17 Şubat 2026 Salı

Münih diplomasisi: Direnişin masadaki yankısı

Münih Konferansı gibi platformlar çok önemli olsa da kendi başına güvence sağlamaz, Özerk Yönetimi buraya getiren halk direnişi ve Kürt ulusal birliğidir. Bu direniş ve birlik süreklileştiğinde diplomasi maddi bir güce dönüşebilir. Kürtler ancak bu yoldan açtıkları yeni sayfanın yazarı olabilirler. Rojava devriminin elde kalan kazanımlarını güvence altında almak ve yeni hamleler için mevzileri güçlendirmek sadece Kürtlerin değil, başta Ortadoğu halkları olmak üzere dünyanın bütün halklarının çıkarınadır.

Daha bundan kısa bir süre önce, 18 Ocak'ta, tam teslimiyet dayatılan Özerk Yönetim'in askeri ve siyasi temsilcileri, Îlham Ehmed ve Mazlum Ebdî'nin Münih Güvenlik Konferansı'na çağrılmaları, burada pek çok üst düzey görüşmeye katılmaları ve yeni görüşme davetleri almaları herhangi bir diplomatik ilişkinin ötesinde bir anlam taşıyor. 

6 Ocak'ta, Paris'te ABD ve Fransa'nın gözetiminde İsrail ve HTŞ yönetimi anlaşmaya vardı. Türk devletinin Dışişleri Bakanı da aynı tarihte Paris'e çağrıldı. Paris'teki toplantının hemen ardından, emperyalistlerin teşviki, İsrail'in onayı, Körfez ülkelerinin siyasi ve Türk devletinin açık askeri desteği ile HTŞ çeteleri Halep'teki Kürt mahallelerine saldırdı. Saldırının Halep'le sınırlı kalmayacağı, ABD'nin ve AB'nin HTŞ'den yana açıkça taraf olduğunu belli etmesi ile ortaya çıkmıştı. Arap aşiretleri üzerinden bir Kürt-Arap çatışması örgütlenmek istendi. QSD içindeki Arapların da büyük ölçüde taraf değiştirmesi ile QSD Dêrezor, Rakka ve Arapların çoğunlukta olduğu bölgelerden çekilmek zorunda kaldı. Bu stratejik tasfiye saldırısı stratejik bir kırılma yarattı. 18 Ocak'ta dayatılan mutabakatla bu tasfiye bir teslimiyet anlaşması olarak yürürlüğe sokulmak istendi. QSD'nin bütünüyle tasfiye edilmesi, Özerk Yönetim'in bütün kazanımlarının ortadan kaldırılması hedefleniyordu. Suriye'nin bütünüyle HTŞ'nin denetimine verilmesi, Kürtlerin bazı kırıntı haklarla siyasi denklemin tamamen dışına atılması başlıca amaçtı. 

Devrim güçleri tam teslimiyet dayatmasını reddettiler, geri çekilmeyi durdurdular ve direnişe geçtiler. Halep'teki görkemli devrimci fedai savaşı yeni bir başkaldırının ateşleyici fitili oldu. YPG/YPJ ile birlikte Rojavalılar, yediden yetmişe devrim mevzilerinde yerini aldı. Ekonomik kuşatmaya ve soykırım tehditlerine rağmen halkın iradesi kırılmadı. Onların bu devrimci ruhu dört parça Kürdistan'ı ve diasporayı harekete geçirdi. Halkların enternasyonalist desteği ile birlikte savunma hattı daha da sağlamlaştı. 

