Zeynep Yeter yazdı | Trump, Maduro ve Güney Amerika halkları
Rosa Luxemburg'un, "Eğer bir şeyin bizim için erken geldiğini, düşmanların henüz olgunlaşmadığımız bir anda harekete geçtiğini düşünüyorsanız, en kutsal şey için verilen mücadelenin olgunluğu yalnızca mücadele içinde kazanılır" sözü durumu iyi bir şekilde özetliyor. ABD emperyalizmi bütün bunları şov programına çevire dursun, gelişmeler öncüyü, ezilen halkları kendi geleceği, özgürlüğü için dövüşmeye çağırıyor.
"Venezuela Başkanı Maduro'ya yapılan saldırıyı şokla karşılıyoruz..."
Çin Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan bu açıklama, dünyanın saldırıyı öğrendiğinde verdiği tepkiyi iyi özetliyor. Kolombiya Devlet Başkanı Petro'nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulunu toplantıya çağırmasıyla birlikte saldırıyı tüm dünya öğrenmiş oldu. Haber bültenlerinin son dakika olarak duyurduğu, "Maduro yakalandı" haberiyle başladı Trump şov.
3 Ocak gece yarısı, Karakas'da kışlada bulunan Maduro ve Cilia Flore'nin, ABD'ye ait özel kuvvetler eliyle gerçekleştirilen operasyonla kaçırılıp ABD'ye götürülmesi, Güney Amerika'da bir başkentin bombalanması gibi ilkleri barındıran bu saldırı sonrası yorum ve analizler aldı başını yürüdü. Kimi Venezuela'daki derin yoksulluktan bahsederken, kimi ABD'nin operasyonel gücünü öve öve bitiremedi. Sırada kimin, hangi ülkenin olduğu en çok odaklanılan konu oldu. Akşam saatlerinde Trump tam bir şovmen edasında, dünyaya tehditler savurarak gözdağı verdi. Başta Küba, Kolombiya, Meksika olmak üzere bir dizi ülke bu tehditlerden nasibini alırken, batı emperyalizmini en rahatsız eden şey hiç şüphesiz Grönland'ı da istediğini söylemesiydi.
Güncel bakımdan Maduro mahkemede, "savaş esiri" ve "Venezuela'nın devlet başkanı" olduğunu söyledi. Venezuela'da halk ilk şok halinden çıktıktan sonra bu saldırıyı gösterilerle protesto etti.
Şimdilik Devlet Başkan Yardımcısı Delcy Rodriguez görevi devraldı. Venezuela yasalarına göre bir ay sonra seçimlere gidilmesi gerekiyor, fakat "Venezuela'nın ne zaman kendi kontrolüne geçeceğine Amerika karar verecek" sözleriyle sömürge valisi edasında konuşan Trump, Venezuela'ya gönderdiği Savunma Bakanı Pete Hegseth'le birlikte dört kişiyi görevlendirmesi, önümüzdeki döneme dair ipuçları veriyor. Tüm bu yaşanılanların içinde en acınası durumda olan batı ve ABD emperyalistlerinin Venezuela'daki son seçimin galibi ilan ettiği Maria Corina Machado'ydu. Trump, seçimin galibi ilan ettiği Machado'nun kitle desteğinin zayıf olduğunu söyleyerek, bundan dolayı ülkeyi yönetemeyeceğini dillendirdi. Ne bundan aylar önce ABD'ye, "Gelin, burayı işgal edin, halk sizi istiyor" diyecek kadar pervasızca konuşması, ne Maduro'nun kaçırılması ardından ağzı kulaklarında "özgürlük" diyerek saldırıyı kutlaması ne de Nobel Barış Ödülünü Trump'a hediye etmesi, yeni dönemde rol üstlenmesine yetmedi.
Bu saldırının etkisi sadece Venezuela'ya olmadı. Soğuk savaş sonrası oluşturulan uluslararası hukuk ve normların, ABD bakımından bağlayıcı olmadığı bütün dünyaya ilan edilmiş oldu. Gazze soykırımı sürecinde mezar taşı dikilen BM başta olmak üzere, uluslararası kurumların işlevsizliği bir kenara, Trump ABD Kongresinden dahi sakladığı saldırıyla kendi anayasasını hiçe saydı. Böylece ilk defa Kongrenin onayı alınmadan, başka bir ülke toprağına ABD'nin askerleri operasyon yapmaya gitti. "Demokrasinin bekçisi" iddiasındaki ABD'nin Savunma Bakanlığını Savaş Bakanlığına çevirmesi, Ulusal Muhafızların ABD sokaklarında cirit atması, ardından başka bir ülkeye, kendi anayasasını çiğneyerek yaptığı operasyonla, ABD "demokrasisinde" yeni bir aşamaya atlanmış oldu.
