26 Kasım 2020 Perşembe

Mustafa Öner yazdı | Kavgada düşenlerin çağrısı

Umudu daha fazla büyütmenin ihtiyaç olduğu zamanları yaşıyoruz. Şehitlerimizden aldığımız direngenlikle, umutsuzluğu, karamsarlığı ve yılgınlık eğilimlerini yene yene umudun ordusunu çoğaltma kararlılığıyla ölümsüzlerimizi anacağız.

Yaşamak için insanın bir nedeni-amacı olmalı. Bu nedenin ve amacın içeriği insanın hayata bakış açısını, yaşam biçimini, nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu belirler, açığa çıkartır.

Yaşama nedeni, kapitalist erkek egemen sistemin çizdiği sınırlar içinde, kendine kişisel bir dünya kurmak, kişisel çıkar 'kurtuluş' hevesi peşinde gitmek mi? Yoksa sermaye birikimi ve sömürü uğruna insanlıkla birlikte doğayı da yıkıma uğratan bu sisteme karşı durmanın gereklerini yerine getirmek için mücadeleyi seçmek mi?

Bu iki birbirinden farklı neden, iki dünyadan-iki karşıt toplumdan, iki farklı yaşamdan, felsefeden, kültürden ve birbirinin zıttı iki ahlaktan hangisinin tercih edildiği/edileceği, hangi yaşamdan yana olunduğunu gösterir. Biri artıdeğerin, insan emeğinin sömürüsünün ve sınıfların olmadığı, kadının özneleştiği, erkeğin insanlaştığı, ortakça-eşit yaşam; sosyalizmdir. Diğeri bu günkü sistem, her türlü kötülüğün, sömürünün, yozlaşmanın ve ahlaksızlığın kaynağı kapitalizmdir.

Devrimciler ve Marksist Leninist Komünistler, tercihlerini birincisinden yana yaptıkları için, devrim, sosyalizm ve özgürlükler uğruna can feda mücadele ederler/etmekteler. Bu iddialarını gerçekleştirmek amacıyla mücadelenin değişik cephelerinde özveriyle mücadele ederlerken kavgada düştüler. 2 Kasım 1994'de ölümsüzleşerek partinin ilk şehidi olan Ecevit (Erdal) Balcı yoldaş anısına Kasım ayının Şehitler Ayı olarak ilan edilişinin 26. yılında şehitlerimizi bir defa daha anmak için karşılarına çıkacağız, hesap vereceğiz. Umutla sevdikleri türküleri yine söyleyeceğiz.

"Aylardan Kasım. Şehitler ayındayız. Mücadeleyi yaşam biçimine dönüştürenlerin, kavgayı yaşama sevinci kılanların zamanı şimdi. En güzel sabahları isteyenlerimiz aklımızda. Düşenlerin değil dökülenlerin ölmüş sayılacağının bilinciyle besliyoruz anılarımızı. Direncin suyuyla yoğuruyoruz acıyı ve sevinci. Ve dupduru umut kalıyor geriye." (Kutsiye Bozoklar)

Umudu daha fazla büyütmenin ihtiyaç olduğu zamanları yaşıyoruz. Şehitlerimizden aldığımız direngenlikle, umutsuzluğu, karamsarlığı ve yılgınlık eğilimlerini yene yene umudun ordusunu çoğaltma kararlılığıyla ölümsüzlerimizi anacağız. Bu yıl da şehitlerimizden neleri öğrenmemiz gerektiği üzerine kafa yoracağız.

Bu Kasım'da da kavgada düşenlerimizin umutları, direngenlikleri, direncimize güç katacak. Dövüşerek düşenlerden öğreneceğiz bir kez daha devrimci kalmanın, devrimci yaşamanın sırrını. Burjuva devlet tarafından politik ve ideolojik saldırıların sürdüğü bu zor şartlarda işlere ikircimsiz feda ruhuyla sarılmanın bilincini kuşanarak ölümsüzlerimizle buluşacağız.

Kasım ayı aynı zamanda devrimci sosyalistlerin kendileriyle de her seferinde hesaplaştıkları aydır. Her Kasım ayında bir önceki ile karşılaştırma yaparak kendi gerçekliğimizle yüzleşirsek, bir önceki yıla oranla var olan nitelik düzeyimizi ne kadar yükseltip yükseltmediğimizi görmüş oluruz.

Kasım ayına politik ve ideolojik içerik kazandıran şehitlerimiz kavgayı severek, isteyerek tutkuyla sürdürdüler. Kavgayı bir yaşam biçimi saydılar. Mücadeleyi, üstlendikleri sorumlulukları omuzlarında bir yük olarak görmediler. Devrimciliğin, mecburiyetten yapmaları gereken bir iş olduğunu akıllarına bile getirmediler. Kahraman olmak, adlarından söz ettirmek için de katılmadılar kavgaya. Onlar kendi kurtuluşlarının tek başına olmayacağının bilincindeydiler. Kurtuluşlarının toplumun -toplumsal devrimde- kurtuluşuna bağlı olduğunu, kapitalizmden ancak böyle kurtulacaklarını bildiklerinden devrim ve sosyalizm kavgasına parti saflarında katıldılar.

Kapitalizmi yıkıp yerine devrimi-sosyalizmi inşa etme kavgasında düşenler kapitalist dünyanın haline rıza göstermedikleri, seyirci kalmadıkları için mücadelenin ön saflarında yer almayı seçerler. Bu yolda düşen her devrimci kalanlardan da bir şeyler götürdüğü için her gidenin ardından kalanların bir yanı eksilir. Kalanlar uğurlananların gelişkin devrimci özelliklerini alarak eksilen yanlarını tamamlarlar.

