Hatice Çoban Keneş: Türkiye'de barış görüşmeleri başarısız olursa ırkçılık patlar
Gazeteci İrfan Aktan, ajansımız yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kampanyası kapsamında aşağıdaki röportajını bizimle paylaştı.
1984 yılından beri Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile Türkiye devleti arasında devam eden savaşta tarihi bir dönemece girildi. Ekim 2024'te başlayan müzakere çabaları, PKK'nin Mart 2025'te ateşkes ilanı, Mayıs'ta kendini feshetmesi, 11 Temmuz'da sembolik silah yakma eylemi ve 26 Ekim'de de Türkiye içindeki tüm militanlarını sınır dışına çıkarmasıyla ilerledi.
Fakat 6 Ocak 2026'dan itibaren Rojava'ya yönelik HTŞ saldırıları ve Türkiye'nin buna açıktan verdiği desteğe, korkunç bir anti-Kürt, ırkçı söylem eşlik etti ve Kürtlerin sürece ilişkin şüphelerini derinleştirdi.
Aslında bu ırkçı dalga belli siyasi partilerin çatısı altında, Rojava saldırıları öncesinde de Türkiye'deki sürece karşı organize olmuş, ciddi boyutlara ulaşmış, fakat iktidar bu dalgayı özellikle görmezden gelmişti.
Ekim 2025'te "Yeni Irkçılığın 'Kirli' Ötekileri- Kürtler, Aleviler, Ermeniler" kitabının yazarı, Munzur Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hatice Çoban Keneş'le yaptığımız söyleşi, Türkiye'de ırkçılığın aslında konjonktürel değil, yapısal bir tehdit olduğunu ortaya koyması açısından çarpıcı özellikler taşıyor…
Türkiye'de "yeni ırkçılık" üzerine tartışmalar çok yeni sayılır. 2015 yılında yayınlanan "Yeni ırkçılığın 'kirli' ötekileri/ Kürtler, Aleviler, Ermeniler" isimli kitabınız bu alandaki ilk akademik çalışmalardan biri sayılabilir. Yeni ırkçılığın "eski" ırkçılıktan farkı ne?
1950'li yıllardan itibaren neredeyse hiçbir ulus devletin yasalarında veya anayasalarında ırkçı düzenlemeler veya kurallar kalmadı. Uluslararası alanda da ırkçılık yasağı genel bir kabul haline geldi. Fakat ırkçılık yok olmadı, özellikle göçmen veya yabancı karşıtlığı üzerinden yeni bir şekle büründü. 1970'lerden itibaren dikkat çekmeye başlayan ve göçmenlerin kültürel farklarını, yaşam tarzlarını, giyimlerini, davranışlarını bir şekilde stereotipleştirerek onlara karşı nefret söylemine dönüştüren bir ırkçılık var. Bu yeni biçim Batı Avrupa'daki akademik çalışmalarda, özellikle Etienne Balibar, Pierre-André Taguieff, Martin Barker gibi kuramcılar tarafından kültürel ayrımcılık temelli bir ırkçılık olarak tanımlandı.
Peki bu ırkçılık nasıl işliyor?
Kültürü odağa alarak işleyen bu ırkçılığın iki biçimi var. Birincisi, kültürel hiyerarşiye dayanıyor. Yani bazı grupların "yeterince medeni", "çalışkan" olmadıkları ya da "çok çocuk doğurdukları için geri kaldıkları" gibi önyargılarla alt kültürlerin eksik ya da yetersiz olduğu söyleniyor. Bu bakış açısı, insanların yaşadıkları sosyal konumu kendi çabalarının eksikliğine bağlıyor. İkincisi ise kültürel farklılık vurgusuna dayanıyor. Burada da "farklı kültürlerin bir arada yaşamasının mümkün olmadığı", "aralarındaki farkların kapatılamayacak kadar büyük olduğu" gibi düşünceler öne çıkıyor. Bu söylem, çokkültürlülüğü bir zenginlik değil, aksine bir tehdit gibi gösteriyor. Böylece yeni ırkçılık ten rengi gibi biyolojik göstergelerden ziyade her türlü kültürel farkı odağına alan, her türlü farka "aşağı ırk" muamelesi yapan çok daha sınırsız, çok daha sinsi, üstü örtük ve söylemsel düzeyde işliyen bir ırkçılık.
