4 Ağustos 2020 Salı

Yüksekdağ: İktidarın sona giden yolculuğunun her etabında HDP'nin imzası var

2020'nin tarihte en çok anılacak yıl olmaya aday olduğunu söyleyen Yüksekdağ, AKP-Saray iktidarının sona doğru gittiğini ve bunun her etabında HDP'nin rolü olduğunu vurguladı. "HDP sosyalist çizgi ve bileşenler olmadan düşünülemez" diyen Yüksekdağ, "Tam da bu nedenle, antifaşist direnişin en tutarlı bölüğü olan sosyalistler tarafından sahiplenilmeli ve tahkim edilmelidir" tespitinde bulundu.

Süreç itibarıyla HDP'nin en yakın ve sonuç alıcı görevinin AKP-Saray siyasetinin Türkiye'nin kaderine kazık çakmış iktidarına son vermek olduğunu vurgulayan önceki dönem Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, "İktidarın sona giden yolculuğu çoktandır başladı. Her etabında da HDP'nin imzası vardır. Önümüzdeki etabı da yene HDP'nin imzası belirleyecek. AKP-Saray iktidar hikayesinin sonunu, sonunu getirmek istediği, gün yüzü görmemiş bir gaddarlıkla ezdiği bir halk ve onun partisi yazacak" tespitinde bulundu.

Tutsak edildiği Kandıra 1 Nolu F Tipi Hapishanesi'nden ETHA'nın sorularını yanıtlayan Yüksekdağ, "Devrimin güncelliği tanımını karakterize eden temel hareket alanı demokrasi ve özgürlükler mücadelesidir. Ve sosyalist hareket bu alanın tutarlı, girişken, kendisini ortaya koyan öznesi olmadığı durumda, devrim de sosyalizm de parlak ütopyalar sandığına kilitlenir" tespitinde bulundu.

"HDP bugün çok geniş bir kesimi ilgilendiren ve birleştirilmesi gereken antifaşist direnme mevzisidir. Tam da bu nedenle, antifaşist direnişin en tutarlı bölüğü olan sosyalistler tarafından sahiplenilmeli ve tahkim edilmelidir" diyen Yüksekdağ'ın ETHA'nın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

2020 TARİHTE ÇOK ANILACAK BİR YIL OLMAYA ADAY
Coğrafyamızda ve dünyadaki gelişmelere baktığımızda, ezen ve ezilenler cephesinden nasıl bir tablo ile çizebiliriz?


Dünyada ve Türkiye'de eski düzenin taşıyıcı kolonları çatırdıyor; kimi yerlerde çöküyor. 2019'un son çeyreğine ezilenler cephesinden ortaya çıkan yeni mücadeleler ve arayışlar damgasını vurdu. Dünyada, 2019'dan çok önce ortaya çıkan sistem krizinin kaçınılmaz sonuçları, görünümlerle daha belirginlik kazandırıyor. Ekonomik durgunluk, mali krizler, zengin-yoksul arasındaki uçurumun derinleşmesi ve bunun yanı sıra ciddi bir açlık kitlesinin oluşması, savaş ve sömürü politikaları nedeniyle dünyada adeta bir mülteci sınıfının oluşması ve bütün siyasal-toplumsal dengeleri altüst eden göç dalgaları, işgal ve paylaşım savaşları bunlardan bazıları. Ortadoğu'da ve Afrika hattında yaşanan emperyalist müdahaleler, Latin Amerika'da doğrudan hükümetleri hedefleyen darbe hareketleri, dünyanın her köşesine sirayet eden emperyal güçlerin pazar kavgası, hakim emperyalist kapitalist sistemin bir kaos sistemi olma yönünü pekiştiriyor. Çok daha yıkıcı, asimetrik ve altüst edici bir dünya savaşının koşulları derinleşirken, insan kanının petrolden ucuz olduğu, egemenlerin hiçbir denge mekanizmasına-hakem kuruma ve 20. yüzyılın paylaşım savaşlarının ortaya çıkardığı statükolara aldırmadan saldırdığı bir döneme girildi. 2020 bu yanıyla tarihte çok anılacak bir yıl olmaya aday. Krizin de, egemenlerin çözüm yöntemlerinin de şiddetli gerçekleşeceği, makro-stratejik düzlemde değişimlerin yaşanacağı bir koridora giriliyor.

