18 Nisan 2026 Cumartesi

İbrahim Çiçek yazdı / Direnişçi sendikacılara bedel ödetme politikası

Tutsak sendikacıları faşizmin elinden söküp almak için faşist şeflik rejimine karşı politik özgürlük için mücadeleyi büyütmek 1 Mayıs öncesi ve sonrası önemini korumaya devam edecektir. Asıl olan kuşkusuz işçi sınıfının yalnızca kendisi için değil, bütün gadre uğrayan toplumsal kesimler için, ezilen uluslar, ezilen inançlar, ezilen cins için, gençlik ve bütün ezilenler için politik özgürlük mücadelesinin başına geçmesidir. Bu işçi sınıfının bilincinin "öncü sınıf bilinci" çizgisinde gelişmesinin de yoludur.

2026'nın ilk aylarında direnişçi sendika yöneticileri Saray iktidarının öncelikli hedefleri arasında yer alma onurunu kazandılar. İşçi sınıfının sendikal örgütlenme ve eylem özgürlüğünü, direnişçi sendikalar ve sendikacılara yönelen faşist devlet terörü tüm toplumu örgütsüzleştirmeyi, her düzeyde öncülerden, önderliklerden yoksun bırakmayı, teslim almayı amaçlayan faşist stratejiye bağlıdır. Saray iktidarı faşist politik islamcı biat ettirme siyasetini bu alanda da sürdürüyor. Tabi ki, AKP-MHP faşist iktidarı, "iç cepheyi" tahkim etme güncel siyasetine itiraz eden, eleştiren, karşı koyan veya fiili direnişi ile engel teşkil eden her kesimi bastırmayı, ezmeyi hedefliyor. Direnişçi/mücadeleci sendikalara, sendika yöneticisi ve militanlarına yönelen saldırılara daha yakından bakalım: 

3 Şubat'ta DİSK/LİMTER-İş Genel Başkan İleri Devrim Yurtsever, Genel Sekreter Beycan Taşkıran, GYK üyesi Kenan Hesass, önceki dönem Genel Başkanı Kanber Saygılı ve Aydın Kılıçdere, önceki dönem Genel Sekreteri Hakkı Demiral güncel hiçbir gerekçe ileri sürülmeksizin patronlar sınıfının siyasi iktidarı tarafından önceden verildiği besbelli kararlar ile tutuklandılar. LİMTER-İş Tuzla havzasında iş cinayetleri ve taşeronlaştırma başta gelmek üzere, tersanelerdeki katmerli sınıfsal baskı ve sömürüye karşı geliştirdiği havza direnişleriyle, inşa ettiği sınıf sendikacılığı çizgisi ile tersane patronlarını olduğu gibi AKP Hükümeti'ni de masaya oturtan güçlü sınıfsal duruşu ile tanınan direnişçi bir sendika. 

14 Şubat'ta "suç işlemeye alenen tahrik" gerekçesi ile gözaltına alınan ve sonra serbest bırakılan BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen 16 Mart'ta tutuklandı. Güncel nedeni 400 işçinin çalıştığı Hanifi Şiracı'nın Sırma Halı fabrikasında gasp edilen ücretleri nedeniyle iş bırakma eylemindeki işçileri caydırmak, işçileri bastırarak patrona teslim olmasını sağlamaktır. "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik", "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak" vb gerekçeler veya bahaneler minarenin kılıfı oluyor. Halkı yanıltıcı bilgileri ya patronların medyası ya da siyasi iktidar, faşist şeflik rejimi yayıyor, bunu hep yapıyorlar. Gerçekleri açığa çıkaran gazeteciler de tutuklama terörüne hedef oluyor.

Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu 9 Nisan'da tutuklandı ve 6 gün sonra serbest bırakıldı. O arada Bağımsız Maden-İş'in Örgütlenme Uzmanı Doğukan Akan sendika adına yapılan Başaran Aksu'ya sahip çıkan açıklaması nedeniyle tutuklandı. Doğukan Akan halen hapiste. Başta Soma madencileri gelmek üzere madencilerin, depo işçilerinin direnişleri ile tanınan Umut-Sen direnişçi sendikacılığın önemli diğer bir temsilcisidir. 

"Direnişçi sendikacılık" bütün nüanslarıyla hem sınıf sendikacılığının güncel gerçekleşme biçimleri hem de dönemin sınıf sendikacılığının yol arayışlarıdır. Direnişçi sendikaların kendi konumlarından işçi sınıfına bir yol açma arayış ve çabaları çok değerli. Patronlar ve onların kolektif temsilcisi hükümet ve şeflik rejimi de bunu çok iyi biliyor. Onların yüksek sınıf bilincinden ve sahip oldukları sınıf görüş açısından kuşku duyulamaz. Direnişçi sendikalara, sendika önderlerine ve militanlarına karşı mücadeleyi bir dizi araç ve yöntemlerle kesintisiz sürdürüyorlar. Polis ve jandarma terörü, birçok durumda patronların özel güvenlik örgütlerinin baskı ve terörü ile de birleşiyor. Direnişi örgütleyen sendikacılar ya da öncü militanlar ilk hedef oluyorlar. Bunları mahkeme kararlarıyla "meşrulaştırılan" tutuklama terörü izliyor. Öncü işçi militanlara dönük bir başka sınıf mücadelesi yöntemi de işten atma oluyor.  