Bu ırkçılık daha ziyade orta-üst sınıflarda mı yaygın?
Hayır, yeni ırkçıların belli bir sınıfı, belli bir cinsiyeti, belli bir kimliği yok. Yeni ırkçılık sınıflar üstü, ideolojiler üstü, kimlikler üstü. Dilde ve söylemde ortaklaşma konjonktüre bağlı olarak fiili saldırılara da dönüşebiliyor. Türkiye'deki Suriyeli göçmenlere yaklaşım sınıftan, entelektüel düzeyden, hatta ideolojik konumlanmadan azade bir biçimde her kesimi kapsayabiliyor. Kendilerine solcu diyenler bile Suriyeli göçmenlere karşı ırkçı söyleme başvurabiliyor. Dışlayıcı dile, söyleme dayanan ve farklı ideolojiler içinde de kendisine yer bulabilen bir ırkçılıktan söz ediyoruz. İletişim teknolojileri bu ırkçılığın oluşumunda ve yayılmasında çok etkili. En çok da sosyal medya gibi yeni iletişim araçlarının yoğun kullanımıyla kendini gösteriyor.
Tekrar olacak ama yeni ırkçılığın örneğin Güney Afrika'dakinden, Nazi Almanyası'ndakinden farkı ne?
Aslında yeni ırkçılığın en temel farkı gizli ve sinsi biçimde işlemesi. Örneğin Güney Afrika'daki apartheid rejiminde, Nazi Almanyası'nda ya da 1960'ların sonuna kadar Amerika'da ırkçılık yasalarla güvence altındaydı. Kimlerin "aşağı", kimlerin "üstün" olduğu anayasada, okulda, hastanede, otobüste, yani yaşamın her alanında açıkça belirtiliyordu. Bugünse artık hiçbir ülkenin anayasasında böyle bir ifade yok. Resmi, kurumsal ırkçılık biçimleri ortadan kalkmış görünüyor. Ama bu, ırkçılığın bittiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, ırkçılık kılıf değiştirip daha sinsi, daha yaygın bir hal aldı. Irkçılık artık belirli bir ırka ya da fenotipe değil, her türlü "farka" yöneliyor. Görünüş, kültür, etnisite, din, hatta yaşam tarzı… Sevmediğimiz, rahatsızlık duyduğumuz herkes kolaylıkla "aşağı" olarak kodlanabiliyor. Yeni ırkçılık, herkesi her an içine çekebilen, sınırları belirsiz ama etkisi çok güçlü bir sistem gibi işliyor.
Peki bu yeni ırkçılığın taşıyıcı ideolojisi milliyetçilik mi?
Sadece milliyetçilik değil aslında, etnisite kadar kültürel farklar ve cinsiyetçilik de yeni ırkçılığa eklemleniyor. Bu da onu klasik ırkçılıktan ayıran en önemli özelliklerden biri. Artık sınırlar eskisi kadar keskin değil. Yeni ırkçılık daha çok gündelik yaşamın içinde, özellikle de kadın bedeni üzerinden üretiliyor. Mesela "Kürt kadınlar sürekli çocuk doğuruyor", "Kürt kadınlar feodal erkeklerin emrindeki cinsel köleler", "Alevilerde kadın-erkek ilişkileri esnek", "Rus kadınlar kocalarını Türkiye'de aldatıyor" gibi ifadeleri sık sık duyuyoruz. Bu tür ayrımcı söylemler yalnızca sokakta değil, medyada da kendine kolayca yer bulabiliyor. Zaten medya burada birincil anlamlandırıcı konumunda. Topluma kimlerin "öteki" olduğuna dair ipuçlarını büyük ölçüde anaakım medya veriyor. Türkiye'de "öteki kimliklere" dair bir harita çıkarmak istediğinizde medyaya, medya söylemine bakmanız yeterli.