SORUN VE ÇATIŞMA DİNAMİKLERİNİ İHRAÇ EDEN BİR DEVLET
Bu elbette ki "Geliyorum" diyen bir süreçti. 9 yıldır Suriye'deki paylaşım savaşı bitmeden, İran'a müdahale bayrağının açılması, AKP-Saray iktidarının hiçbir savaştan geri kalmayıp, yayılmacılık hayalleri ve "stratejik cesaret" çalımlarıyla hepsinin içine atlaması, Türkiye'yi de bir savaş ve kriz eksenine dönüştürdü. Bir süredir ısrarla bu çizgiyi derinleştirmeye çalışıyorlar. Yapısal Kürt düşmanlığı savaş ve çözümsüzlük siyasetinin başat dayanağı olmaya devam ediyor. Kendi varlığının güvencesini başka halklarının soykırımında, statüden mahrum bırakılmasında gören tekçi Türk ulus devlet geleneği artık yüz yıl önceki ezberini tekrar edemiyor ve bu nedenle bir taraftan da varlık ve beka sendromu yaşıyor. Çok uluslu, çok inançlı bir coğrafyada var olmanın gerektirdiği formel-asgari demokrasi standartlarına sahip olmayan bir rejimin, sahip olduğu tek cari siyasetle, inkar ve imha yoluyla ayakta durmaya ve çağın muzaffer büyük devleti rolü oynamaya çalıştığını görüyoruz. Meclis'te arka arkaya çıkarılan savaş tezkereleri, çıkışsız bırakılmış bir ülkenin mecburi istikametine işaret ediyor. AKP-Saray-MHP-kontradevlet güçlerinin karanlık koalisyonu Türkiye, Kürdistan ve bölge halklarını bir ölüm-yıkım çemberine çekmiş durumda. İçerde hiçbir sorun çözülmediği, kutuplaşma-çatışma zemini düzeltilmediği gibi, bölgeye sorun ve çatışma dinamikleri ihraç eden bir devlet ve ülke profili oluştu. İç politikada zaten seçimden ibaret hale gelmiş demokrasi, seçimli faşizm adını dahi hak etmeyecek düzeyde ucubeye dönüşme sürecini tamamladı. Ana katmanlar, pozisyonlar etkisini, geçerliliğini yitirdi. Çıplak zor ve tekçi iktidar aygıtlarıyla, çıplak direniş ve mücadele güçleri arasında bir yerlerde var olmak mümkün değil. Direnişin, mücadelenin yöntemleri ya da üzerinde yükseldiği kesimler değişebilir ama toplumun çoğunluğu böyle bir rejime itiraz etmeden yaşayamaz. Ekonomik, sosyal, kültürel he açıdan tüketilir.

SİSTEM KRİZİ DERİNLEŞTİKÇE EGEMENLER SALDIRGANLAŞIYOR
Dünyada ve Türkiye'de ezilenlerin, emek ve demokrasi ve kadın özgürlük güçlerinin itirazları, asıl belirleyici etkendir. 2019 yılı bu yanıyla dünyada ve bölgede çok önemli kitle hareketlerine sahne oldu. Fransa'dan Şili'ye, Lübnan'dan İran'a, Sudan'dan Cezayir'e kadar bölgesel ve küresel isyan dalgalarıyla sarsıldı iktidarlar. Hükümetleri deviren, statükoları sarsan, hepsinden önemlisi ezilenlerin saflarında yeni bir bilinç ve eylem niteliği yaratan bu hareketleri, devrimci sıçrama dinamiklerini ve kendisi dışındakini etkileme gücünü de içinde taşıyor. Aynı durum küresel ölçekte gelişen kadın özgürlük hareketi, grev ve direniş dalgalarının etkisi için de geçerli. Dünyadaki isyan ve mücadele akımlarının çıkış taleplerine baktığımızda, sermayenin sömürü politikalarına karşı hak eksenli ve otoriter-diktatöryal rejimlere karşı özgürlük temelli olduğunu görüyoruz. Bu da kapsama ve sirayet etme alanını genişletiyor. Ezilenlerin birbirinin deneyimlerinden öğrenme, cesaret alma, değişimin ve kazanımın mümkün olduğuna inanma ruhunun da güçlenmesi anlamına geliyor bu. Sistem krizi derinleştikçe ve egemenler buna paralel olarak saldırganlaştıkça özgürlük, emek, doğa, kadın eksenli direniş ve devrimci çıkışlar da ivmelenecek ve daha bir yaygınlık kazanacaktır.