Kavgada dövüşerek ölümsüzleşenler var, bir de yorulup dökülenler. Bu olumlu ve olumsuz iki nesnel gerçek devrimcileri bu durumda ölen kim yaşayan kim sorusunun yanıtını bulmaya yönlendirmekte. Bazıları vardır yaşamlarıyla, hayata bakışlarıyla aslında yaşarken ölmüşlerdir. Varlıkları ya da yoklukları insanlık ve doğa için bir anlam ifade etmez. Çünkü insan olmanın en belirleyici özelliği, asgari düzeyde de olsa insanlığın ve doğanın kapitalist barbarlık tarafından yıkımına seyirci kalmayarak bir şeyler yapmasıdır.

Sahi, yaşayan kim ölen kim? O an geldiğinde, gerektiğinde sorumluluk üstlenerek yaşamak ve yaşatmak uğruna kavgada cansiperane öne çıkarak kavgada düşmenin mi adı ölüm? Yoksa iddia kaybı yaşayarak ideolojik çözülme girdabına kapılıp dökülmenin mi adı ölüm? Yaşanan, görülen gerçekler bize ikincisinin ölüm olduğunu gösteriyor.

Dövüşerek düşenler yaşamlarıyla ve eylemleriyle örnek olmuşlardır. Bu örnek davranışları mücadelede yaşatıldığı için adları hüzünle anılmaz. An geldiğinde 'ilk ben olmalıyım' diyen Hüseyin Demircioğlu, öncüye yönelik tasfiye saldırısına işkencede bedeniyle barikat olan Süleyman Yeter, zindanlarda devrimci tutsakları teslim alma politikasını boşa çıkartmak için fedai ruhla ölüm orucu direniş siperinde yerlerini alan Tuncay Yıldırım ve Hüseyin Kayacı, parti üssünü korumak için can feda direnen Yeliz, Şirin, Fırat, Ozan ve sömürgeci zihniyetin inkar politikalarına karşı siperlerde feda ruhuyla direnirken, özgürlüğün şarkısını yakan yoldaşlar yaşamları ve eylemleri ile bize öğretiyor ve yaşamaya devam ediyorlar.

Paris Komünü direnişinde kurşuna dizilen kadın komünarlardan Jeann Ette "Biz ölümü tüm yaşamımız boyunca içimizde taşırız, ona gebeyiz" derken ölümü kutsamadığı gibi, sosyalizm uğruna kavgada düşmenin o kadar da ürkütücü olmadığına vurgu yapar. Erdem Beyazıt da, "Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm" şiiriyle, J. Ette'yi destekler.

Marksist Leninist öncünün her cepheden düşen ve dövüşen komünarları da, J. Ette'nin görüş açısıyla, onların militan ruhunu kuşandıkları için ölümü kutsamadıkları gibi, idealleri uğruna dövüşerek düşmeyi de ürkütücü bulmazlar/bulmamışlardır. Devrim, sosyalizm ve özgürlük tutkunları, ölümü kutsamadıkları gibi, daima insanın ve doğanın yaşamasından ve yaşatılmasından yanadırlar. Kutsiye yoldaş, "Yaşamak direnmektir yangın yüreklim/Biz ki yaşamaktan hiç korkmamışız/Ve tek bize hastır 'yaşayan biziz'/Dercesine sessizce ölmek" sözleriyle bu konuya ilişkin devrimcilerin düşüncesini özetler.

2020 Kasım şehitler ayı vesilesiyle yeniden bu tarih incelendiğinde, parti tarihinin kritik dönemeçlerinde dövüşerek düşenlerimizin oynadıkları önemli roller daha iyi görünür olacaktır.

"Hayatı yaşamak mı seyretmek mi istiyorsun?" sorusunu kavgada düşenlerin yaşamlarından dersler çıkartarak yanıtlayabiliriz. Kasım'ın devrimci ruhu hayatı seyretme anlayışını mahkum eder. Hayatı dolu dolu yaşamayı salık verir. Kavgada ölümsüzleşenler yaşamlarıyla bu görevlerini başarıyla savdılar. Vasselin Hancev'in, "Çok iyi bir öğrenciydi/Hiçbir şey söylemedi/ve tam not aldı/ Ölümsüzlük dersinden" dediği gibi girdikleri her kavgada alın akıyla, başları dik çıktıkları için devrimciler ve Marksist Leninist komünistler ölümsüzlük unvanını hak ettiler.

2020 Kasım'ının devrimci ruhunun, öncünün kadro ve militanlarına çağrısı; "parti saflarında ideolojik mücadeleyi artırarak yaygınlaştırın; devrimci eğitimi arttırın; ideolojik donanımın ve sağlamlığın mevcut düzeyini yükselterek, burjuva, küçük burjuva yaşamın etkilerinden arınmaya daha çok ağırlık verin" olmuştur.

Ayrıca bu çağrı; "safları ideolojik mücadeleyle sıklaştırarak sağlamlaştırın; militan devrimci şekillenmeyi çoğaltın, iktidarın politik ve ideolojik ablukasını geriletmeyi, dağıtmayı esas alan çizgide ısrar edin" şeklindedir. 

Kavgada düşenlerin bu çağrıları karşılık bulduğu sürece onları kavgada yaşatmayı sürdürebiliriz...