İBB yargılamaları ve devrimci kendiliğindencilik
An'ın bize sunduğu olanakları, bizi çağırdığı görevleri yakalamak ve onu siyasal mücadelenin konusu yapmak söz konusu olduğunda rutinden çıkamama durumu, olanakların ancak arkasından bakmakla yetinmeyi beraberinde getirir. Bu, Silivri'deki yargılama ve 19 Mart yıl dönümünde sokaklara çıkamama durumu ve ABD emperyalizmi ile İsrail Siyonizm'inin İran'a yönelik saldırısında da seyirci konumunda kalmada da geçerlidir. An, sizi harekete geçmeye çağırıyorsa, ajandanıza bakmadan gündemi yakalamak ve inisiyatifi ele almak, devrimci pratiğin bir zorunluluğudur.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne (İBB) yönelik yürütülen soruşturma kapsamında açılan ve 107'si tutuklu 407 sanığın yer aldığı davada yargılama süreci başladı. Sanıklara 143 eylem ve 17 suçlama yöneltilirken, davanın merkezinde belediyedeki bazı ihaleler, kamu görevlileriyle ilişkiler ve çeşitli usulsüzlük iddiaları bulunuyor.
İddianamede; İmamoğlu hakkında "örgütün kurucusu ve lideri" ifadeleri kullanılarak hakkında, 828 ila 2 bin 352 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Duruşma periyodunun, haftanın 4 günü devam edecek şekilde nisan sonunda tamamlanması bekleniyor.
Mahkeme süreci de gösterdi ki, mesele bir "yolsuzluk" ve bu yolsuzluğu organize eden bir "örgüt" meselesi değil. Nitekim, mart ayı başından beri devam eden duruşmalarda, yolsuzluk ve usulsüzlükle suçlananların belgeleriyle ortaya koydukları üzere, "suçlamaya" maruz kaldıkları eylemlerden, bizzat ilgili devlet kurumlarının hazırladığı raporlarla aklanmış bulunuyorlar. Ama düğmeye bir kez basıldı, AKP-MHP açısından geri dönüşü söz konusu bile değil.
Akın Gürlek'in Adalet Bakanı yardımcılığından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına, oradan da Adalet Bakanlığı'na atanması, iktidar cephesi açısından net bir mesaj olarak okunmalıdır. Faşist şeflik rejimi, iktidarını korumak ve sürdürmek için elindeki bütün gücü pervasızca kullanmaya devam edecektir.
Son olarak Uşak ve 20 CHP'li ilçe belediyesine yönelik operasyon da gösteriyor ki, yargı sopasıyla burjuva muhalefeti dizayn etme operasyonu devam ediyor ve daha da edecek.
İktidar, kendi faşist programını uygulama konusunda oldukça net ve bundan geri adım atmayacağını da gösteriyor. Peki, muhalefet için aynı şeyi söylemek mümkün mü?
Öncelikle yargılama sürecinin görünür kılınması, toplumsal mücadelenin bir konusu yapılması konusunda ciddi bir atalet olduğunu söylemek gerekiyor. Bunda, elbette ki politika yapma tarzı ile CHP'nin tutumu fazlasıyla belirleyicidir. Ki, CHP, meseleyi sadece Silivri'deki duruşma salonundan aktarımlar yapmaya indirgeyerek, kendi tabanını konsolide etmekten de uzak bir pratik sergiliyor. Bu, bir devlet partisi olarak CHP'nin yapısal karakterine de uygundur. Kitleleri ne kadar sokaktan uzak tutarsa, hem daha iyi yönetebilecek hem de devlet daha az zarar görecektir. Nitekim, geçtiğimiz yıl 19 Mart'ta başlayıp haftalar süren gençlik ayaklanmasını adım adım nasıl sönümlendirdiğini, kitleleri nasıl Özgür Özel mitinglerine kanalize ettiğini pratikte test ettik. O dönem için toplumsal mücadeleyi ve sokak hareketini yönetmede hegemonyayı elinde tutan CHP, fırsatları iktidar lehine tepmiş oldu.
Karşılaştırma yapmak açısından bir örneği hatırlamakta yarar var. 15 Temmuz darbesini takip eden aylar boyunca, AKP, camileri birer propaganda merkezi gibi kullanarak kitleleri sokakta konsolide etmeyi başarmıştı. Oysa CHP, sokakta olan kitleleri parti merkezlerinde kurduğu sandıkla cumhurbaşkanı adayı belirlemeye çağırdı.
Ve aradan geçen bir yıla baktığımızda da -1 Mayıs pratiğini dışta tutarsak- iktidarı zorlayabilecek bir sokak hareketi gelişemedi.