Bu yeni koşullar altında emperyalistler durumu yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Saldırıya devam edilmesi halinde Kürtlerin ölümüne direnişi Suriye'de uzun süreli bir kargaşa döneminin açılmasına yol açacaktı. Aleviler ve Dürzilerin Kürtlerle birleşmesi emperyalistlerin Suriye ile birlikte şekillendirmek istedikleri yeni Ortadoğu planını tarumar edebilirdi. Kürtler, Aleviler ve Dürzilerin oluşturacakları cephe başarılı olmasa bile uzun süreli bir istikrarsızlığa yol açacaktı. Bu istikrarsızlık ve kargaşa hali, İran'ın, Hizbullah'ın, Rusya'nın Suriye üzerinden yeniden denkleme dahil olmasına neden olabilirdi. Üstelik Irak ve Türkiye de bu ortamdan olumsuz etkilenecekti. Kürtler arasında oluşan ulusal direniş ruhu Başûr'u harekete geçirecek ve PKK'nin tasfiyesini amaçlayan Türkiye'deki "süreç" bitecekti. Bu yeni koşullar altında Ortadoğu, büyük ihtimalle yeniden "yönetilemez" hale gelecekti. 

Görüldü ki Kürtler olmadan, onlar hesaba katılmadan Ortadoğu'nun yeniden şekillendirilmesi planı istendiği gibi yürürlüğe giremeyecekti. Rojava'nın topyekûn tasfiyesi mümkün değildi çünkü Rojava yalnız değildi, Kürt ulusal direnişi bütün Ortadoğu'yu etkiliyordu. Bu nedenle direnişin kapsam alanı genişlemeden kimi tavizlerle onun ateşini söndürmek istediler. 29 Ocak anlaşmasına bu koşullarda gelindi. Fiili statüyü, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının büyük bölümünü kaybetse de Özerk Yönetim de geri çekildiği son noktada onu ayakta tutacak, varlığını koruyacak bir anlaşmayı kazanım olarak gördü. 

YIRTILAN VE AÇILAN YENİ SAYFA
"Tek ordu, tek devlet" hedefi ile HTŞ'yi Kürtlere saldırmaya teşvik eden ve QSD'ye teslimiyet dayatan ABD, Rojava'dan dalga dalga bütün Kürdistan'a yayılan direniş karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Bu kez HTŞ'nin saldırılarını durdurmaya çalıştı. Bununla birlikte "Kürtleri Koruma Yasası"nı gündeme getirdi.

Halep'teki Kürtlere yönelik soykırımcı saldırının başladığı gün AB Komisyon ve Konsey başkanları HTŞ'yi tebrik ve teşvik etmek için Şam'a koşmuş ve 620 milyon dolarlık bir ödülle Colani'nin sırtını sıvazlamışlardı. AB parlamentosu 12 Şubat'ta aldığı kararla bu yardım paketini, Kürtlerin haklarını tanıma ve savaş suçu işlememe gibi belirli şartlara bağladığını açıklayarak tükürdüğünü yaladı.

Emperyalistler Kürtler için çiziktirdikleri sayfayı yırtarak yeni bir sayfa açmak mecburiyetinde kaldı. Münih Güvenlik Konferansı'na Rojava heyetinin çağrılması bu sürecin son halkasıdır ve devamı gelecektir. Heyetin ABD'ye davet edilmesi bunun işaretlerinden biridir. 

Münih'te yapılan görüşmeler bu yeni sayfanın henüz yazılmadığını gösteriyor. Herkes 29 Ocak anlaşmasının hayata geçirilmesi gerektiğini söylüyor. 10 Mart anlaşması için de benzeri bir yaklaşım vardı. Bu anlaşmayı uygulamak yerine günü geldiğinde Kürt kazanımlarına karşı topyekûn bir saldırı başlatıldı. 

QSD'nin bireysel değil kurumsal yapısını koruyarak entegre olması, YPJ'nin tugaylar içinde taburlar halinde varlığını koruması, Halep valisinin Kürtler tarafından önerilmesi, asayiş güçlerinin iç güvenlikten sorumlu olması bir varlık yokluk direnişinden sonra elde kalan kısmi kazanımlardır. Ne var ki bunlar ne anayasal ne de uluslararası bir güvence altındadır. Güç ilişkilerindeki değişimlere bağlı olarak bu haklar da ortadan kaldırılabilir. 