Türkiye ve bölge dinamikleri bu bakımdan devrimci değişim sancıları ve çatışmasının şiddetli yaşandığı bir dönemi geride bıraktık. Bugün de farklı bir tablo çizemeyiz. Hak ve özgürlük mücadelelerine karşı açılmış -dozajı, yöntemi birbirinden farklı da olsa- bir savaş var. Çok katmanlı bir harekatıyla yüz yüzeyiz. Bir tarafta emperyalist güçlerin bölgesel yağma, paylaşım ve üslenme amaçlı saldırıları, bir tarafta gerici, faşist bölge devletlerinin büyük emperyal güçlere boyun eğerken, mazlum halklara kan kusturan, ateşe atan saldırganlığı... Türkiye ve Kürdistan halklarının mücadelesi bu mengene arasında boğulmak isteniyor. Fiili meşru mücadele, kitlesel sokak hareketi çok ağır darbeler aldı. Aynı durum, devrimci, ilerici halklar hareketiyle çok önemli kazanımların, Ortadoğu'da demokratik bir prototipin oluşturulduğu Rojava'da da yaşandı. Ama bu dönemin dikkat çekici özelliği şu: Kimse açısından kazanmakla kaybetmek arasında keskin bir çizgi yok. Ezilenler açısından da büyük köşeli zaferlerden söz edemediğimiz gibi dönemsel nihayet ve yenilgilerden de söz edemeyiz. Oldukça dinamik, değişken ama sıkı duranın, sağlam bir siyasal programa sahip olanın, bütün keşmekeş ve taktik savaşlar içerisinde halkçı, özgürlükçü çizgisini koruyarak reel ve kapsayıcı gelecek projesine dönüştürenin kazanacağı, devam eden bir süreci yaşıyoruz. 2020, devraldığı politik bakiyeler ve başta AKP-Saray iktidarı olmak üzere birçok saldırı-savaş kolunun sınıra dayanmış olması nedeniyle, stratejik kırılmalara ve ezilenlerin lehinde dönemsel sonuçlara sahne olabilir.

TABANIN ÖZNELEŞME ŞARTLARI HER ZAMANKİNDEN DAHA UYGUN
Bu tablo, 2020'de ne tür olanaklar ve riskler barındırıyor?


Aslına bakarsanız her zaman kendi içinde olanakları da riskleri de barındırır. Esas konu irade olup olamamakla ilgili. Geçen yıla ve onun öncesine de baktığımızda, sayısız yıkım, savaş, kayıp yaşandığını ama uzun süreden sonra ilk sayılacak kazanımların, hareketlerin doğduğunu daha önemlisi, ağırlaşan ve topyekûn yönelen saldırı siyaseti karşısında kitle hareketinin dayanıklılık çıtasını yükselttiğini, birleşerek faşizme karşı durma eğiliminin güçlendiğini görürsünüz. Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu coğrafyası ve halkları son dönemde açık bir savaş düzeni içine itildi ve merkezden yerele kurumsallaşan faşist mekanizmalarla yönetiliyor. Bu, oldukça ağır bir toplumsal sıkışmışlığa yol açtı. Ancak bu ağır tabloya rağmen halk, emek ve kadın hareketi hiçbir zaman tümden geri çekilmedi. Durumu radikal şekilde değiştirecek bir süreç ortaya koyamasa da, gücünü hiç unutturmadı. Tabandaki demokrasi dinamiklerinin ortak iradesinin ürünü olan 2019 seçim galibiyeti böyle bir örnekti. "Bu irade sandıkların ötesine geçtiğinde neler değişir?" sorusunun cevabı bugün kimileri için umut ve cesaret, kimileri içinse korku ve saldırganlık anlamına geliyor. Kesin olan şey şu; hak, özgürlük, demokrasi, insanca yaşam talep eden ve seçim sonuçlarını değiştirebileceği kadar siyasi koşulları da değiştirebilecek, alternatif oluşturabilecek kitleyle, taşıdığı irade yerli yerinde duruyor.

