28 Eylül 2020 Pazartesi

Tek yol devrim!

Yalnızca sosyalist bir devrim kan emici burjuvazinin iktidarına son verir. Varoluşsal kriz koşullarında reformlar yoluyla yaşamı emekçiler adına yaşanılabilir kılmanın, doğa ve canlı yaşamını kurtarmanın zemini objektif olarak kalmamıştır. Burjuvazinin gidebileceği bir yol yok; liberal, her türlü reformcu aklın da yolu yol değil. Bu nedenle komünistlerin çözüm önerisi olabildiğince sade ve yalındır: Tek yol devrim, kurtuluş sosyalizm!

Hayat nelere kadir! Gözle görülmesi imkansız bir virüs kapitalizmin çürümüşlüğünü ve çözümsüzlüğünü olduğu kadar "yeni bir dünyanın" zorunluluğunu da birkaç ay içinde dünyanın gözünün içine soktu. Egemen sınıf olarak burjuvazinin tahakkümü altında yaşayan işçi sınıfı ve ezilenler, ister tek tek bireyler olarak olsun, isterse de sosyal sınıf ve tabakalar olarak olsun, kapitalist-emperyalist sistem içindeki gerçek konumlarını, oynadıkları rolü bizzat günlük olarak yaşadıkları çelişkinin yarattığı farkındalık üzerinden görmeye başlıyor. Bu bir tür kendiliğinden gelişen sosyal bilinç biçimidir ve genel olarak şekillendiği burjuva ideolojik hegemonyanın hükmünün altında değil, uzlaşmaz çelişkilerin can alıcı şekilde kendini dışa vurmasıyla oluşuyor. Salgın koşullarında çalıştırılan işçi patron karşısında insandan daha az bir şey olduğunu, ömrünce sömürülmüş bir yaşlı yeri geldiğinde bir safra gibi atılabildiğini, kapitalizmin gelişimiyle evden çıkan ve yeniden toplumsal bir varlık olarak yaşama giren kadın her fırsatta ev köleliğine döndürülmek istendiğini görüyor, deneyimliyor örneğin. Bu sosyal bilinç hali, sömürü ve kâra dayalı kapitalist düzenin sonucudur ve artık burjuvazinin ideolojik, politik, örgütsel hegemonyasının kırılmasının mümkün olduğunu gösterir.

Peki, salgın olmasaydı bu gerçeklik olmayacak mıydı? Elbette olacaktı ve vardı. Sözü edilen kriz gerçekliğinin nesnel olarak varlığı değil, onun kavranma ve şimdilik kendiliğinden olsa da bilince çıkarılma düzeyidir. Bugün milyonlar kapitalizmin dünyasal yaşamı yok oluşa sürüklediğini daha berrak biçimde görüyor, algılıyor. "Yeni bir düzen/dünya" söylemi daha çok yer buluyor kendisine.

Pandemiyle daha görünür hale gelen kapitalizmin varoluşsal krizi, işçi sınıfı ve ezilenlerde bu tür bir sosyal bilinç hali yaratırken bilinçli öznelerde ise yeni bir yol arayışını açığa çıkarıyor. Her kriz döneminde mutat durumdur; egemenler ya da ezilenler cephesinden krize çözüm bulma, yeni yollar arama eğilimi açığa çıkar ve kimi zaman bu somut bir gerçeklik olarak karşılık bulur. Kapitalizmin genel bunalımının ilk doruk noktası olan 1. Paylaşım Savaşı sürecinde proleter çözüm sahne aldı ve krize Ekim Devrimi'yle devrimci bir yanıt verildi. 1929 büyük bunalımının ardından burjuva iktisatçılar Keynes modelini esas alarak kendilerine yol buldu. 70'li yıllarda kapitalist yeniden-üretimin adı neoliberalizm oldu ve emperyalist küreselleşme evresine geçildi. Bugünlerde ise varoluşsal kriz yaşayan kapitalizmin varlığı kimi zaman burjuva ideologlar tarafından dahi sorgulanır hale geldi. Herkes, burjuva ideologlar, liberaller, sol liberaller, sosyal reformcular, akademisyenler, ekolojistler, feministler, sendikalistler, demokratlar bir çıkış ve yol arayışı içindeler. Herkes durduğu yerden, kendi görüş açısından ilerlemeye çalışıyor.

