21 Şubat 2026 Cumartesi

Göç, devlet ve sınıf Çıkarları/ Yeşilgöz örneği üzerinden bir değerlendirme

Bu bağlamda Yeşilgöz'ün politik çizgisi, kişisel bir ihanet veya ahlaki bir paradoks olarak değil; modern devletlerin yaygın bir mantığını yansıtıyor: düzenin istikrarını sağlamak, kontrolü elde tutmak ve riskleri en aza indirmek.

Dilan Yeşilgöz-Zegerius Hollanda Savunma Bakanı olarak atandığında, özellikle Kürt bir mülteci ailenin çocuğu olarak, Hollanda siyaseti içinde merkezi bir figüre dönüşerek gündemde yerini aldı. Pek çok medya kuruluşu bu hikâyeyi, liberal demokrasilerin "serbestliğini" ve başarısını kanıtlayan bir örnek olarak sundu.

Ancak daha yakından bakıldığında, bu bireysel başarı hikâyesi, onun politik çizgisini anlamak için yeterli değil. Çünkü göç, sadece kişisel bir mesele değil; küresel güç ve ekonomik yapılarla sıkı bir şekilde bağlantılı. 

GÖÇ YOKTAN OLUŞMAZ
İnsanlar sebepsiz yere göç etmez. Politik baskı, ekonomik çaresizlik veya savaş genellikle daha derin nedenlere dayanır. Küresel ticaret yapıları, eşitsiz ekonomik gelişim, jeopolitik çıkarlar ve tarihsel bağımlılıklar farklı coğrafyaları şekillendirir.
Kapitalizm sadece işçileri değil, aynı zamanda farklı bölgeleri de sömürür ve göç sıklıkla bu eşitsizliğin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Bu, göç hareketlerinin daha geniş bir ekonomik bağlamın parçası olduğu anlamına gelir.

DEVLETLER GÖÇÜ NASIL 'YÖNETİR?' VE YEŞİLGÖZ NEYİ SAVUNUYOR
Devletlerin göçe tepkisi, "insani bir ahlaka" değil, işleve dayanır. "Hangi işgücüne ihtiyaç var, hangi maliyetler ortaya çıkacak, hangi politik gerilimler oluşabilir?" soruları, devletlerin tepkisini yönetir.

Göç bu bağlamda tamamen reddedilmez, fakat seçici olarak kabul edilir. Yüksek nitelikli uzmanlar hoş karşılanır. Mevsimlik işler organize edilir. Ancak göçün insani kabulü, giderek daha da kısıtlanır.

Tam burada Yeşilgöz'e somut bir bakış önem kazanıyor. Politik dilinde Yeşilgöz, "kontrol", "düzen" ve "sınırlama" gibi kavramları tekrar tekrar vurguluyor. Daha katı bir sığınmacı politikası, daha kararlı sınır dışı işlemleri ve "düzensiz göç"e karşı sert bir tutum savunuyor. Açıklamalarında göç, küresel eşitsizliğin bir göstergesi olarak değil, öncelikle bir yönetim ve güvenlik tehdidi olarak görünüyor.

Burada mesele göçün olup olmaması değil, "nasıl" ve "hangi koşullarda" devlet için faydalı veya en azından kontrol edilebilir olduğu üzerinedir.

KISITLAMA POLİTİKASININ TOPLUMSAL ETKİSİ
Çoğu zaman göz ardı edilen bir yön, göçün "iş dünyası" üzerindeki etkisidir.

Belirsiz oturum statüleri ve olası sınır dışı kararları, özellikle savunmasız işçiler yaratır. Oturumlarından endişe duyanların hak talep etme alanı daralır. Bu durum ücretleri düşürür ve işçi sınıfı içindeki rekabeti arttırır.

Aynı zamanda politik tartışmalar genellikle "yerliler" ile "göçmenler" arasında doğrudan bir çatışma varmış gibi yürütülür. Bu nedenle yapısal sorunlar göz ardı edilir.

Böylece çatışma, işçi ile patron arasından, işçi ile işçi arasına kayar.