Türkiye'de Kürt karşıtı ırkçı dalga hangi durumlarda yükseliyor veya azalıyor? Anti-Kürt söylem veya saldırılar gerçekte devlet kontrolünde mi, yoksa devlete rağmen mi oluyor?
Türkiye'de ırkçılık, konjonktürel dalgalanmalara göre yükselip alçalıyor. Dönemsel olarak baktığımızda "ötekilerin" sıklıkla değiştiğini görebiliyoruz. Kimi zaman solcular, komünistler, kimi zaman Ermeniler, Rumlar ya da farklı toplumsal kesimler hedef haline geliyor. Ancak bu nefretin en kalıcı ve yapısal biçimde yöneldiği grup Kürtler. Kürt karşıtı ırkçılık, geçici bir siyasal atmosferin değil, devletin, bürokrasinin ve toplumun derin yapısına işlemiş tarihsel bir olgu. Bu nedenle yalnızca belli dönemlerde tırmanan bir öfke değil, sürekli yeniden üretilebilen bir alışkanlık biçiminde karşımıza çıkıyor.
Eskiden Kürtlerin varlığı inkar ediliyordu. Şimdi Kürtlerin varlığının kabul edilmesi, başka türden bir ayrımcılık alanı mı açtı yani?
Artık "Kürt yoktur" denmiyor; bunun yerine "bölücüler, kente uyum sağlayamazlar, çok çocuk doğururlar, geri kalmışlardır" deniyor. Yani yeni ırkçılık inkâr ederek değil, tanıyarak dışlıyor. Bu da ırkçılığı daha tehlikeli kılıyor. Çünkü ırkçılık gerçeklikten değil, imgelerden besleniyor. "Kürtler gündüz evlerinde, gece dağlarda terörist olmaya gidiyor" gibi fanteziler toplumsal bilinçte yerleşiyor ve her krizde kolayca tetikleniyor. Bu dalga ne tamamen devletin kontrolünde ne de ondan bağımsız. Devletin söylemi, medyanın dili ve cezasızlık kültürü bu ırkçılığı besliyor. Yapısal düzeyde onaylanmış, cezalandırılmayan, hatta kimi zaman dolaylı biçimde teşvik edilen bir sistem söz konusu. Bu nedenle Kürtlere saldırmak artık bir refleks haline geldi.
Nasıl yani?
Öfke, kriz ya da korku anlarında ilk yönelinen adres hep Kürtler oluyor. Irkçılığın sistematik biçimde üretildiği bir ülkede, Kürt karşıtlığı da doğal olarak sürekli yeniden üretiliyor.
Fakat sosyal medyadaki ırkçı söyleme baktığımızda eski ırkçılığın kodlarının da kullanıldığını görüyoruz…
Tabii, eski ırkçılığa eklemlenen ama onu da aşarak kültürel farklılıklara biyolojik tepkiler veren, sınırları oldukça genişlemiş bir ırkçılıkla karşı karşıyayız. Bu, tepkiler karşısında esneyebilen, cezadan kaçış alanları yaratabilen, ifade özgürlüğü ve mizah gibi kavramları suistimal eden bir ırkçılık. Örneğin 2011'de ağırlıkla Kürtlerin yaşadığı Van'da meydana gelen 7.2'lik depremde bir televizyon sunucusunun canlı yayın esnasında aldığı deprem haberi için refleksle boca ettiği "deprem her ne kadar Van'da da olsa, hepimizi derinden sarstı" sözünü hatırlayalım! Tepkiler geldiğinde hemen "dilim sürçtü", "yanlış anlaşıldım", "bağlamından koparıldı" gibi savunmalar devreye giriyor. Bu incitici, ayrımcı ifadelerin çoğunun da cezai bir karşılığı olmuyor.