Coğrafyamızdan DİSK'in yakın zamandaki açıklaması bunlardan biri oldu. DİSK, 1 Mayıs bildirisiyle kapitalizmin teşhirine girerken "Yeni bir toplumsal düzen" kuracağını ilan etti. Bu açıklamanın DİSK'in de üyesi olduğu kimi uluslararası sendikal platformların etkisi altında olduğunu, 2019'un ikinci yarısından itibaren gelişen ayaklanmaların rüzgarı altında yazıldığını söyleyebiliriz. Başka bir toplumsal düzenin adını koymasa da DİSK'in açıklamasının uyanmakta olan bilincin belirli bir öznedeki somut karşılığı olarak yorumlamak mümkün.

Dünya işçi sınıfı ve ezilenleri cephesinden mayıs ayı içindeki bir diğer yol arayışının adı ise İlerici Enternasyonal oldu. Mayıs-eylül ayları arasındaki "inşa" döneminin ardından girişim, İzlanda'da toplamayı planladığı zirveyle kuruluşunu ilan edeceğini duyurdu. Girişimin özneleri arasında 31 ülkeden 50'yi aşkın danışman arasında Türkiye'den HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü ve yazar Ece Temelkuran da var. 2019'da dünyayı sarsan ayaklanmalar dalgasının dünya çapında bir ortak mücadele cephesi için koşulları olgunlaştırdığı tespitinden hareket eden girişim, Covid-19 salgınının "herkes için sağlık, işçilerin korunması ve uluslararası işbirliğine duyulan acil ihtiyacı açığa çıkardığı" ve "kolektif haklar için mücadele edilmesi" gerektiğinden hareket ediyor.

Daha yakın zamanda ise uluslararası düzlemden bir yol arayışına daha tanık olduk. "Krizden Çıkış Manifestosu" ilan eden 3 bin araştırmacı, aydın, akademisyen krizden nasıl bir çıkış düşündüklerini işçi sınıfı ve ezilenlere ilan ettiler. İşin ve işletmenin demokratikleşmesini, sektörleri ve emekçileri "serbest piyasa" yasalarından korumayı, "demokratik yönetişim mekanizmalarıyla gezegen ve sermaye arasında bir denge sağlamayı" önerdiler. Sınıf uzlaşmasını temel alan bu eğilim bu kadar çürümeye karşı ahlaki bir kapitalizmi çözüm olarak göstermiş oldu.

Bütün bunlar birbirinden farklı düzlemlerden kapitalizmin varoluşsal krizine verilen, verilmekte olan yanıtlar ya da yol arayışları. Her biri tek tek ele alınarak analiz edilebilir, eleştiri süzgecinden geçirilebilir elbette. Ancak bu yazıdaki amacımız bu fikir ve metinlerin kritiğini yapmak değil, dosdoğru bu fikirlerin boy verdiği toprağa, zemine bakmak. Açık ki, alenen söylensin ya da söylenmesin tartışılan şey doğanın ve toplumsal yaşamın gelişmesinin yasalarıdır. Tekelci sermaye ile toplumun geri kalanları arasındaki çelişkilerin bu denli şiddetlendiği bir süreçte "krizden çıkış yolu" var mıdır ve nasıl çıkılır? "Yeni bir toplum düzeni" nedir ve daha önemlisi nasıl kurulacaktır? Kapitalist bir toplum düzeni içinde, emperyalist küreselleşme koşulları altında insan ve doğa yaşamını idame ettirmek mümkün müdür? Değilse çözüm nedir?