Sorun ve riskten söz edilecekse politik liderlik alanına bakmak gerek. Bu açıdan tablo pek parlak değil. HDP potansiyel ve program itibariyle liderlik rolü oynayabilecek, risk ve sorumluluk üstlenebilecek tek parti durumunda. Ama yoğun kuşatılmışlık, kadro kaybı ve hareketsiz bırakma saldırıları nedeniyle ancak kendini muhafaza edebiliyor. Merkezdeki bilinen diğer partilerin ise güçlü bir demokratik kitle hareketine önderlik etme gibi gündemleri dahi yok. Geriye tek seçenek kalıyor: Seçimlerle sınırlı olmayan ittifak ve program etrafında özgün bir oluşuma gitmek ve bunun açığa çıkaracağı sürükleyici dinamiğe ve liderlik gücüne dayanmak... Bunun olanaklarının belli bir dönemdir biriktiğini biliyoruz. Ama egemen, stabil siyaset kodları tarafından belirlenmeyen, sokağın ruhunu, tabanın özneleşme pratiğini esas alan yeni bir iradenin-mekanizmanın gelişme şartları var. Gezi ruhu ve motivasyonunun başka biçimlerle, taleplerle ortaya çıkması, sıkışan muhalefet kanallarını açması gayet mümkün. Ancak bunun kolay olmak bir yana, daha ağır ve zorlu süreçlerden geçmek anlamına geldiğini de hesaba katmak gerekir. Zira hak ve yaşam mücadelesi adına ne yapılacaksa, tırmandırılan savaş siyaseti ve önüne geleni yok etmeye programlanmış bir iktidar karşısında yapılacak.

ÖNÜMÜZ-ARKAMIZ SAĞIMIZ-SOLUMUZ SAVAŞ CEPHESİ
Ayrıca şu seçeneği de dikkate almak gerekiyor: Yolunu çoktan çizmiş ve o yolda kararlıca ilerleyen bir savaş ve zulüm odağı karşısında kararsızlığa yer yoktur. Beklemeci, stabil, sonsuz aşamacı bir muhalefet tarzı, dar ölçekte biraz ömrünü uzatır, kendini korur ama geniş ölçekte yok olur. Özellikle mevcut konjonktür için geçerlidir bu gerçek. Önümüz-arkamız, sağımız-solumuz savaş cephesi ve Türkiye'yi yöneten iktidar tüm demokratik, siyasi çözüm ihtimallerine düğüm atıyor. Olabilecek en kötü şey oldu ve AKP-Saray iktidarıyla yandaşları yönetimindeki Türkiye bölgesel, kıtasal bir savaşa kendi içindeki savaşla birlikte daldı. Bu durumun iktidarın başına ne getireceği ayrı bir konu. Ama halklarımıza içeride de dışarıda da gittikçe tırmanan bir saldırganlık getirecek. Son dönemde savaş yönetimi ve kesintisiz saldırı politikalarının sayısız örneğini yaşadık. Bugün elbette bu koşullar altında yürüme, direnme, politika yapma ve başarma çıtasını bir üst aşamaya yükseltmemiz gerekiyor.

