28 Eylül 2020 Pazartesi

Olcay Çelik yazdı: Tedarik zincirleri, Çin ve kıdem tazminatı gaspı

Kendi kaderinin efendilerininkinden ayrı yazılabileceği hayalini kuran yerli burjuvazi ve onun faşist iktidarı tedarik zincirlerinin beyhude bir şekilde yeniden örgütlenmeye çalışıldığı bu süreçte bir yandan ABD ve AB emperyalizminin daha büyük bir üretim üssü olup, diğer yandan da Çin'in sermaye ihraç edeceği "çok efendili bir sömürge" olmayı bir fırsat olarak görebiliyor. Çünkü akılları değil, "başka bir çareleri" yok. Ancak fırsat penceresinin ardına kadar açılabilmesi için işgücü maliyetlerinde daha ciddi bir düşüş yaşanması gerekiyor. Kıdem tazminatının gaspı bu sebeple yeniden gündeme geliyor.

Koronavirüs salgınının etkisini göstermeye başladığı ilk günlerden beri Türk burjuvazisi bunun ekonomi için bir "fırsat" olduğundan söz edip duruyor. Erdoğan ilk olarak Koronavirüsle Mücadele Eşgüdüm Toplantısı öncesinde 18 Mart'ta yaptığı açıklamada "Ülkemizi sağ salim bu süreçten çıkardığımızda önümüzde eskisinden çok daha büyük fırsatların bizi beklediğini şimdiden görebiliyoruz" demişti.(1)

Ertesi gün de Bakan Albayrak "Artık dünyada tedarik zinciri noktasında bağımlılık ve oranlar sorgulanmaya başlandı. Bu, Türkiye ve benzeri ülkeler açısından önemli bir fırsat doğuruyor. Yeter ki siz hazır olun" diyerek bu fırsatın tedarik zincirlerinden daha yüksek pay almakta yattığını açıklamıştı.(2)

"Fırsatın" niteliği ile ilgili ilk ayrıntılı değerlendirme Türkiye Bilimler Akademisinin (TÜBA) Covid-19 Pandemi Değerlendirme Raporu'nda yer aldı. Rapor, Çin'in dünyanın üretim üssü ve en büyük tedarikçisi olduğunu belirtiyor ve salgında tedarik zincirin kırılmasıyla birlikte ülkelerin tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeyi daha fazla düşünür hale geldiğini belirtiyordu. Fırsat buradaydı. "Ucuz ve insan sermayesi yüksek işgücüne", "Esnek üretim kapasitesine" sahip olan ve "büyük piyasalara daha yakın olan" Türkiye, "daha küçük ölçekli ama daha kaliteli ve güvenilir üretim ve dağıtım kanalları arayan" ülkeler için akla ilk gelen yeni üretim üslerinden biri olabilirdi. Yerli burjuvazinin yüksek borçluluk ve düşük yatırım gücü sebebiyle bu rolün gereğini yerine getirmekte zorlanacağı belirtilen rapor hem "Çinli bir firma olarak görünmektense Türkiye’de üretim yapan bir firma olmayı tercih eden" Çin firmaları ortak olarak almayı, hem de Çin'de yaptıran uluslararası firmalarla temasa geçip, doğrudan sipariş almayı öneriyordu.(3)

Bu kapsamda Ticaret Bakanı Pekcan'ın, "Salgın sonrası toparlanma sürecine giren Çin ve Asya ülkelerini dikkate almalıyız. İhracatımızı doğuya kaydırabiliriz" açıklaması(4) ve Türk Amerikan İş Konseyi de Trump'a yakın Senatör Graham'la görüşüp tedarik zincirinde Türkiye'nin Çin'in yerini alabileceğini söylemesi bahse konu çok yönlü taktiklerin ne kadar ciddiye alındığının da bir göstergesi oldu.(5)

Son olarak da TÜSİAD Başkanı Simon Kaslowski geçtiğimiz günlerde "Kaynakların daha güvenilir bölgelerden ve firmalardan temin edilebilmesi için daha fazla maliyetlere rıza gösterilecek bu dönemde (...) bulunduğumuz bölgenin Avrupa'ya yakınlığı sebebiyle tedarik zincirlerinde güvenilir bir kaynak olabileceğimizi ortaya koyuyoruz" demiş ve Türkiye'in ucuz işgücü "avantajına" dikkat çekerek işbirlikçi-tekelci sermayenin de Erdoğan ile aynı "fırsatı" gördüğünü ilan etmişti.(6)

Madem bütün film tedarik zincirleri üzerinde dönüyor, o halde işçi sınıfı da onun ne anlama geldiğini de bilmelidir.

