Şendoğan Yazıcı yazdı | Betonun anatomisi: Yaşarken gömme sanatı

Çağrımız nettir: Tüm bu beton tabutlar yıkılsın! Tüm siyasi tutsaklara özgürlük! Direnenlerin talepleri derhal kabul edilsin! Kuyunun dibinden gelen o çığlık, hepimizin özgürlük çığlığıdır. Ya o sesi duyup duvarları yıkacağız ya da hep birlikte o kuyunun karanlığında boğulacağız.
Bir bina düşünün. Ama barınmak için değil, çürütmek için tasarlanmış. Bir mimari düşünün. Ama yaşatmayı değil, yok etmeyi hedefleyen. Adına S ve Y tipi, özel güvenlikli diyorlar, biz ise gerçeği söylüyoruz: Kuyu tipi hapishaneler. Bunlar, iktidarın demir yumruğunun taşa, betona dönüşmüş halidir; insan ruhunu öğütmek için tasarlanmış modern zindanlardır.
Bu yapılar, birer hata değil, bilinçli bir projedir. Amaç, "suçluyu" kapatmak değil, direnen insanı teslim almaktır. Bu yüzden duvarlar gökyüzünü çalmak için 6-7 metre yükselir, havalandırmaların üstü demir kafeslerle kapatılır. Bir tutsağın dediği gibi, kendini "kuyunun dibinde" hissedersin. Bir başkasının tanıklığıyla burası "Hitler'in fırını"dır. Güneşin girmediği, 1.70 boyundaki bir insanın kollarını açtığında duvarlara değdiği, 12 metrekarelik beton tabutlardır.
Bu mimari, bir tesadüf değil, bir işkence metodudur. Kapılar senin iradenle değil, bir gardiyanın kumandasıyla açılır. Her anın, mahremiyetin en kuytu köşesi bile kameralarla izlenir. Seni sadece hapsetmezler; iradeni, kimliğini, benliğini çalarlar. Amaçları seni bir bedene, nefes alan bir nesneye indirgemektir. Çünkü direnen, düşünen, hisseden insan, onlar için en büyük tehdittir.
SESSİZLİĞİN İŞKENCESİ: YAVAŞLATILMIŞ CİNAYET
Duvarların ardında, vahşet gündelik hayatın bir parçası haline gelir. Bu, birkaç gardiyanın zulmü değil, sistemin ta kendisidir. Bir imha politikasıdır.
♦ Bedenin çürütülmesi: Ağır hasta tutsaklar, tek kişilik hücrelerde ölüme bırakılır. Sular paslı ve kirli akar, içilemez. Hastaneye gitmek istersen onurunu ayaklar altına alan çıplak arama, ağız içi arama gibi aşağılık dayatmalarla karşılaşırsın. Birçoğu, bu alçaklığa onurunun kırılmaya çalışılmasına katlanmaktansa tedaviden vazgeçer. Bu, yavaşlatılmış bir cinayettir.
♦ Zihnin parçalanması: Günde 23 saat tek başına, beton bir kutunun içinde kalmanın ne demek olduğunu yaşayandan başka kimse bilemez. Bu, aklı hedef alan en sinsi işkencedir. Duyusal yoksunluk, insanı deliliğin eşiğine getirir. Son bir buçuk yılda sadece bir hapishanede yaşanan 6 şüpheli ölümün "intihar" olarak kayda geçmesi, bu sistemin nasıl bir ölüm makinesi olduğunu kanıtlar.
♦ Ruhun esir alınması: Çıplak arama bir kuraldır; direnen kameraların önünde yerlerde sürüklenir, kemikleri kırılır. Koğuşlar basılır, kitapların, mektupların, anıların yerlere saçılır. Gardiyanlar kollarında kurt amblemleriyle, faşist hakaretlerle sayım yapar. Mektupların "sakıncalı" bulunur, Kürtçe yazdıysan "okuyacak kimse yok" denilerek verilmez. Kitapların, gazetelerin yasaklanır. Seni sadece yoldaşlarından değil, ailenden, geçmişinden, umudundan, kısacası hayata bağlayan her şeyden koparmak isterler.
Her şeyin elinden alındığı yerde, geriye tek bir kale kalır; bedenin. Devlet, seni betonla, demirle, teknolojiyle teslim alacağını sandığında, direniş en saf, en yalın silahına sarılır. Açlık grevleri, bir çaresizlik çığlığı değil, teslim olmamanın manifestosudur.
Bu topraklardaki zindanlar, bu direnişin tarihine kanla ve onurla tanıktır. 1984'de faşizme karşı bedenini ölüme yatıranlardan, 2000'de hücrelere karşı direnenlere kadar bu gelenek hiç sönmedi. Bugün o kuyuların dibinde bedenlerini açlığa yatıranlar, işte bu onurlu mirasın devamıdır.
Talepleri pazarlığa açık değildir, çünkü yaşam pazarlığa açık değildir:
♦ Bu tabut hapishaneler derhal kapatılsın!
♦ Tutsaklara dayatılan bu topyekun tecrit son bulsun!
♦ Hasta tutsaklar serbest bırakılsın, sürgün sevkler dursun!
Aç kalmak, devletin yaşam ve ölüm üzerindeki mutlakiyetçi kibrine bir meydan okumadır. "Beden benimdir, irade benimdir" demektir. Devletin seni yavaşça ve onursuzca öldürme planına karşı, yaşamı savunmak için ölümü göze almaktır.
YIKMAKTAN BAŞKA ÇARE YOK
Bu mezarları "iyileştirmeye" çalışmak, bir aldatmacadır. Mezarı cilalamak, ölüyü diriltmez. Daha "insancıl" bir tabut, daha "reform edilmiş" bir işkence merkezi olamaz. Sorun binanın sıvası, kapının rengi değil; sorunun kendisi, bizzat hapishanenin varlığıdır.
Bu yüzden mücadele, salt koşulların düzeltilmesi mücadelesi değil, o duvarların temelinden yıkılması mücadelesidir. İçeride bedenini barikat yapanların sesine ses olmak, dışarıda o duvarları sarsacak isyanı büyütmek, onurlu her insanın görevidir.
Çağrımız nettir:
Tüm bu beton tabutlar yıkılsın! Tüm siyasi tutsaklara özgürlük! Direnenlerin talepleri derhal kabul edilsin!
Kuyunun dibinden gelen o çığlık, hepimizin özgürlük çığlığıdır. Ya o sesi duyup duvarları yıkacağız ya da hep birlikte o kuyunun karanlığında boğulacağız.