Son gelişmeler ışığında bölgesel duruma baktığımızda da benzer bir tablo bizi karşılıyor. Kuzey Suriye'ye yönelik askeri-siyasi müdahaleler, halk direnişlerinin geldiği aşama ve ABD'nin İran'a yönelik son hamlesi savaş ve çatışma durumunda yeni bir duruma işaret ederken, halk hareketinin de eksenini ve gelişim dinamiğini koruyarak sürdürme ihtiyacı öne çıkıyor. Savaşın ve bölgedeki emperyalist ya da yerel hegemonik devletlerin halk hareketlerini geriye savurup yeni bir dehşet dengesi-hakimiyet kurma politikaları, insanlığın başındaki en büyük bela. Bu belayı savuşturacak, ona rağmen var olmayı başaracak tek güvence ise Rojava başta olmak üzere devrimci ve demokratik halk hareketlerinin alternatif çizgilerini, programlarını korumaları. Çünkü yaşanan sadece silahlarla ve çok büyük silahlarla, ordularla verilen bir savaş değil. Suriye cangılında Rojava gibi bir insanlık kazanımı sağlayan şey, silah-ordu, güç üstünlüğü değildi mesela. Ortadoğu'daki bütün kötülüklerin kaynağı olan milliyetçilik, mezhepçilik ve dar petrol-dolar çıkarcılığını mahkum eden, halkları ve demokratik çıkarları ortaklaştıran programdı, siyasi çizgiydi. Bugün böylesi bir çizginin savunulması, bölgenin kaderini tarihsel olarak değiştirecek bir güç ortaya çıkarabilir. Lübnan'da, Irak'ta, İran'da son dönemde emperyalist odaklara, egemen baskıcı devletlere rağmen ve savaşın yarattığı yıkımın ortasında boy veren halk hareketlerinin yeni bir yol açmasına ilham olabilir. Sonuçta, hiç de hayırlı olmayan gelişmeler ve derinleşen savaş ortamında, Rojava'daki 3. yol gibi yeni ve devrimci, demokratik yolların açılması da mümkün.

HDP HALK İRADESİNDEN DOĞMUŞ POLİTİK MERKEZDİR
Bu süreçte HDP'ye nasıl bir rol düşüyor?


HDP, yine oldukça ağır saldırılar, gözaltı, tutuklama, hatta parti binalarını gözaltına alma-işgal etme operasyonları altında 5. kongresine hazırlanıyor. Bizlerin rehin alındığı 4 Kasım 2016'dan bugüne kadar yaşanan dönem HDP açısından tasfiye saldırısına direnme, varlığını koruma dönemiydi. Bugün halkımızın ve partili arkadaşlarımızın mücadelesiyle ağız dolusu "Başardık" diyebiliyoruz. Kime sorarsanız "Benzeri az bulunur" ya da "Başka hiçbir parti dayanamazdı" diyeceği türden şiddetli ve kirli bir yok etme saldırısı karşısında gerilememeyi, var olmayı başarmak az şey değildir. Mutlak yenilginin dayatıldığı düşünülürse, yenilmeme iradesinin gelişmesi, sağlamlaşması anlamına da gelir. HDP bu pozisyonundan ötürü bütün Türkiye haklarının ve demokrasi güçlerinin antifaşist direnme mevzisi durumundadır. Umudun bitmediği, cesaretin sönmediği ve direnme mevzilerinin yıkılmadığı yönünde oluşturduğu toplumsal algı, milyonlara enerji ve güven taşımaktadır. Bugün ve yarın yine bu misyonun taşıyıcısı olacağına eminim. Zira, HDP'nin taşıyıcı kolonları doğrudan halktır ve çok sağlamdır. Yani, halklarımıza güveniyorum, güveniyoruz. Son üç yıldır iktidar bütün hücum-yıkım mekanizmalarını seferber ederek partinin içini boşaltmaya, zeminini çoraklaştırmaya uğraştı. Ama halkların, kadınların, gençlerin, emekçilerin duygu ve arayışlarıyla bütünleşmiş, dahası onların iradesinden doğmuş bir politik merkezdir HDP. Nesnel olarak birçok açıdan zarar verebilirler ama özneyi, yani halkı ve halk iradesini aşamazlar.