Sanırım Alevilere yönelik nefret söylemi konusunda da benzer bir cezasızlık pratiği sergileniyor…
Ne yazık ki öyle. 2021'de Tokat'ta bir doktor, Alevi köylerini harita üzerinde işaretleyip paylaştığında hakkında soruşturma başlatıldı ama söz konusu doktor kendisini "hastalarımın köylerinin yerini belirlemek istedim" diyerek savundu. Oysa Alevilere özgü bir tedavi yöntemi olmadığına göre bu açık bir nefret eylemiydi. Yeni ırkçılıkla baş etmenin en zor yanı da burada. Çünkü bu ırkçılık mutlak bir inkârla birlikte işliyor. "Irkçı değilim ama…" diye başlayan cümleler, hem ırkçılığı meşrulaştırıyor hem de eleştiriyi tersine çevirip "benim sözlerimden ırkçılık çıkarman senin ırkçı olduğunu gösterir" diyerek manipülasyon alanı yaratıyor. Böylece ırkçı söylem örtülmekle kalınmıyor, aynı zamanda kendini haklı çıkaran bir savunma mekanizmasına da dönüşüyor.
Irkçı söylem cezalandırılmazken, ırkçı saldırılar da mı cezasız kalıyor?
Fiziki saldırılar ırkçı saikle olsun veya olmasın zaten cezaya tabi. Mesela 16 Aralık 2018'de Sakarya'da Kürt bir baba-oğul, sırf Kürtçe konuştukları için "sizi sevmiyorum" diyen Hikmet Usta tarafından silahla vuruldu. Baba Kadir Sakçı hayatını kaybetti, oğul Burhan Sakçı ise ağır yaralandı. Bu saldırıdan dolayı Hikmet Usta müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Fakat saldırıların ırkçı saikle yapıldığına dair hakikatin üstüne genellikle "husumet", "tahrik" gibi perdeler çekiliyor. Böylece ırkçı saik gizleniyor. Öte yandan ırkçı söylemin cezasızlıkla karşılaşması, ırkçı saldırıları tetikliyor.
Türkiye'de ırkçılığı yasaklayan bir yasa var mı?
Evet, var. 6701 Sayılı Kanun'un 3. Maddesi şöyle der: "Cinsiyet, ırk, renk, dil, din, inanç, mezhep, felsefi ve siyasi görüş, etnik köken, servet, doğum, medeni hâl, sağlık durumu, engellilik ve yaş temellerine dayalı ayrımcılık yasaktır." Fakat ayrımcılıktan çoğunlukla fiili ayrımcılık kastedilir ve söylem bunun dışında tutulur. Öte yandan kanunun işaret ettiği kimlikler içinde gerçek manada korunan tek kimlik Türklük ve Sünni İslâm inancı.
Nasıl yani?
Türkiye'de ırkçı ya da ayrımcı söylemlerin cezalandırılma biçimi oldukça seçici. Yani Alevilere, Kürtlere, Ermenilere ya da LGBTİ+'lara yönelik nefret söylemleri çoğu zaman cezasız kalırken, Türklere veya Sünnilere yönelik benzer ifadeler çok daha sert biçimde cezalandırılıyor. Bu hukukun ve toplumsal vicdanın kimler için "duyarlı", kimler için "sağır" olduğunu açıkça gösteriyor. Örneğin Kürtlerin ve Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Dersim'de yaban domuzlarının şehre indiğine dair bir haberin altına "zaten orası domuzların memleketi" gibi ırkçı yorumlara hiçbir yaptırım uygulanmıyor. Oysa aynı ifadeyi Türklerin çoğunlukta olduğu bir şehir için söyleseniz, anında davalık olursunuz. Bu çifte standart, ırkçılığın sadece toplumsal değil, kurumsal biçimlerde de yeniden üretildiğini gösteriyor.
Jeremy Waldron "Nefret Söylemindeki Zarar" isimli kitabında ABD'deki "sınırsız ifade özgürlüğü" konusunu ele alırken, nefret söyleminin ifade hürriyeti kapsamında ele alınmasının ırkçı saldırıları da tetiklediğini söylüyor. Dolayısıyla Waltron'a göre nefret söylemi bir şiddet türü ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilemez…
Tabii, nefret söylemi bir şiddet türüdür. Eğer Aleviler hakkında yapılan bir espri herkesi güldürüyor ama Alevileri incitiyorsa, bu mizah veya ifade hürriyeti kapsamında ele alınamaz. Hâkim kimlik hakkında yapılan bir espri cezalandırılırken, aynı dil, söylem veya mizah ezilen kimliğe karşı kullanıldığında cezalandırılmıyorsa, ki Türkiye'de durum bu, o halde ifade hürriyeti sadece egemen kimlik için vardır.