Venezuela liderine yapılan bu komployu doğru değerlendirmek bakımından 2025'in son günlerinde yayınlanan ABD Strateji Belgesine bakmak faydalı olacaktır. Çünkü meselenin Trump'ın gözü dönmüşlüğü, bunaklığı ya da şımarıklığının çok ötesinde yanları var. Yine bu belgeye bakarak saldırının anlık bir karar olmadığını, belli hedef doğrultusunda harekete geçildiğini görüyoruz.
Dünyada, gerileyen ABD hegemonyasına karşılık, ekonomik ve siyasi hegemonya alanı genişleyen Çin emperyalizminde somutlanan bloklaşmanın keskinleştiği ortadadır. ABD'nin, Rusya'nın geniş bölgedeki enerji kaynaklarındaki hakimiyetini kırmak, Çin ekonomik hegemonyasını daraltmak, sınır çizmek amacıyla saldırgan politikalarına hız verdiğinin iz düşümlerini bu belgede görmek mümkün.
Trump her ne kadar Çin devlet başkanıyla yaptığı son görüşmede, "Dünya G20'den oluşuyor" dese de, ABD'nin bu gerçeği öylece kabul etmeyeceği çok açık. Belgede bir kez daha stratejik düşman olarak Çin'e işaret edilirken, geçmiş belgeden farklı olarak Güney Amerika'yı arka bahçesi olarak tanımlayarak özel olarak yer vermişti ve orada sorun istemiyordu. Trump'ın, "Bir gün uyanacağız, arka bahçemizde ABD'lileri öldüren değil, ABD ile çalışan müttefiklerimiz olacak" sözleriyle neyi kastettiği açıktır. ABD politikalarıyla, neoliberal ekonomiye uyumlu yönetimler murat edilirken, bunun seçimle ya da zor yoluyla mı yapılacağı talidir.
Yine strateji belgesinde yer alan "narko terörle savaş" sloganıyla startı verilen savaşın hedefinde, hangi ülkeler olduğu kısa sürede belli oldu. Venezuela devlet başkanını uyuşturucu kartelinin başı ilan edecek kadar mantıktan yoksun akıl, askeri deniz filolarıyla Venezuela'nın çevresini sarıp, oranın karasularına giren tankerleri vurarak suyu ısıtmıştır. Maduro'nun esir alınmasıyla savaşa bir virgül koyan Trump'ın hedefinde Küba, Kolombiya ve Meksika'nın olduğunu belirtmek gerekir.
Tüm bu kopan fırtınanın nedenlerine daha yakından bakmak iyi olur. "Narko terör" gibi ifadelerin propaganda amacı dışında bir değeri olmadığını, uyuşturucu kartelleriyle bağı olduğu CIA raporlarıyla da tescillenmiş eski Honduras Devlet Başkanının Trump tarafından affedilmesi örneğinde görmek mümkün. Bu gözü dönmüşlüğün nedeni, Güney Amerika, özelde de Venezuela'nın petrol yatakları ve nadir toprak elementleri bakımından zengin olmasıdır. Bunun ABD'nin iştahını kabarttığı bilinen bir gerçek. Bununla birlikte Çin emperyalizminin Güney Amerika'yla geliştirdiği siyasi-ekonomik işbirliği ve genişleme politikası uzun zamandır ABD'nin gündeminde. ABD dünyada hegemonya alanını korumak için uğraşırken, "arka bahçesinde" böylesi bir tabloyla, aynı biçimde devam edemezdi. Bugüne kadar ambargo ve yaptırımlarla ıslah edemediği Venezuela halkını, kötekle ıslah etmek amacıyla gerçekleştirdiği bu saldırıyla Maduro şahsında Güney Amerika halklarına gözdağı vermeyi amaçladı. Ki Güney Amerika'da ikinci dalga sol olarak tanımlanan Chavez, Pedro, Morales, Lula... vb. isimlerin öncülüğünde kazanılan seçimlere ABD'nin müdahale ettiği, son yıllarda Güney Amerika'da esmeye başlayan sağ popülist rüzgarın arkasında yine ABD'nin olduğunu sağır sultan dahi biliyor. Bazı sağ popülist adayların bizzat ABD'de seçime hazırlandığı, yapay zekayla oluşturulan algoritmalarla seçmen analizi yapıldığı, maddi olarak desteklendiği basında sıkça yer aldı. Elbette sağcı partilere yönelimi sadece ABD'ye bağlamak yanlış olacaktır. Tüm bunlara uygulanan ekonomi politikalar, işsizliğin çözümlenmemesi, sosyal politikaların büyük oranda rafa kaldırılması, zengin daha zengin olurken, yoksulun daha da yoksullaşması gibi bir dizi yanlış politikanın da bu tablodaki payı yadsınamaz.