2019 yılına damgasını vuran ve küresel bir karakter kazanan ayaklanmaların tamamı kapitalist-emperyalist düzene karşı patlak vermiştir ve sınıf mücadelesinin gelişim seyrini yansıtır. Uzlaşmaz çelişkilerin olduğu bir toplumda bir sınıf başka bir sınıfın emeğine el koyar. Sınıfsal uzlaşmazlığın kaynağı tam olarak burasıdır ve bunun değişim yolu sömürücü sınıfın emeğin sömürülmesinden belirli oranda vazgeçmesi ya da göreli olarak bu emeği sömürdüğü sınıflarla paylaşıma açması değildir. Uzlaşmaz sınıf çelişkileri ancak bir sosyal devrim yoluyla, politik iktidarın sömürücü sınıftan zor yoluyla alınmasıyla çözülür, başka hiçbir biçimde değil! Bu bir niyet değil, rastlantısal bir gelişim değil, düpedüz tarihin zorunlu gelişim yasasıdır.

Krizin geldiği düzey ve kendi iç dinamikleriyle çözülmesinin nesnel zemininin kalmadığı, emperyalist küreselleşme evresine ulaşan kapitalizmin kendisini yenileyemediği, tam da bundan dolayı patronların ancak işçi sınıfının bugüne kadarki bütün kazanımlarını gasp ederek ayakta kalabildiği, burjuvazinin çelişkilerin keskinleştiği oranda yalnızca kemer sıkmakla kalmayacağı, aynı zamanda emekçilerin isyanlarını bastırmak için faşist rejimler yoluyla toplumun gırtlağını da sıkacağı, yayılmacı heveslere kapılarak savaş ve işgal yoluyla yeni sömürü ve talan alanlarına girişeceği bir zeminde bulunuyoruz. Bugünkü koşullar, patronla işçiler arasındaki çıkar birliğinin düzmeceden ibaret olduğunu, işletmelerin demokratikleştirilmesi ve kâr paylaşımının en iyi tabirle hoş bir hülya olduğunu, tekellere kabul ettirilecek uluslararası yasalarla doğa ve canlı yaşamının kurtarılabileceğinin boş bir beklenti olduğunu yeterince ortaya koyuyor. Tüm bunlar 30 yıl önce burjuva ideologların ilan ettiği gibi "tarihin sonunun" değil, kapitalist-emperyalist dünya düzeninin sonunun geldiğini gösteriyor.

Yeni bir düzen kurulması gerektiği muhakkak. Ancak bu ne kapitalizmin karşısına adsız bir dünya çıkarmaktır ne de mevcut dünya düzeninin içinde reformlar yoluyla düzenleme yapmaktır. Bir ekonomik toplumsal düzenin yerini bir başka ekonomik düzenin alması üretici güçlerle, artık eskimiş, yıkıma uğramış üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişkinin, yani sınıf mücadelesinin bir toplumsal devrimle aşılmasıdır. Bugün sorun burjuvaziyi sınırlamak, geriletmek, kontrol altına almak ya da dünyanın yok oluşa doğru döndüğünü yana yakıla anlatıp ispata girişmek değildir. Sorun, dünyanın sırtından burjuvaziyi indirmektir. Güncel koşullarda çelişkilerin alabildiğine keskinleşmiş ve görünür olması yalnızca sınıf mücadelesinin şiddetli bir biçimde gelişmekte olduğunu, dolayısıyla şiddetli bir devrim durumunun kapıda olduğuna işaret eder. İşçinin, kadının, boyunduruk altındaki ulusların, dünya halklarının kurtuluşunun tek bir çıkış yolu vardır, o da toplumsal bir devrim yoluyla kapitalizmin yıkılması, yerine yeni bir toplumsal düzen olarak sosyalizmin kuruluşunun başarılmasıdır. Yalnızca sosyalist bir devrim kan emici burjuvazinin iktidarına son verir.

Varoluşsal kriz koşullarında reformlar yoluyla yaşamı emekçiler adına yaşanılabilir kılmanın, doğa ve canlı yaşamını kurtarmanın zemini objektif olarak kalmamıştır. Burjuvazinin gidebileceği bir yol yok; liberal, her türlü reformcu aklın da yolu yol değil. Bu nedenle komünistlerin çözüm önerisi olabildiğince sade ve yalındır: Tek yol devrim, kurtuluş sosyalizm!