Peki ırkçı söylemin ve farklı kimliklere yönelik önyargıların eğitim düzeyiyle doğrudan bir ilişkisi var mı?
Doktora çalışmamda görüştüğüm kişilerin büyük çoğunluğu yüksek eğitimli ve ekonomik olarak iyi durumdaydı. Bu da bize ırkçı söylemin cehaletle, alt sınıflarla ya da "öteki"ni tanımamakla açıklanamayacağını gösteriyor. Irkçılık, sadece bilgisizlikten değil, çok daha derin ideolojik yapılardan besleniyor. Suriyeli göçmenlerle hiç teması olmadığı halde "onlardan nefret ediyorum" diyebilen insanlar var. Bu durumda belirleyici olan, bireysel deneyim değil, hâkim söylemin, iktidarın ve anaakım medyanın sürekli yeniden ürettiği dil.
Türkiye'de kırk yıldır silahlı mücadele yürüten Kürdistan İşçi Partisi (PKK), 26 yıldır hapiste tutulan liderleri Abdullah Öcalan'ın çağrısı sonucu hem kendini feshetti, hem de silahlı mücadeleye son verdiğini açıkladı. Halen devam eden bu süreç iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile onun milliyetçi ortağı olan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) tarafından destekleniyor. Fakat Kürt karşıtı ırkçı partiler bu sürece açıktan karşı çıkıyor. Türkiye'ye tepeden baktığınızda siyasi olarak nasıl bir kutuplaşma görüyorsunuz?
AKP ve MHP ittifakı 2015 yılından 2024 yılının Ekim ayına kadar PKK'yle mücadele adı altında sistematik biçimde anti-Kürt siyasetin taşıyıcılığını yapıyordu. Geçmişte Kürtlerin varlığını bile inkâr eden MHP'nin Ortadoğu'daki gelişmeler karşısında Ekim 2024'te bir anda "Kürtlerle barışmalıyız" siyasetine dönmesi, AKP'nin de buna uyum sağlaması, anti-Kürtlüğü ortadan kaldırmadı. Aksine, Türkiye'de ırkçılık parti değiştirdi ve egemen siyaseti de hedef almaya başladı. Size tuhaf gelecek ama, uzun yıllara yayılan Türkçü-militarist söylem ve anti-Kürt uygulamalardan sonra gelen barış söyleminin Türkiye'de anti-Kürt ırkçılığı daha da azdırdığını, kışkırttığını gözlemliyoruz.
AKP-MHP iktidarı barış söylemini kullanırken, ırkçılık nasıl daha da artıyor?
AKP ve MHP'nin tabanı konjonktürel olarak "barış karşıtı" bir pozisyonda görünmeyebilir. Bu tabanlar şu aşamada iktidara muhalif ırkçı partilere dramatik bir biçimde kaymıyor da olabilir. Fakat barış görüşmeleri başarısızlıkla sonuçlanırsa, Türkiye'de anti-Kürt ırkçılık patlayabilir! Yani AKP ve MHP tabanlarının son bir yıldır bastırdığı anti-Kürt duygu, barış karşıtı gruplara eklemlenip çok yıkıcı bir etki yaratabilir. Unutmayalım ki 2013-2015 yılları arasında PKK'yle yürütülen barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması on yıla yayılan ciddi bir çatışma ve yıkımı beraberinde getirmişti.
Peki bu sürecin başarıya ulaşması, yani siyasi iktidarla Kürt hareketi arasında bir barış sağlanması, anti-Kürt kesimlerde nasıl bir etki yaratır?