Sömürgeci Türk devleti Rojava'nın bütünüyle tasfiye edilmesi isteğinden vazgeçmiş değil ama bugünkü durumu ehveni şer olarak kabul etmiş görünüyor. Yine de QSD'nin tam tasfiyesi yönünde girişimlerini sürdüreceği, Kürtlerin ulusal haklarının daha fazla genişlememesi için HTŞ üzerinde baskı kuracağı, HTŞ'nin QSD'ye saldırması için çeşitli provokasyonlara başvuracağı, böylece 29 Ocak anlaşmasının altını boşaltmak isteyeceği açıktır. 

HTŞ'nin dün olduğu gibi bundan sonra da pusuda bekleyeceği unutulmamalıdır. Münih'teki görüşmelerde HTŞ'li bakanın "Kürtler özerklik istemiyor" sözünü Mazlum Ebdî'nin "İsim önemli değil, biz kendi kendimizi yönetmek istiyoruz" biçiminde düzeltmesi bundan sonraki sürecin çok da barışçı olmayacağını gösteriyor. Halkçı demokrasi ile cihatçı bir anlayışın aynı devlet içinde barış içinde bir arada uzun süre yaşaması eşyanın tabiatına aykırıdır. Özerk Yönetim de bulunduğu mevzide güçlerini tahkim etmeye, ittifaklarını güçlendirmeye ve çeşitlendirmeye çalışmalıdır. Münih Konferansı'ndaki görüşmeler bu bakımdan önemlidir.

YENİ SAYFA NASIL YAZILACAK?
ABD'deki "Kürtleri Koruma Yasası", AB parlamentosunun Kürtlere ilişkin kararları, Fransa ve Almanya liderlerinin Kürtleri "kucaklaması", Avrupa'daki bazı ülkelerin parlamentolarının Kürt yanlısı kararları, Münih Konferansı'ndaki görüşmeler ve Kürtler lehine oluşan olumlu hava Kürtlerin mücadeleleriyle kendilerini uluslararası gündeme dayattıklarını gösteriyor. Ne var ki bu gündemde Kürtler henüz bir ulus olarak tanımlanmıyor, başka ulusların egemenliği altında kimi hakları olan bir topluluk olarak değerlendiriliyor. 

Rojava'daki Kürtlerin bir yandan sırtı sıvazlanırken diğer yandan HTŞ'nin ve emperyalistlerin çizdiği sınırlara uygun hareket etmeleri isteniyor. Bütün görüşmelerde HTŞ lideri Colani'nin "Kürt Hakları" kararnamesine gönderme yapılıyor. Oysa bu kararnamede anadilde eğitim hakkı dahi tanınmıyor. Siyasi özerklik yerine merkeze bağlı bir valilikte ifadesini bulan sınırlı bir yerel idare hakkına razı olmaları isteniyor. QSD varlığını sürdürsün ama ağır silahları merkeze devretsin, komuta atama yetkisi merkezde olsun, deniyor. Bu örneklerden de görüleceği gibi Kürtlerin başka ulusların egemenliği altında kalarak "kültürel" ve sınırlı idari yetkilerle varlıklarını sürdürmekle yetinmeleri tavsiye ediliyor. 

Münih Konferansı gibi platformlar çok önemli olsa da kendi başına güvence sağlamaz, Özerk Yönetimi buraya getiren halk direnişi ve Kürt ulusal birliğidir. Bu direniş ve birlik süreklileştiğinde diplomasi maddi bir güce dönüşebilir. Kürtler ancak bu yoldan açtıkları yeni sayfanın yazarı olabilirler. 

Rojava devriminin elde kalan kazanımlarını güvence altında almak ve yeni hamleler için mevzileri güçlendirmek sadece Kürtlerin değil, başta Ortadoğu halkları olmak üzere dünyanın bütün halklarının çıkarınadır. Ezilenlerin, ilericilerin uluslararası dayanışması emperyalist ve sömürgecilerin tasfiye planlarını boşa çıkarmada önemli bir rol oynamıştır. Kürtlerin kazanımı bütün ilerici insanlığın kazanımıdır. Bu dayanışmanın süreklileştirilmesi ile yeni kazanımların yolu açılabilir.