TEDARİK ZİNCİRLERİ KİMİN BOYNUNDA?
İçinde bulunduğumuz emperyalist küreselleşme evresinde üretim en üst düzeyde toplumsallaşmış durumda. Tek bir metanın üretimi bile onlarca kapitalist ülkede gerçekleşen üretim süreçlerinin sonucunda gerçekleşiyor. Dolayısıyla bu evrede ülkeler tek tek metaların üretimini değil, o metaların üretim sürecinin bir kısmını (Ar-Ge, tasarım, hammadde çıkarımı/işlenmesi, parça imalatı, montaj vb.) üstleniyor. Tek bir metanın fabrikası bile tüm dünya olduğu için, tek tek ülke kapitalizmleri de bu fabrikanın tedarikçileri oluyor. Bizim küresel emek işbölümü dediğimiz bu olguya burjuvazi "tedarik zincirleri" diyor.

Bu zincirin ucu uluslararası tekellerin elinde. Bu tekeller ar-ge ve tasarım dışında neredeyse üretimin hiçbir aşamasını üstlenmiyor ama tüm zinciri kontrol ediyor. Üretimin tamamına yakınını mali-ekonomik sömürgelerin taşeron burjuvazileri altında çalışan dünya proletaryası yapıyor ve üretilenler zincirdeki bir sonraki ülkeye (ve nihayetinde emperyalist merkezlere) ihraç ediliyor. Bu küresel emek işbölümü, emperyalistlerin sabit sermaye yatırımlarının önemli bir bölümünden boşanıp, sömürü oranlarını arttırabilmelerine, dolayısıyla kâr oranlarını yükseltebilmelerine olanak tanıyor. Tek/ana alıcı olmaları, yüksek organik bileşimleri (teknik üstünlükleri) ve mali sermaye gücüne sahip olmaları tekellerin birbiriyle tedarik siparişi almak için yarışan taşeron burjuvazilere sürekli düşük fiyat dayatabilmelerini ve yüksek faizli kredi ile mali boyunduruk altında tutabilmelerini sağlıyor. 

Tarihsel olarak zaten ucuz emek cehennemi olan ve ücretlerin emperyalist ülke işçilerinin ücretleriyle eşitlenmesi sınır duvarlarıyla engellenen bu ülkelerdeki burjuvazi de ancak emeği daha da ucuz, esnek, güvencesiz ve örgütsüz kılabildiği ve oranda öne çıkıp, sipariş toplayabiliyor. Bu tedarik zincirleri sayesinde dünya proletaryasının yüzde 85'inin ürettiği artıdeğerin aslan payı da uluslararası tekeller ve onların emperyalist ülkelerine transfer edilmiş oluyor. İşbirlikçi burjuvazi de bu taşeronluğu sayesinde kendi iç pazarıyla sınırlı kaldığı takdirde bir ömür göremeyeceği ticaret hacmine ve dolayısıyla kâr kütlesine kavuşabiliyor. Dolayısıyla çıkarı "bağımsızlaşmakta" değil, tamamen emperyalizme bağlı kalmakta yatıyor. Tedarik zincirleri böylece yerli burjuvaziler eliyle dünya proletaryasının boynuna dolanmış oluyor. Türk burjuvazi de son 40 yılda böyle büyümüş, Türkiye işçi sınıfı da son 40 yılda böyle mülksüzleştirilmiştir.

'ÇİN MUCİZESİ' SÜRER Mİ?
Ne var ki, kapitalizmin 1974-75'te girdiği krizi aşmasını sağlayan bu değer transferi mekanizması epeydir pek işe yaramıyor. Kâr oranları hem emperyalist ülkeler, hem de mali ekonomik sömürgeler için 1997'den beri inişli-çıkışlı bir şekilde düşüyor ve 2001, 2004, 2008'deki gibi krizleri tetikliyor. Düşen kâr oranları yatırımları, ticareti ve büyümeyi de düşürüyor. Üretilen artıdeğer kütlesinin büyüme hızı yavaşladıkça onu ele geçirme rekabeti de sertleşiyor.

Bu noktada dünyanın en büyük tedarikçisi olan Çin kapitalizmi farklı bir yerde duruyor. Çin, kırsal nüfusun yarıdan fazlasını hızla ve acımasızca mülksüzleştirilip göçmen işçi olarak proleterleştirilmesi ve kamu istihdamının tırpanlanmasıyla muazzam derecede ucuz ve devasa bir işgücü ordusu oluşturarak emperyalistlerin en büyük montaj üssü haline gelmişti. Geçtiğimiz on yıllar boyunca hem üretim ölçeği itibariyle, hem de devleti büyük bir kapitalist üretim gücü ve sermaye üzerinde katı bir koordinasyon aygıtı olarak kullanan Çin, elde ettiği artıdeğeri inanılmaz oranlarda yeniden yatırıma döndürebildi. Bu da ona yüksek-teknoloji üretimini geliştirme, kendi uluslararası tekellerini yaratma ve diğer mali-ekonomik sömürgelere sermaye ihraç etme fırsatı tanıdı. Böylelikle Çin kendi ürettiği ama emperyalist merkezlere transfer edilen değeri oransal olarak azaltmakla kalmadı, aynı zamanda onlar için ciddi bir rakibe de dönüşmeye başladı. İşte, bugün sıkça duyduğumuz ticaret savaşlarının da, üretimi Çin'den farklı ülkelere taşıma/dağıtma isteğinin ardında "yeni bir salgında tedarik zincirlerini kesintiye uğrama olasılığı" değil, bu yatıyor.