AKP ve MHP tabanlarında lidere biat eğilimi çok güçlü olduğu için, iktidarın tabanından ciddi itirazlar gelebileceğini sanmıyorum. Keza iktidara değil ama devlete biat eden kesimler açısından da ciddi bir itiraz yükselmeyebilir. Eğer barışın kalıcı hale gelmesi için çeşitli hukuki ve siyasi düzenlemeler hızlı yapılırsa, barış karşıtı ırkçı tepkiler de zaman içinde marjinalleşebilir. Fakat bu Türkiye'de ırkçılığın dinmesi anlamına gelmeyecek. Kürtler "öteki" olmaktan çıktığında başka ötekiler bulunur. Örneğin Suriyeli göçmenler yeni "öteki" olur ve ırkçılık oraya yönelerek siyasette egemen hale gelmeye çalışır. Irkçılığı ve nefret söylemini azaltmanın yolu çok daha bütünlüklü bir sistem değişikliği gerektiriyor. Türkiye'nin henüz bundan çok uzakta olduğu görülüyor.
Sürekli "ırkçılar", "ırkçı söylem", "ırkçı gruplar" diyoruz ama bunlara dair net bir adres gösterebiliyor musunuz?
Başta da söylediğim gibi, yeni ırkçılığın özelliklerinden biri de belli bir partiyle, ideolojik hareketle özdeşleştirilemeyecek kadar farklı alanlara, ideolojilere, partilere sirayet etmiş olması. Sağcısından solcusuna, erkeğinden kadınına, farklı eğitim düzeylerinden farklı sınıflara kadar, hepsi belli konularda aynı ırkçı söylemi, ayrımcı pratiği sergileyebiliyor. Yeni ırkçılığı homojen, tek bir kimlikte veya ideolojide toplayamayız. Türkiye'de "Türk-Kürt kardeştir" diyen herhangi bir sosyal demokrat, hatta kendini "ırkçılık karşıtı, sosyalist" olarak tanımlayan biri bile Suriyeli göçmenlere karşı rahatlıkla ırkçı bir söyleme başvurabiliyor. O yüzden yeni ırkçılık, eski ırkçılıktan çok daha muğlak, çok daha fazla kaçış alanına sahip ve dolayısıyla çok daha tehlikeli. Üstelik bu ırkçılık sadece söylemde kalmayıp fiili saldırılara, linçlere yönelebilme potansiyeli taşıyor. Bakın, şu anda Kürtlerle barış sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasını ellerini ovuşturarak bekleyen de çok geniş bir kesim var.
Bunların hepsine ırkçı demek doğru mu?
Hayır, elbette hepsine ırkçı demek doğru değil. Fakat iktidarın baskısından bunalmış birçok kesim, Kürtlerle barışın iktidarı güçlendireceğini düşünüyor. Bu yüzden barış sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda, iktidara duydukları öfkeyi Kürtlere ya da Kürt hareketine yöneltme eğilimi ortaya çıkabiliyor. Türkiye'de Kürtlere saldırmak artık bir refleks gibi işliyor. Neredeyse otomatikleşmiş, ilk akla gelen ve genel kabul gören bir tutum haline gelmiş durumda. Irkçılığın sistematik biçimde üretildiği, onaylandığı ve cezalandırılmadığı bir düzende, Kürt karşıtlığı da kolaylıkla yeniden üretiliyor. Bu yüzden herkes, öfkesini yöneltecek bir adres aradığında, hesabı ilk olarak Kürtlere kesme kolaycılığına sığınıyor.
Irkçılığa maruz kalan Kürtler nasıl bir tutum alıyor, nasıl dönüşüyor peki?
LGBTİ+'lara, Suriyeli göçmenlere yönelik nefret söyleminden Kürtlerin azade olduğunu söylemek yanlış olur. Yeni ırkçılık bütün aidiyetler içinde yayılırken, Kürtler arasında da farklı kimliklere karşı ayrımcı bir dilin kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Sürekli ırkçılığa maruz kalan kesimler de artık kendi dertlerini, meselelerini ırkçı söyleme yaslanarak dışa vurmaya başlıyor. Irkçılığa karşı kapsayıcı, demokratik dil veya çok kültürlü bakış bir zaafiyet, atılan tokata karşı diğer yanağını göstermek olarak algılanıyor.
Bu neden böyle?
