Faşizm gökte bir kara bulut gibi…
Yeni Yaşam Gazetesi Yazarı M. Ender Öndeş, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.
Şimdilerde yeni kuşaklardan genç arkadaşlara 12 Eylül mahkemelerinin bugünkülerden 'daha iyi' olduğunu söylediğimde çok şaşırıyorlar. E, normal tabii. Nihayetinde cunta bu, askeri darbe, sokakta askerler rap rap geziyor, idam sehpaları kuruluyor filan. Tuhaf geliyor onlara bu acayip 12 Eylül 'övgüsü' (!)
Haklılar mı? Biraz…
Mesela, idam sehpaları yok şimdi, değil mi? Sadece son birkaç yılda yüzden fazla hasta tutsak yaşamını yitirmiş olabilir ama aynı şey değil ki, urgan başka o başka. Ya da ne bileyim, faşist generaller grevleri yasaklayıp sendikaları kapatmıştı o vakitler, şimdi de grev yasaklanıyor elbette ama sendikalar açık; kapatmaya değecek sendika bulamıyor olabilirler, belki de ondandır, bilemedim. Ya da, 12 Eylül'ün ikinci gününde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Aytekin Kotil'i mesela çok 'zalimce' ve 'faşizan' bir uygulamayla görevinden alıp yerine Hakkı Akansel diye bir generali oturtmuşlardı. Kotil de gidip evinde yan gelip yatmıştı bir güzel; hatırlıyorum, karaciğerden gitmişti rahmetli. Yani beş tane generalin aklına adamı tutuklayıp yüzlerce yıl hapisle yargılamak, bir gecede lise mezunu haline getirmek gibi ince fikirler gelmemişti nedense. Yine siyasi parti yöneticileri için Zincirbozan diye bir misafirhane icat etmişlerdi o zamanlar, kimse siyasi parti başkanlarını Edirne'ye, Kandıra'ya gömüp üstüne beton dökmeyi düşünememişti. Bir kent planlamacısının, bir artist ajansı sahibinin devleti yıkacak kadar tehlikeli olabileceği konusundaki hukuk bilinci de henüz pek gelişmemişti. Tamam, Barış Derneği davaları, Aydınlar Bildirisi soruşturmaları vardı ama ne çare, twit yoktu o vakitler, evinin dip odasında cuntaya söven adamı da kim nasıl takip edebilirdi ki?
Ama asıl yargı bir başkaydı. Askerler harbi adamlardı bir defa. Ne onların ne de tepedeki paşaların bir günden bir güne çıkıp "Türkiye bir hukuk devletidir” dediklerini duydum. Öyle abidik gubidik insan hakları, hak hukuk filan… Paşalar ne diyorsa o! Çok basit ve öğrenmesi çok kolay! Ekonomi de o zamanlar pek zayıf olduğu için 'asmayıp beslemek' çok masraflı oluyordu, anlaşılabilir şeylerdi bunlar.
Sıkıyönetim mahkemeleri, üç kişiden oluşuyordu. Ortada duruşmayı yöneten 'sivil' bir hakim, sağında solunda üniformanın üstüne cübbe giymiş askeri hakimler. Savcılar zaten çakı gibi asker. Yani kimse öyle 'bağımsız' olduğu iddiasında değil! Öyle bir ihtiyaç da yok. Mis gibi düzen! En sağdakinin uzun duruşmalarda uyuduğu olurdu bazen, bazen de özellikle asker olanların sanıklarla samimi diyalogları olurdu. Mesela ben, duruşmada sanıkları bir türlü teşhis edemeyen tanığa "Ulan seni aldırırım 90 gün, a…….., hepsini tanırsın” diyerek Alzheimer tedavisi uygulayan hakimleri bilirim; sanık ifade verirken oturduğu yerden "anlat anlat yalanı ………… inananı” şeklinde edebi dizeler mırıldanan savcıları da hatırlarım. Diyorum ya, asker bunlar, biraz kaba ama samimi insanlar. Yani öyle köşe yazarlarıyla kartopu oynamak, otomatik tüfekle fotoğraf çektirip adliyede kadın hakim vurmak filan değil, normal normal kalem kırıp idam sehpası kuran meslek erbabı savcılar ve hakimlerdi onlar.
Ayrıca, bakın, yine de öngörülebilir yargılamalar vardı. Bugünkü gibi alınanın niye alındığını, bırakılanın da niye bırakıldığını bilemediği karmaşık durumlar yoktu hayatımızda. Misal 320 kişilik bir toplu dava varsa, koğuşta kolayca tahminler yapıp, işte 22 kişi idam, 36 müebbet, şu kadar da yardım yataklıktan üç-beş yıl filan derdik ve aşağı yukarı tutardı tahminlerimiz. 'Suç' katalogları da pek sadeydi zaten; yönetici, üye, yardım yataklık... O kadar! Seksen çeşit hadiseden yüz seksen çeşit ceza vermek akıl edilmemişti henüz. "Örgüt üyesi olmamakla birlikte…” diye başlayan bir cümle ise daha portakalda vitamin bile değildi. Ayıptır söylemesi herkes 'suç'unu bilir, cezasını da tahmin eder, efendi gibi yatardı. Ha, bir de herkes kendi örgütünden ceza alırdı. Yani öyle her bedene uygun konfeksiyon olarak hazırlanmış BTÖ damgasının da icat edilmediği yıllardı.