Burjuva devlet ve patronlar, her koşul altında işçi sınıfına karşı mücadeleyi "içeriden" işçi sınıfının saflarından da sürdürüyor. Grev kırıcıları, sarı sendikalar ve sarı sendikacılık bunun en klasik biçimleri oluyor. Tuzla'da LİMTER-İş'in karşısına çıkartılan Türk-İş'e bağlı Dok Gemi-İş bunun çok tipik bir örneğidir. Sarı sendikacılık patronlar ve burjuva hükümetler ile tam işbirliğini temel alıyor, yani çıkarları tarafından olduğu gibi, bizzat onlar tarafından güncel biçimlerde yönlendiriliyorlar da. Direnişçi sendikacılık patronlara ve patronların devletine karşı olduğu kadar sarı sendikalara ve işbirlikçi sendikacılığa karşı da mücadele etmek, bu iki cephedeki mücadeleyi birleştirme hattında duruyorlar. Sarı sendikacılığı, Türk-iş gibi her çeşit burjuva hükümet ve patronlar ile işbirliğini temel alan işbirlikçi sendikacılığın keza Hak-İş gibi politik-İslamcı iktidar işbirlikçiliği yapanların yanı sıra, DİSK gibi git gide uzlaşıcı çizgide derinleşen yer yer işbirliğine de giren sendikacılık da direnişçi, sınıf mücadelesini temel alan sendikacılığın karşısına dikiliyorlar, patronlar ve burjuva iktidarlar cephesini güçlendiriyorlar. İşçi sınıfının iş ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için girişilen ekonomik sendikal mücadelelerde olduğu gibi 1 Mayıs gibi siyasi sınıf mücadelesi anlarında da bunu apaçık görüyoruz. Çok gerilere gitmeye gerek yok, işte yaklaşan işçi sınıfının uluslararası birlik mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs'a ilişkin oportünist işbirlikçi tutumları; 1 Mayıs'ta alanları özgürleştirmek, politik özgürlük mücadelesine itilim sağlamak yerine iktidarla uzlaşma ve iktidar için kabul edilebilir çerçevede kalmak. Taksim İnisiyatifi'nin önünü almak amacıyla KESK'in Kadıköy için başvurma oportünizmi böyle bir şeydir.

Tutsak sendikacılara sahip çıkmak, saldırıya uğrayan sendikaları sahiplenme görev ve sorumluluğu, yalnızca "basitçe dayanışma" meselesi değil asıl olarak sınıf mücadelesini yayma, büyütme, ileri taşıma görev ve sorumluluğudur. Bu yıl 1 Mayıs'ın başlıca taleplerinden birisi tutsak sendikacılara özgürlüktür. Kuşkusuz bütün antifaşist, devrimci, sosyalist, komünist tutsakların özgürlüğü de işçi sınıfının talebidir. Eğer dar bir görüş açısından bakılmazsa bu talebin gerçek sahibi de hiç kuşkusuz politik özgürlük mücadelesinde önderlik etmekle yükümlü işçi sınıfıdır.

Tutsak sendikacıları faşizmin elinden söküp almak için faşist şeflik rejimine karşı politik özgürlük için mücadeleyi büyütmek 1 Mayıs öncesi ve sonrası önemini korumaya devam edecektir. Asıl olan kuşkusuz işçi sınıfının yalnızca kendisi için değil, bütün gadre uğrayan toplumsal kesimler için, ezilen uluslar, ezilen inançlar, ezilen cins için, gençlik ve bütün ezilenler için politik özgürlük mücadelesinin başına geçmesidir. Bu işçi sınıfının bilincinin "öncü sınıf bilinci" çizgisinde gelişmesinin de yoludur. Ama direnişçi sendikalara sahip çıkamayan işçi sınıfının bilinci devrimci sınıf bilinci olabilir mi! İşçi sınıfı faşizmi ancak birleşik mücadele ile yenilgiye uğratılabileceği bilincini bütün topluma yayarsa kapitalizme ve faşizme karşı mücadeleyi büyütebilir; keza şeflik rejiminin direnişçi sendikalara ve sendikacılara bedel ödetme politikası da ancak birleşik mücadele ile püskürtülebilir. İşçi sınıfının bütün direnişçi güçlerini ve keza bütün antifaşist politik kuvvetleri birleştirmek faşizmin bedel ödetme politikasını yenilgiye uğratmanın da yoludur.