Bugüne kadar sözünü ettiğim halk ve mücadele hakikati teyit edilmiştir. Ne var ki önümüzdeki dönemde HDP'yi, durduğu mevcut düzeyden daha ileri ve iddialı görevler bekliyor. Halk siyasetinin doğası, zorunlulukları, gereği; özellikle de böyle bir dönemde durağan, stabil ve olası riskler karşısında çekimser, muhafazacı bir tutum alınamaz. HDP'ye oy veren kitlenin, demokratik kamuoyunun istek ve beklentisinin de bu yönlü olduğunu görüyoruz. Seçim sonuçlarını ve iktidarı daim kılan siyasi denklemleri değiştiren, halk desteğiyle faşizmin arkasına gizlendiği sandık örtüsünü çekip alan HDP, bugün de belirleme ve durumu değiştirme pratiğini başka bir safhaya taşıma sorumluluğuyla yüz yüze. Bu da esas olarak fiili meşru mücadele, halk örgütlenmesi, saldırılar karşısında -çoğu zaman da zorunlulukların refleksiyle- içe dönme yerine, her kanaldan tabana gitme, tabanı siyasi gündem ve kararlaşma, danışma süreçlerine katma yoluyla olabilir. Örgütsel mekanizmaların sürekli darbe alması, kesintiye uğraması çoğu zaman merkezi müdahalelerle durumu kotarma, toparlama yoluna yöneltebiliyor. Ama bu dönem daha zor ve çetrefilli de olsa, halka daha açık, esnek, geçişken bir siyasi ve kurumsal ilişki çizgisini öne çıkarmak, güncel olarak da stratejik olarak da çok önemli. HDP'nin bu yönlü çaba ve arayışlarının geliştirilmesi, halklarımız ve tüm HDP'liler tarafından sahiplenilerek desteklenmesi gerekiyor.

Kadınların politikaya katılımını sağlayan, şiddet-cinayet, hak gaspları ve gerici, cinsiyetçi saldırılar karşısında mücadele çıtasını yükselten bir HDP beklentisinin de güçlü olduğunu görmeliyiz. Kadın partisi misyonunun hem merkez siyasette hem de yerel toplumsal yaşam alanlarında yükselen bir güce dönüşme koşulları da var. özellikle kadın kırımı ile gerici erkek egemen basıncın yarattığı ağır ve karanlık durumdan çıkış ve milyonlarca kadının kurtuluşu için öncülük misyonu HDP'nin ayırt edici yanıdır.

HDP TÜRKİYE VE BÖLGEDE ALTERNATİF İÇİN ANAHTAR PARTİDİR
Savaş ve militarist zor politikaların geriletilmesi bakımından da HDP'nin oynayacağı role toplumun çok ihtiyacı var. Tutarlı savaş karşıtlığı, barış ve toplumsal diyalog politikalarının güçlü taban kazanması bakımından da ciddi bir boşluk var ve bu boşluğu sadece HDP doldurabilir. Savaşın ve ağır bedellerinin toplum yaşamına daha fazla gireceği bir dönemde, HDP hayati ve tarihsel bir sorumluluğu yerine getirmiş olacak. Bu, tarihsel-toplumal gelişim zemininde yerinin ve belirleyiciliğinin de artması anlamına gelir. İçte Kürt sorununun çözüm sürecinden başlayıp, bölgedeki savaş ve boğazlaşma siyasetine demokratik örnek ve alternatif sunmak açısından da HDP çizgisi anahtar işlev taşıyor.

Ama sanırım bu süreçte HDP'nin yerine getireceği en yakın ve sonuç alıcı görev, AKP-Saray siyasetinin, Türkiye'nin kaderine kazık çakmış iktidarına son vermektir, onu söküp atmaktır. Demokratik ittifak olanaklarını bütünüyle kullanarak ama bunu yaparken esas olarak kendi gücünü dinamize edip, toplumun bağrında yatan değişim gücünü uyandırarak ilerlemektir. İktidarın sona giden yolculuğu çoktandır başladı. Her etabında da HDP'nin imzası vardır. Önümüzdeki etabı da yine HDP'nin imzası belirleyecek. AKP-Saray iktidar hikayesinin sonunu, sonunu getirmek istediği, gün yüzü görmemiş bir gaddarlıkla ezdiği bir halk ve onun partisi yazacak.

SOSYALİST HAREKET BÖLGEDEKİ GERÇEĞE DALMASINI BİLMELİDİR
Çok yaygın olarak "devrimin güncelliği" dile getiriliyor, bu konuda fikirler ortaya konuluyor, tartışmalar yürütülüyor. Devrim bu kadar güncel ise sosyalist hareket bunun neresinde?