Her ne kadar resmiyette "düzen" veya "güvenlik" gerekçesiyle açıklansa bile, göz korkutma ve kontrol üzerine kurulu politikalar, bu dinamiği daha da güçlendirir.

GÖÇ GÜVENLİK SORUNU HALİNE GELİRSE
Tüm Avrupa'da göç giderek güvenlik politikası çerçevesinde ele alınıyor. Sınır güvenliği artırılıyor, sığınma süreçleri "ülke dışına taşınıyor" ve göç hareketleri risk olarak tartışılıyor.

Bu durum sadece Hollanda'da görülmüyor. İtalya'da Giorgia Meloni, Fratelli d'Italia ile Akdeniz'de sert bir çizgi izliyor. Yine İngiltere'de eski Başbakan Rishi Sunak, çokça tartışılan Ruanda modelini uygulamıştı.

Bütün bu örneklerde belirli bir tekrar göze çarpıyor: Göç daha az insani bir mesele olarak görülüyor, daha çok düzen ve istikrar sorunu olarak ele alınıyor.

Yeşilgöz, söylemleri ve politik talepleriyle bu Avrupa modeline tam bir uyum sağlıyor. Böylece pozisyonu bireysel bir istisna gibi değil, daha geniş bir devlet mantığının parçası olarak görülüyor.

BİYOGRAFİNİN ÖZEL ROLÜ – "KALKAN" VE "ÇELİŞKİ"
Yeşilgöz'ün hikâyesi burada politik açıdan özellikle önem kazanıyor.

Kendi mülteci deneyimi, eleştirilere karşı bir kalkan görevi görüyor. Çocukken koruma alan biri, göçmen karşıtı olacak değil ya! 

Ancak burada olası bir çelişki ortaya çıkıyor:

Bugünkü mülteciler, ilticacılar daha katı engeller, saldırgan önlemler ve sınırlamalarla karşılaşırken, Yeşilgöz aynı koşullar altında olsaydı şu ana kadarki "kendi tarihinin" mümkün olup olmayacağı sorusu akıllara geliyor.

Fakat bu soru, ahlaki bir mesele olarak değil, yapısal bir sorunun bireysel bir istisnası arasındaki çatışmalı bir halin teşhiri olarak açığa çıkıyor.

ASIL ÇELİŞKİ VE SONUÇLARI
Temel çatışma daha derinlerde yatıyor. Avrupa devletleri, sömürü, kaçış ve eşitsizliği üreten küresel yapılardan ekonomik olarak fayda sağlıyor. Aynı zamanda, bu hareketlerin sosyal etkilerini kendi sınırlarında sınırlamaya çalışıyorlar.

Bu bağlamda Yeşilgöz'ün politik çizgisi, kişisel bir ihanet veya ahlaki bir paradoks olarak değil; modern devletlerin yaygın bir mantığını yansıtıyor: düzenin istikrarını sağlamak, kontrolü elde tutmak ve riskleri en aza indirmek.

Ancak tam burada şu sonuç ortaya çıkıyor:

Göç öncelikle "güvenlik" ve "düzen" sorunu olarak ele alındığı sürece, göçü koşullayan nedenler dokunulmadan kalır.

İşgücü işlevsel olarak seçildiği sürece, göç ekonomik bir kontrol aracı olarak kalır.

Ve tartışma ulusal düzeyde yürütüldüğü sürece, göçü koşullayan küresel faktörler görmezden gelinir.

Yeşilgöz'ün biyografisi, burjuva siyaset içinde göçmen olarak yükselmenin mümkün olduğunu gösteriyor.

Ancak politikası, bu "mümkün"ün geleceğe dair yapısal bir vaat değil, devlet çıkarları çerçevesinde seçici bir istisna olduğunu ortaya koyuyor.

Böylece mesele son tahlilde, birey olarak göçmenlerin burjuva toplumda başarılı olup olamayacakları değil, bu mevcut toplumda ve sistemde göçten kimin faydalandığı, kimin zararla çıktığı ve göçün koşullarını kimin belirlediği oluyor.