Elbette Çin kâr oranlarının düşme yasasından ve onun etkilerinden muaf değil. Bilakis, bir dünya gücü olmak için seferber edilen yüksek yatırım düzeyi üretimde makine kullanımı emek kullanımına oranla arttırıyor. Proleterleşmenin artması sonucu kırsaldaki yedek sanayi ordusunun azalması ve işçi hareketinin büyümesi de 2010'dan beri milli gelirde emeğin payını yükseltiyor. Bu ikisinin, yani sermayenin organik bileşiminin artarken sömürü oranının azalmasının (ya da ilkinden daha fazla artmamasının) matematiksel sonucu da kâr oranlarının hızla düşmesi oluyor. Bir ölçüme göre Çin'deki kâr oranı 2010'dan bugüne yüzde 25'ten 15'e(7), diğer bir ölçüme göre de yüzde 11'den yüzde 7'ye düşmüş durumda.(8) Kapitalist bir ekonomide son tahlilde yatırımı belirleyen şey kâr oranları olduğu için, Çin'in yatırım oranı da kâr oranı ile birlikte düşüyor. Mevcut yüksek düzey şimdilik milli gelirin yüzde 300'ünü aşan borçlulukla idare edilebiliyor.(9)

Aslına bakılırsa Çin, ABD ve AB emperyalizmi 20. yüzyılın son çeyreğinde yaşadıkları krizin aynısını yaşıyor. Onlar kâr oranlarındaki düşüş sonucu yaşadıkları aşırı birikim krizini üretimi 2 milyardan fazla bir nüfusu barındıran ucuz emek coğrafyasına taşıyarak aşmışlardı. Eğer Çin sermayesi de yaklaşan krizini aşacaksa, üretimin emek-yoğun kısımlarını devredeceği kendi ucuz emek cehennemlerini bulması gerekiyor. Kırsal nüfusun yarıdan fazlasını zaten halihazırda göçmen işçi olduğunu, dolayısıyla yedek sanayi ordusunun giderek daraldığını belirtmiştik. Her ne kadar Afrika ülkelerinin en büyük borç vereni durumunda olsa da(10), işgücü itibariyle Afrika halihazırda ABD ve AB emperyalizmleri tarafından sömürülüyor. Çin "Kuşak ve Yol" stratejisi kapsamında Asya ülkelerini taşeron (taşeronun taşeronu!) üreticiler haline getirmeye çalışsa da bunun kâr oranlarında yeterli yükselişi sağlayacak büyüklükte bir ucuz emek cehennemi yaratacağını söylemek zor. Bizce, bu açmaz kapitalizmin varoluşsal açmazına işaret ediyor. Girdiği her krizi coğrafi genişleme ve yeniden-örgütleme ile aşmaya çalışan kapitalist üretim tarzının artık döşeği sereceği bir yer kalmadı.

SEFİLLEŞTİREN 'FIRSAT'!
Kapitalizmin varoluşsal krizi "çok kutuplu emperyalizmi" başladığı gibi boğuyorken, kendi kaderinin efendilerininkinden ayrı yazılabileceği hayalini kuran yerli burjuvazi ve onun faşist iktidarı ise tedarik zincirlerinin beyhude bir şekilde yeniden örgütlenmeye çalışıldığı bu süreçte bir yandan ABD ve AB emperyalizminin daha büyük bir üretim üssü olup, diğer yandan da Çin'in sermaye ihraç edeceği bir taşerona dönüşme, yani "çok efendili bir sömürge" olmayı bir fırsat olarak görebiliyor, gösterebiliyor. Çünkü akılları değil, "başka bir çareleri" yok. Rekabetçi olup o ya da bu emperyaliste yaslanmadıkça Türkiye kapitalizminin ömrünü (bir nebze de olsa) uzatamayacaklarını çok iyi biliyorlar.