Ben de devrimin güncel ve dinamik bir hakikat olduğunu düşünenlerdenim. Bu biraz da devrim tanımı ve algısıyla ilgili. Devrimi salt iktidar odaklı düşünürseniz donuk, dar, uzak bir olguya dönüşür. Oysa devrim denilen şey daha çok olaylar, onlar ve bunlardaki toplumsallıkla ilgilidir. Her durumda dinamiği, sıçrama enerjisini ve toplumu değiştirip yeni ilerleme ufukları açmasıyla devrim algılanır ve yaşanır. Türkiye-Kürdistan ve dahası Ortadoğu-dünya konjonktüründen bakıldığında parçalı, eşitsiz ve değişken devrim-devrimci durum olduğunu görebilirsiniz. Ama böyle bir durum olduğunu görmüyorsanız, zaten bir ilişkiniz, iradeniz de olmaz. Sosyalist hareket ve emekçi solun çeşitli parçaları bu görüş açısı sorunu ya da politik körlük halini yaşıyor. Devrimi görüp-anlayıp ilişki kurabilen parçaları ise bedeli ağır olsa da gelişiyor, geleceğe taşınıyor. Aksi durumda ise "orda bir devrim var uzakta" soyutluğuna gömülüp aşınıyor, statikleşiyor; dahası politik olarak tasfiye oluyor.

Tabi bir de devrimi-devrimci durumu algılamadaki teorik darlıkla, ideolojik sınır ve taraflar etkili oluyor. Mesela Gezi'de devrimin şanına övgü dizenler, yıllardır Rojava'da ilerici bir halk hareketi veya devrimci durum olduğuna dahi ikna değil. Bu çelişki aşılmadıkça gerçek anlamda bir sosyalist iddiadan, devrimci kavrayıştan söz etmek zor. Toplumsal-siyasal yapıdaki her altüst oluşta, devrimci olanaklar, yollar bulmak, o gözle bakmak sosyalist iddianın hayati yanıdır. Yoksa sosyalizm ideali hayat bulmaz, devrimsiz sosyalizm olmaz. Ama ne yazık ki hala, burnunun ucundaki hakikati reddeden, emekçi, mülksüz, yoksul halk kitlelerinin eseri olan hareket ve kazanımları devrim-sosyalizm paradigmasının dışında gören akımlar var. Oysaki en süzme proleter-sosyalist devrimler bile kendi nesnel ve öznel hakikati içerisinde sayısız çelişkiyi, hiç de övülemeyecek pratikleri, iniş-çıkışları barındırıyordu. Sosyalist hareketin Türkiye-Kürdistan ve bölgedeki gerçeğe hem somut hem ilkeli bakmayı hepsinden önemlisi de akışın içine dalmayı bilmesi gerekir.

Bugün sosyalist hareketi coğrafyamızda sürükleyici, belirleyici güç haline getirecek olan çizgi, işçiler-emekçiler içinde olduğu kadar, kadın kurtuluş hareketi, Kürt özgürlük mücadelesi, doğa savunması ve demokrasi, barış hareketi içindeki devrimi kavrayarak bütünleşmesidir. Devrimin güncelliği tanımını karakterize eden temel hareket alanı demokrasi ve özgürlükler mücadelesidir. Ve sosyalist hareket bu alanın tutarlı, girişken, kendisini ortaya koyan öznesi olmadığı durumda, devrim de sosyalizm de parlak ütopyalar sandığına kilitlenir. Oysa bugün sosyalist hareketin etkili katılımı ve günceli kapsayan toplumsal programıyla Türkiye'de ve bölgede çok değerli ve tarihsel kazanımlar elde edilebilir.

HDP SOSYALİST ÇİZGİ VE BİLEŞENLER OLMADAN DÜŞÜNÜLEMEZ
Emekçi sol hareketin kimi bileşenleri, hatta HDP içerisinde yer alanlarda da kimi tartışmaları yürütülüyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?