Şimdi de iktidar medyasının kuşatması ve CHP'nin edilgenliği birleşince, Silivri'de devam eden duruşma süreci ve buna karşı oluşabilecek toplumsal ilgi, mahkeme önünde kurulan çadır ve internet başında haber takibi ile sınırlanmış bulunmaktadır. CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı bir yıldır tutuklu olduğu davadan yargılanmaya başlıyor ama sokaklar bomboş. Bu edilgenlik, 19 Mart'ın yıl dönümünü de tam bir sessizlikle geride bıraktı.
Burada eleştirdiğimiz, tartışma konusu yaptığımız CHP ve onun pratiği değil kuşkusuz. CHP; tarihsel, siyasal ve ideolojik misyonuna uygun bir pratik sergiliyor. Mesele, kitleleri bu misyondan kimin koparıp hegemonyayı ele alacağıdır.
Tam da bu nedenle, Silivri'deki yargılama sürecini gündemleştirmek ve toplumsal mücadelenin konusu haline getirmek, 19 Mart'ın yıl dönümünde sokaklara çıkmak, devrimci mücadelenin bir konusu olabilmeliydi.
Bu, CHP savunusu veya CHP arkasında hizalanmak meselesi değildir kesinlikle. CHP'nin bile isteye edilgenleştirdiği kitleyi kıpırdatmak, harekete geçirmek ve en nihayetinde hegemonyayı ele geçirme meselesidir. CHP'nin sokaklardan çektiği kitleyi, olması gerektiği yere çağırmak, üstelik inisiyatif sahibi olarak bunu yapmak, sanılandan çok daha fazla olanağı beraberinde getirecektir.
"Hangi güç ve pratikle yapılabilir ki?" sorusu, eminiz ki çok kişi tarafından yüksek sesle dile getiriliyordur. Yanıt yine kendi pratiğimizde.
Sadece mart ayı performansımıza baktığımızda bile olanakların önümüzde durduğunu görebiliriz. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü; Gazi, Beyazıt ve Halepçe katliamları anmaları, Newroz kutlamalarındaki pratiklerimiz, toplumsal mücadeleyi sokakta karşılama irade ve kararlılığımızın olumlu anlamda sınandığı alanlar oldu.
Ancak bu durumun içinde taşıdığı bir "tehlike", ajandamızda hiç değişmeden kayıtlı olan bu takvimsel günlerde sokaklara çıkmamız, bunun için özel örgütlenme çabası içinde olmamız bizi fazlasıyla rutinleştirmektedir.
19 Mart'ın aynı zamanda bir gençlik ayaklanması olduğu tespitlerimizden yola çıkarak, özellikle gençlik örgütlerinin sokaklara çıkmasını beklemek, çıtayı fazla yüksekte tutmak mıdır? Hayır. 8 Mart'ın coşkusunu, Newroz'un kitleselliğini gözümüzde canlandırırsak; kadınlı, erkekli, LGBTİ+'lı muazzam bir gençlik "Buradayım" diyor. Yanı başımızda, omuz omuza. Ama kendiliğinden harekete geçmesini beklemek de yanıldığımızın resmi olacaktır. Gençliği, sokağın öbür tarafında da yürütmeyi denedik mi, özgürlüğün kaldırım taşlarının altında olduğunu gösterdik mi?
An'ın bize sunduğu olanakları, bizi çağırdığı görevleri yakalamak ve onu siyasal mücadelenin konusu yapmak söz konusu olduğunda rutinden çıkamama durumu, olanakların ancak arkasından bakmakla yetinmeyi beraberinde getirir. Bu, Silivri'deki yargılama ve 19 Mart yıl dönümünde sokaklara çıkamama durumu ve ABD emperyalizmi ile İsrail Siyonizm'inin İran'a yönelik saldırısında seyirci konumunda kalmada da geçerlidir.
An, sizi harekete geçmeye çağırıyorsa, ajandanıza bakmadan gündemi yakalamak ve inisiyatifi ele almak, devrimci pratiğin bir zorunluluğudur.
Yaklaşık iki hafta ara verilen Silivri yargılamaları, Nisan başında tekrar başlayacak ve ay sonuna kadar devam edecek. Bu süreçte, mahkemenin tutuklu sanıklar yönünde ara kararlarını vermesi de bekleniyor. Tabi ki verilecek kararların sonuçlarına göre kitle hareketinde dalgalanmalar, tepkilerin dışa vurumu söz konusu olacaktır.
"AKP ve CHP yargı salonunda çarpışıyor" diyerek seyirci pozisyonunda kalacak mıyız, yoksa AKP faşizmine ve CHP'nin kitleleri pasifize etme politikasına devrimci bir yanıt verecek miyiz?
Önümüz 1 Mayıs. Ve kitleleri 1 Mayıs'a taşımak için bir siyasal gündem.
Geçtiğimiz yıl 1 Mayıs'ta kitleler Saraçhane cenderesini yırtarak CHP pratiğini ve hegemonya girişimini boşa düşürdüyse, yargılama sürecini faşizme karşı mücadelenin ve sokağın konusu haline getirmek de mümkündür.