ABD'nin son zamanlardaki bölgeye dönük askeri yoğunlaşmasını sessizlikle izleyen emperyalistler, Maduro'ya yapılan saldırı sonrası da sessizliğini korumuş ve gelinen aşamada artık hiçbir devlet liderinin kendi ülkesinde dahi güvende olmadığı bir dönemin kapısı aralamış oldu. Lübnan ve İran'da suikastlar sonucunda liderlerin öldürülmesine geçtiğimiz dönemde çokça şahit olduk. Fakat, Ortadoğu'nun normali kabul edilen bu saldırılar, İsrail yani hasım devlet eliyle gerçekleştirilmişti. Burada; "Amerika'nın Batı yarım küredeki hakimiyeti bir daha asla sorgulanmayacak" diyen Trump, bu saldırıyla asıl derdinin ne olduğunu itiraf etmiştir. Maduro'nun elleri kolları bağlı görüntülerini yayınlayıp, Newyork caddelerinde dolaştıran Trump, Venezuela halkının onurunu zedelemeyi, iradesini kırmayı amaçlamıştır.
Trump, saldırı sonrası yaptığı açıklamada, "Etrafımızı iyi komşularla çevirmek istiyoruz" diyerek diğer Güney Amerika ülkelerine aba altından sopa gösterirken; "Venezuela'yı yönetme işlerinin maliyetini sahadan karşılayacağız" sözleriyle, devre dışı bıraktığı ABD kurumsal denge mekanizması olan ABD Kongresinin içini rahatlamayı, iştahını kabartmayı umuyordu. Biraz gergin, sonuca odaklanmış senatörlerin rahatsızlığının nedeni bir ülkenin devlet başkanının kaçırılması olmadığı çok açıktır. Onların sorunsallaştırdığı popülist siyasi söylemlerle dünyanın jandarmalığına soyunmuş, Trump gerçeğidir. Yoksa, strateji belgesi kongre onaylıdır ve Güney Amerika'nın havuç sopa politikasıyla dizayn edilmesi, oradaki zenginliklerin talan edilmesi, hakeza Çin ve Rusya'ya sınır çekilmesi, geriletilmesi ABD'nin devlet politikasıdır.
ABD tüm bu saldırılara rağmen Venezuela halkını yönetmenin en kolay yolunun rıza örgütlemekten geçtiğinin farkında. O yüzden eski yönetimle bir şekilde yol yürüyüşünü sürdürürken, Venezuela halkına zenginlik vaat etmekten geri durmuyor. Aslında aynı anda tüm tuşlara basarak, ABD'nin gerileyen ekonomik gidişatına yani kapitalizmin varoluşsal krizine dur demeye çalışıyor.
Peki Trump neden bu saldırıyı görevinin birinci yılında, daha yolun başında "barış güvercini" olarak oradan oraya uçtuğu bir dönemde yaptı? Bunu anlamak için strateji belgesinde önemli bir yekun kaplayan Çin'e daha yakından bakmak gerekir. ABD 1990'da 174 ülkeye ihracat yaparken, 2025'de 125 ülkeye ihracat yapmaya başlamıştır. Bu veriler ABD'nin ekonomik bakımından yaşadığı trajediyi göstermesi bakımından önemli. Fakat ABD askeri üstünlüğünü hala koruyor. Ne Rusya ne de Çin askeri ve teknik, yapay zekayla desteklendirilmiş askeri araçlar bakımından ABD'yle yarışacak durumda değil. Çin ve Rusya emperyalistleri bu açığı kapatmak için militarizme bütçe ayırmada oldukça cömertler. Yani bir süre sonra bu dezavantajlı duruma kendi lehlerine nokta koyacaklarını görmek için kahin olmaya gerek yok. Ki, Pentagon'un Çin'le ilgili son açıkladığı rapor bu gerçeğe işaret ediyor.