HDP, tarihteki rolünü oynamaya daha yeni başladı. Bir yanıyla koskoca bir mücadele geleneğinin birikimini taşıyor, bir yanıyla bu değerli birikim tarih çizgisinde HDP'yle birlikte yeni bir parametreye, dönüm noktasına dönüşüyor. Türkiye'deki sol, sosyalist, demokratik hareketlerin yarım asırdır ihtiyaç duyduğu politik kitle hareketi, HDP merkezli ya da onu önceleyen, çevreleyen koşullarda oluştu. Türkiye, Kürdistan halklar mücadelesinin güç, özgüven, umut kazanması politik olarak atıl bırakılmış toplumun alternatif olduğuna inanarak canlılık kazanması, hepsinden önemlisi de ortak çatı altında birleşmesinin ve kazanmanın mümkün olduğunu göstermesi bakımından HDP birçok ezberi bozdu. Şimdi eski ezberlere, kaygılara ve sosyalist hareketin geçmişten bugüne çok çektiği ayrılıkçı, benmerkezci alışkanlıklara dönmek, yapılacak en kötü şey olur. Ayrıca sosyalistlerin kendi varlığını, iradesini, programatik çizgisini gösterebilmek, çekim ve etkileme gücünü yükseltebilmek için ayrı bir merkez oluşturmaya yönelmesi, zaten çok merkezlilikten mustarip hareket için hiç de hayırlı olmaz. Aksine sosyalist, antikapitalist çizginin ortak gündemler ve hareket tarzıyla başta HDP olmak üzere yaşamın ve mücadelenin bütün alanlarına yayılması, sirayet etmesi gerekiyor. Özellikle de HDP sosyalist çizgi ve bileşenler olmadan düşünülemez. Mücadele kararlılığı ve niteliğine yaptığı katkı ise tartışılmaz. Ayrıca HDP'nin tüm insanlık için yeni yaşam alternatifini ortaya koyan ve toplumsal karşılığı olan güçlü bir sol seçenek olduğunu, üçüncü yol anlayışıyla milyonların düzen siyasetinin kafeslerinden kurtulup, özgün gelişimine olanak sağladığını unutmamak gerekir. Dolayısıyla asıl soru şu; sosyalistler böyle bir zeminde yer almayacak da nerede yer alacak? Bu zemini güçlendirmeye kendini vakfetmeyecek de, toplumsal-siyasal mücadelede alternatif nasıl bir fayda sağlayacak?

ASIL KAZANIMLAR HDP'YE DAHA GÜÇLÜ SARILDIĞIMIZDA ELDE EDİLECEKTİR
Kaldı ki, HDP'ye mesafeli duran kimi emekçi sol, sosyalist kesimler bu tür denemeler yaptı ama sonuçları, farklı kazanımlara, özgün bir durum değişikliğine yol açmadı. Sosyalist hareketin tartışma ve arayışlar içerisinde olmasının yararsızlığından da söz edilemez elbette. Düşünsel ve yöntemsel durağanlığa karşı iyidir en başta. Ama bugünün politik olarak öncelikli görevi, HDP gibi bir mevziyi savunmak ve güçlendirmektir. Güncel politik zorunlulukların ötesinde, HDP'de ifadesini bulan stratejik öncelikler açısından da bu sahiplenme kritik anlam taşır. Çok uzun bir mücadele kesitinde ulaşılamayan ve bu nedenle halkların, emekçilerin gelişim zemininde derin yarıklara yol açan, güçten düşüren bir hedefe HDP ile ulaşabildik. Türkiye sosyalist ve demokratik hareketiyle, Kürt özgürlük hareketinin politik birleşikliği ve bunun yarattığı toplumsal enerji tarih sahnesine çıktı. Bu stratejik hamleyle birçoklarının ufkunu ve beklentilerini de aşan kazanımlar elde edildi. Şuna emin olmalıyız ki, asıl büyük kazanımlar HDP'de ifadesini bulan çizgi ve yönteme daha güçlü sarıldığımızda elde edilecek.

Daha önemlisi de bugün ortak kazanımlarımızı ve potansiyelimizi temsil eden HDP'ye dönük saldırılar karşısında, en güçlü savunma görevinin sosyalistlere düştüğüdür. Kürt halkının ve HDP'nin tarih sayfalarından silinmesi hıncıyla çıtası her gün yükseltilen tasfiye operasyonlarını göğüslemek ve püskürtmek öncelikli gündem olmalı. HDP bugün çok geniş bir kesimi ilgilendiren ve birleştirilmesi gereken antifaşist direnme mevzisidir. Tam da bu nedenle, antifaşist direnişin en tutarlı bölüğü olan sosyalistler tarafından sahiplenilmeli ve tahkim edilmelidir.