Bir de "örgütsel doküman” mevzusu var, o da mühim bak. O vakitler, 'doküman' denince, örgüte ait tüzük, program, bildiriler ve bir de talimat notları, raporlar filan anlaşılırdı. Makul yani. Ben yakalattım, oradan biliyorum. Ama şimdi mesela, evde oturup Senegal'deki maden işletmeleri ya da Venezuela'daki durum üzerine bir yazı yazıyor olsanız ya da Akbelen Ormanları konusunda bir broşür bulundursanız, hepsi "örgütsel doküman” kategorisine dâhil oluyor. Yeniden 'Altıncı Lenin'lere, 'Kral Marks'lara doğru ilerleyen bir cahiliye koridorunda ilerliyoruz.
İtirafçıların bile kimyası bozuldu diyeceğim şimdi ama yok artık diyeceksiniz. Haklısınız, onların kimyası hep aynıdır ama yine de yahu Allah aşkına, insan kırk cümle kurup arasına bir tanecik somut bir şey koymaz mı? Evet, itirafçılarımız hep vardı ama onca yıl sonra Allah'ın bildiğini kuldan saklayacak değiliz, söylediklerinin birazcığı 'doğru' filan olabiliyordu yani; neticede hiçbirimiz klasik deyimle 'camiden' filan getirilmemiştik. Ama şimdiki gibi "duymuştum”, "sanıyorum”lar filan çok da ciddiye alınmıyordu. Ben bir itirafçının "şunu şu yaptı zannediyorum” deyip, o suçladığı şahsın olay tarihinde hapiste olduğunun ortaya çıkması üzerine mahkemeden kovulduğunu gözlerimle gördüm; mikrofonu açık unutan hakim bi' güzel de sövmüştü üstelik!
Şimdi nerelerdeyiz, değil mi? Demokrasi, hukuk devleti...
Bakın 90'larda bile gözaltı dalgaları olurdu ve yine de şu kadar gözaltıdan şu kadar tutuklama çıkabileceğini az çok tahmin edebilirdik. 20'de 20, 40'ta 40 hiç olmazdı mesela. Oluyor artık.
Biliyorum, meseleyi pek fazla sulandırdım; satırlarım ESP'ye yapılanların trajik yanına denk düşmeyen bir yazıya doğru gidiyor ama vallahi durum böyle. Bunca yıldır bu işlerin içindeyim, şu kadar zamandır da haber yapıyorum, böyle saçma bir dönem hatırlamıyorum. Yani bütün bu olanları mevcut hukuk çerçevesinde bile yorumlamak mümkün değil. Sürecin işleyişi belli. Oturup "bugün ESP'nin tepesine bineceğiz” diyorlar ve öyle oluyor. Kimler tutuklanacak o da belli.
Bu olup bitenlerin malum 'sürece karşı sabotaj' olduğu ezberi ise son derece sıkıcı artık. Çünkü işte tam da 'süreç' bu! Sakine'lerin katli nasıl o günlerin sürecinin parçasıysa, bugün olanlar da şimdiki 'sürecin' parçası. Çünkü biz, bizim cenahtan bakarak nasıl yorumlarsak yorumlayalım, aslında bir "muhalefetsiz Türkiye” sürecinin içindeyiz ve durum hiçbir hayale kapılmaya izin vermeyecek kadar açık: Ya ellerimizi kaldırıp teslim olacağız ya da ayakta durmaya devam edeceğiz. Bunun da bedelleri var. Şimdi bu bedelleri birileri ödüyor, yarın başkaları.
Hiçbir bedel boşuna değil ama. Tarih bir zincirdir. Her iki taraf açısından öyledir. Onlar bir şey öğrenir, biz bir şey öğreniriz yaşadıklarımızdan. Zincirin en paslı yerinden kırıldığı güne kadar.
Yaşı müsait olanlar hatırlar. Rahmet istedi şimdi bak, Aşık Zamani vardı eskiden. Bir parçası şöyle başlardı: "Faşizm gökte bir kara bulut gibi belirse de / Devrim rüzgârı onu bir dakka içinde dağıtabilir.”
Eh, aşırı iyimser bir yaklaşım tabii. Ama olacak o iş. 'Bir dakkada' değil belki ama mutlaka olacak.
Bütün tutsak arkadaşlara sevgiyle…