Bunun psikanalitik bir analizi gerekiyor. Ötekine atfettiğimiz özelliklerin bizdeki hangi eksikliği kapattığını derinlemesine tartışmalıyız. Bu toplumsal bir yüzleşme gerektiriyor. "Öteki benim tamlık, bütünlük duygumu bozarken, benim de ona karşı aynı söylem veya eylemi geliştirmem gerekiyor ki, adalet sağlansın." Egemen veya ırkçı söyleme karşı bu türden karşı çıkış fantezileri yerleşik kabullere dönüştükçe, halka halka yayılabiliyor ve karşı ırkçı söylem bir direniş sahası haline gelebiliyor. Bu çok tehlikeli bir girdap. Ayrıca ötekileştirilen, kendisini ötekileştireni değil, kendinden daha zayıf olanı ötekileştirerek "tamlık" duygusunu tatmin etmeye yönelebiliyor. Kürtlerin de Suriyeli göçmenlere karşı ayrımcı söyleme başvurması biraz böyle açıklanabilir.
Türkiye bir süredir ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya. Orta sınıfın neredeyse çöktüğü, işsizliğin derinleştiği, gelecek kaygısının arttığı bu koşulların ırkçı dalga üzerinde belirleyici etkisi var mı?
Elbette, ekonomik kriz, yoksulluk ve hak ettiğini bulamama hissi ırkçılığı doğrudan besliyor. Doktora tezim için yaptığım görüşmelerde bu "ırkçı kıskançlık" duygusunu çok net biçimde gördüm. Bir katılımcı "Aynı okulda okuduğum bir Kürt arkadaşım vardı" diye anlatmaya başladı, ardından şöyle devam etti: "Kürtler göründükleri gibi değil. Arkadaşım tuvaletten çıkınca ellerini yıkamıyordu. Ailesi geldiğinde de aynıydı. Zamanla anlaşamadık ayrıldık. Sonra bir gün öğrendim, evlenmiş, çocukları olmuş, devlette işe girmiş! Delirdim." Bu örnek aslında çok şey anlatıyor. Kendi başarısızlığını ya da yoksunluğunu açıklayamayan kişi, öfkesini bireyden değil, onun kimliğinden çıkarıyor, eski ev arkadaşını "Kürt" olarak tanımlıyor. Böylece kişisel bir hayal kırıklığı, toplumsal bir önyargıya dönüşüyor. Bu mantık hep aynı şekilde işliyor, bireysel deneyimden yola çıkılıp tüm Kürtlere, Alevilere, Suriyelilere, LGBTİ+'lara genelleniyor. "Suriyeliler yüzünden işsizlik arttı, Kürtler yüzünden ekonomi kötü, bedava yaşıyorlar, kaçakçılık yapıyorlar, uyuşturucu ticareti yapıyorlar, işimizi elimizden alıyorlar" gibi söylemler bunun yansıması. Ekonomi kötüye gittikçe öfke de sınıfsal ve politik değil, kimliksel bir biçimde yön değiştiriyor ve suçlu sistem değil, "öteki" oluyor. Kişisel yoksunlukların toplumsal bir nefret biçimine dönüştürülmesi, yeni ırkçılığın en tehlikeli yanlarından biri.
Peki bunun önüne nasıl geçilebilir?
İnsanlar sorunlarının kaynağı olan egemenlere tepki gösteremiyor, çünkü anti-demokratik, otoriter bir rejim var Türkiye'de. Dolayısıyla bu sorunun üstesinden gelmenin esas yolu demokratikleşmekten, şeffaflıktan geçiyor. Adam işyerinde patronu tarafından eziliyor, kölelik koşullarında çalıştırılıyor ama ona gösteremediği tepkiyi, şiddeti evinde karısına, çocuğuna yöneltiyor. "Ev kiraları Suriyeliler yüzünden arttı" diyor ve Suriyelilere yönelik nefret saçıyorlar. Ama Suriyeli mültecileri fırsat olarak gören ve kiraları arttıran ev sahiplerine eleştirel yaklaşmıyorlar. İnsanlar sorunlarının gerçek kaynağını görüp ona tepki gösterebildiklerinde, zayıf halkaları kurban olarak görmekten vazgeçebilir. Ve elbette yapısal düzenlemeler yapılmadıkça, ırkçılık cezalandırılmadıkça daha da yaygınlaşıyor.