ABD emperyalizmi askeri güç dengeleri kendi lehineyken savaş kışkırtıcılığı yaparak, süreci avantajlı halde tutmaya çalışıyor. Bugün enerji ve hammadde kaynaklarının bulunduğu, enerji nakil hatlarının geçtiği güzergahlar çok daha fazla hedef olarak görülecektir.
Gerilim ya da savaş unsurları sadece karşıt bloklaşmalar bakımından gelişmiyor. Son olarak NATO üyesi, ABD müttefiki Danimarka'yı Grönland üzerinden tehdit eden Trump, dünyanın hamiliğine soyunmuş durumda. Tam da bundan dolayı emperyalist ve kapitalist devletler militarizme, askeri harcamalara bütçe ayırma konusunda birbirleriyle yarışıyorlar. Şu bir gerçek ki, soğuk savaşın bitiminde oluşmuş statüko krizde. Emperyalist, kapitalist devletlerin birçoğu faşist yasa ve kurumların tahkimatını yaparken, nesnel olarak burjuva savaş rejimlerini yapılandırmakta olduğunun işaretini veriyor. Demokratik kazanımların pula dönüştüğü, Gazze işgali karşıtı eylemlerde görünür olmuşken, Maduro ve Flore'nin kaçırılması emperyalistler arası gerilimin tırmandırılmasında bir taş olmuştur.
ABD emperyalizmi 11 Eylül saldırı sonrası dünya halklarına meydan okuyarak, "İslamı terörü yok etmek, Ortadoğu'yu özgürleştirmek" demagojisiyle, Ortadoğu işgaline başladıklarında yanına İngiliz emperyalizmini almış, AB emperyalizminin rızasıyla bu savaşı başlatmıştır. Tek kutuplu bir dünyada, dizginsiz ve pervasız hareket etmesi olağandı. Orada ABD'ye cehennemini yaşatan, BOP planını iflas ettiren Ortadoğu halkları olmuştur.
Hiç şüphesiz kapitalizmin varoluşsal kriz yaşadığı ve krizin gün geçtikçe derinleştiği, birbirine düşman iki kampın tamamen netleştiği, uluslararası burjuva hukuk ve normların tamamen çökmesiyle yeni bir paylaşım savaşı kapıdadır. 3. Emperyalist Paylaşım Savaşının alametlerinin daha da belirginleştiği bu koşullarda halkların savaşa razı olması, olmuyorsa iradesinin kırılması temel ideolojik politikanın konusu olmaya devam ediyor.
İlk şok halinden çıktıktan sonra başta Küba olmak üzere dünya halkları bu saldırıya sessiz kalmadı. Ekonomik olarak zorlanan, yıpranmış, yanlış ekonomi yönetiminden yorulmuş Venezuela halkının, "Daha fazla Vietnam" dediği durumda, ABD hegemonyasının çözülmesine neden olacak dinamiklerin varlığını unutmamak gerekir. Rosa Luxemburg'un, "Eğer bir şeyin bizim için erken geldiğini, düşmanların henüz olgunlaşmadığımız bir anda harekete geçtiğini düşünüyorsanız, en kutsal şey için verilen mücadelenin olgunluğu yalnızca mücadele içinde kazanılır" sözü durumu iyi bir şekilde özetliyor.
ABD emperyalizmi bütün bunları şov programına çevire dursun, gelişmeler öncüyü, ezilen halkları kendi geleceği, özgürlüğü için dövüşmeye çağırıyor. "Ben bir kralım... ABD'yle başa çıkamazsınız" diyen Trump'a yanıt yine Rosa'dan gelsin: "Bugünkü militarizmin kaderi, kralın eteği altında saklanan küçük azınlık değil, emekçi erkek ve kadınlar, yaşlı ve gençlerden oluşan kitlelerin elindedir."