim mekanizması olarak değil; kolektif iradeye bilinçli bağlılık olarak kavranmalıdır. Disiplinin zayıfladığı yerde kolektivizm çözülür; kolektivizmin çözüldüğü yerde ise devrimci iddia kaçınılmaz olarak geriler.

Sonuç olarak kolektivizmin dağılması, tali bir örgütsel sorun değil; devrimci iddianın geleceğini doğrudan ilgilendiren temel bir meseledir. Kolektivizm olmadan örgüt, örgüt olmadan da devrimci mücadele sürdürülemez. Kolektivizmi yeniden üretmek, devrimci ve örgütlü yaşamı yeniden güçlendirmek demektir. Bu ise ancak bilinçli, ısrarlı ve kolektif bir çabayla mümkündür.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 16 Aralık tarihli 252. sayısında yayımlanan Yapıdan köşesi.