Salgını fırsat bilerek tekrar aynı gemide buluşan modern ve milli burjuvaziler bahse konu tedarik zincirlerindeki bu yeni rolü kazanabilmek için ucuz ve esnek işgücünü daha da ucuz ve esnek hale getirme yolunda kısa çalışma ödeneği, ücretsiz izin, telafi çalışması gibi işçi düşmanı esnek çalışma uygulamalarını hızlıca devreye koymuştu. Ancak fırsat penceresinin ardına kadar açılabilmesi için işgücü maliyetlerinde daha ciddi bir düşüş yaşanması gerekiyordu. İşçiye iş ve gelir güvencesi sağlayan kıdem tazminatının gaspı bu sebeple yeniden ve daha sistemli bir şekilde gündeme geldi. 

Kıdem tazminatına dair yaptığı son konuşmasında "Fırsatlar şimşekler gibidir. Ayağımıza gelen fırsatı değerlendirmek için, ülkemizin potansiyelinin tamamını harekete geçirmek mecburiyetindeyiz" diyen faşist şefin bu panik ve kararlılığı da Türkiye kapitalizminin krizinin büyüklüğü ile doğru orantılı.(11) Ancak yoksulluktan açlığa gerileyen, güvencesiz çalışmadan işsizliğe gerileyen milyonlar "ekonomik saldırı" yalanlarıyla da, zenginleştirecek fırsat umuduyla da tutulamıyorlar artık. Kıdem gaspında nihai kararın kolayca verilememesi de bu milyonların ne yapacağının bilinememesinden kaynaklanıyor.

İŞÇİ SINIFININ FIRSATI İSYANDIR
Erdoğan'ın bahsettiği ve bir şimşek gibi çakacak olan "fırsat", tersinden, işçi sınıfı ve ezilenler için de bir fırsattır. Bu dönemde kitleler arasındaki çalışmalarında devrimci sosyalistler kitleleri iktidarın millici-kalkınmacı hezeyanlarının karşısında saflaştırmayı daha da keskinleştirmek için antikapitalizm ajitasyonlarına antiemperyalist teşhirleri ve proletarya enternasyonalizmi savunusunu da eklemelidir.

- Patronlar ve faşist şef bize kıdem tazminatının fona devredilmesinin ekonomimiz için rekabet fırsatı yaratacağını söylüyor. Sermaye sınıfı sadece bizi daha aç, sefil ve güvencesiz hale getirebildiği ölçüde diğer ülkelerin patronlarıyla rekabet edebilir. Dünya işçi ve emekçileri bizim rakibimiz değil, başımızdaki bu kan emiciler sınıfını alaşağı etmemizde en büyük müttefikimizdir. 

- Bu iktidar emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı değil, emperyalist düzen altında kendi sermaye birikimini koruma savaşı vermektedir. Patronlar için fırsat olan, bizim için her zaman felakettir. İşçi sınıfının tek fırsatı isyan etmek, ayaklanmaktır.

- Ortada ekonomimize bir saldırı yok, kapitalizmin krizi var. Patronların ve devletin "tedarik zincirleri" dedikleri şey onların biz işçilere ödedikleri parayı azaltacakları bir saadet zincirinden başka bir şey değildir.

- Kriz kapitalizmdedir ama çözüm "milli birlik-beraberlikte" değil, sosyalizmdedir. Proletaryanın enternasyonel dayanışmasıyla hem emperyalistleri, hem de onların işbirlikçisi patronlar sınıfı ve devletlerini yıkma zamanıdır.

KAYNAKLAR
1) https://www.tccb.gov.tr/konusmalar/353/117032/koronavirusle-mucadele-esgudum-toplantisi-oncesi-yaptiklari-konusma
2) https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/bakan-albayrak-onemli-aciklamalarda-bulunuyor-6169268 
3) http://www.tuba.gov.tr/tr/yayinlar/suresiz-yayinlar/raporlar/covid-19-pandemi-degerlendirme-raporu 
4) https://www.dtr-ihk.de/tr/koronavirus/koronavirues-haberleri
5) https://asiatimes.com/2020/06/made-in-turkey-us-ally-seeks-to-edge-out-china/ 
6) https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/tusiad-baskani-kaslowski-turkiye-tedarik-zincirinde-guvenilir-bir-kaynak/1890045 
7) Minqi Li (2019): The Future of the Chinese Economy: Four Perspectives, Journal of Contemporary Asia, DOI: 10.1080/00472336.2019.1623906
8) https://thenextrecession.wordpress.com/2020/05/22/china-in-the-post-pandemic-2020s/ 
9) Aynı yerde
10) https://www.voanews.com/east-asia-pacific/voa-news-china/china-worlds-biggest-creditor-delays-debt-repayments-77-nations 
11) https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/120497/-tum-oncu-gostergeler-ulkemizin-cok-ciddi-bir-sicramanin-esiginde-olduguna-isaret-ediyor-