3 Haziran 2020 Çarşamba

Sosyalist aydın Kutsiye Bozoklar'ın kaleminden: Dövüşe Dövüşe Yürünecek

İnsanın değerlerinden arındırılarak meta satın alan bir meta haline getirilmiş olması, bize insanı değiştirmek doğrultusunda vereceğimiz mücadelenin yönünü gösteriyor. İnsana biçilen seyirci rolüne karşı çıkmak, yani eylemde insanlaşmak ve tüketim ideolojisine karşı mücadele ederek, tüketim insanı kalıplarından kurtulmak...

(…) Çağdaş anlamda "birey"in toplumsallığın içinde ortaya çıkması burjuvazinin yükseliş dönemine rastlıyor. Burjuvazinin yükseliş döneminde bireyin ortaya çıkmasını sağlayan faktörlerden birisi ideolojiktir. Bu ideolojinin beslendiği kaynak "özel girişimcilik"tir. Aklın egemen olduğu, yaşamın her aşamasında aklın kullanıldığı bir dönemdir bu. Kapitalizm sermaye birikiminin bu ilk döneminde bireysel girişimciliği teşvik eden bir değerler sisteminin yerleşmesi için gerekli maddi koşulları hazırlamıştır.

(…) Ama burjuvazinin bireye sunduğu bu olanak, kapitalist dünyanın tekeller aşamasına geçmesiyle ortadan kalktı. Kapitalizmin geliştirdiği çarklar "bireyin öğütülmesinde kullanılmaya başlanmıştı artık. Her şey metalaşı yordu. Kari Marx, Feurbach Üzerine Tezler'inin altıncısında, "...insanın özü, her tekil bireyin bir parçası olmuş bir soyutlama değildir" diyordu, "Kendi gerçekliğinde toplumsal ilişkilerin toplamıdır." Kısaca, insanın özünün değişebilir ve tarihsel olduğunu söylemektir bu. Bireyin ortaya çıkması ve zamanının geçmesiyle, insanın ortaya çıkması ve insan tanımının silinmesi arasında bir paralellik olduğunu söylemek mümkündür. Kafka'nın "Değişim"de anlattığı bu durumdur işte. Gregor Samsa bir satış elamanıdır. Yatağında yatmakta ve vücudundaki dönüşümün farkında olmasına rağmen, yataktan kalkmak ve işine yetişmek için çırpınıp durmakta, geç kalacağı için kendini yiyip bitirmektedir. Böceğe dönüştüğünde sırtına saplanan elma parçasıyla can çekişirken yerde kıpırdanmaya çalışmaktadır.

Kafka'nın anlattığı tekeller kapitalizminin bireyidir. Tekeller döneminde düzen insandan korkmakta ve bu nedenle onu edilgen bir seyirci haline getirmektedir. Bunu yaparken de bireyi yeniden keşfetmektedir. Bu yeni ideolojik kurgu serbest pazar ekonomisi, insan hakları ve demokrasi söylemi üzerine inşa edilmiştir. Ancak burada birey tüketimle özdeşleşmiş durumdadır. Yine de, sermaye bunu insana verilen değerin gün be gün artmakta olduğu tezine dayandırarak, bu çerçevede bir kültür yaratır.

(…) Tekeller döneminde, sermaye yaşamı insansızlaştırmıştır ve i¬sana yakışan her türlü değerden arındırmaya çalışmaktadır. Bu durumda insan, meta satın alma kapasitesi doğrulusunda piyasadaki değişim değerini artıran bir meta haline dönüşür. Ve insanı insan yapan tüm değerler ve duygular ancak piyasadan alabileceği metalar göz önüne alınarak bir değer kazanabilir. Böylece piyasa yalnızca ekonomik bir kavram olmaktan çıkar. Yaşamın her alanı, her türlü insani ilişki piyasanın konusudur şimdilerde. İşte insansızlaşma da tam bu noktada söz konusudur. İnsan hayatın nesnesi olma durumuna hiç bu kadar yaklaşmamıştır. İnsanlar kendi hayatlarının seyircisi, sanki hayat onları etkilemiyor. İnsanlar kıyaslama, karşılaştırma, tartma ve ayırma yeteneklerini kaybetmiş görünüyor. Bu seyircilik pozisyonunun güçlenmesinde medyaya büyük rol düşüyor. Susan Sontag'ın fotoğraf için söyledikleri bu konuya ışık tutuyor; "Kapitalist bir toplum görüntüler üzerine kurulu bir kültürü şart koşar. Satın almayı uyarmak ve sınıf, ırk, cinsiyet sorunlarını uyuşturmak için korkunç miktarda eğlenceye gereksinmesi olduğu kadar; doğal kaynakları daha iyi sömürmek, üretkenliği artırmak, düzeni sağlamak, savaş yapmak, bürokratlara iş bulmak için sınırsız miktarda bilgi toplamak zorundadır. Fotoğraf makinesinin ikili kapasitesi yani gerçekliği hem özelleştirmesi, hem de nesneleştirmesi, bu gereksinmelere en iyi biçimde hizmet eder, onları güçlendirir. Fotoğraf makineleri gerçekliği bir endüstri toplumunun çalışması için şart olan iki biçimde tanımlar. Bir gösteri nesnesi (kitleler için) ve bir gözetim nesnesi (yönetenler için) olarak. Görüntülerin üretilmesi aynı zamanda bir yönetme ideolojisi sunar."

İnsanın değerlerinden arındırılarak meta satın alan bir meta haline getirilmiş olması, bize insanı değiştirmek doğrultusunda vereceğimiz mücadelenin yönünü gösteriyor. İnsana biçilen seyirci rolüne karşı çıkmak, yani eylemde insanlaşmak ve tüketim ideolojisine karşı mücadele ederek, tüketim insanı kalıplarından kurtulmak... Burjuvazinin yükseliş döneminde insan kendine ve aklına müthiş güveniyor. Oysa şimdi sermaye düzeni insanın yazgısının kendi elinde olmadığı fikrini egemen kılmaya çalışıyor. Edilgenleşen insanın kendine güveni sürekli zayıflıyor. Güvensiz insan korkaktır, ortak bir dünya kurma gücünü ve düşünü yitirmiştir. Yozlaşma dönemidir. İnsanın neden sevgisizleştiği, neden parçalı ve süreksiz sevdaların yaşandığı sorusunun yanıtını da burada aramak gerekiyor. Çünkü sevda insanın karşısındakiyle ortaklaşmasına dayanıyor. Güvensiz, korkak ve edilgen insan, ortak duymayı bilmiyor. Sevgiden uzaktır. Ernesto Che Guevara; "Belki de biraz gülünç olmayı göze alarak size şunu söylemek istiyorum; gerçek devrimci sevgi duygusuyla yönlendirilmiştir. Sevgiden yoksun bir devrimci düşünemiyorum" diyor ve ekliyor; "İlerici, öncü devrimcilerimiz, halkı sevmeyi ideal olarak benimsemelidirler."

Bireyin serüveni kapitalizmi sorgulamaya başlayan hareketlerin söz konusu olmasıyla yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Sınıfa bilincin dışarıdan taşınması gereksinimi, değişimin irade koymadan mümkün olmadığı gerçeği örgütlü bireyi gündeme getirdi. Bireyin rolünü, tarihin mantığını kavradıkları için, ona omuz veren kolektif insanlara doğru genişletmek gerekiyordu. Burada değiştirici- dönüştürücü bireydi artık söz konusu olan. Bireyin günümüzde değiştirme-dönüştürme eylemi içinde gerçekleştiğini söyleyebiliriz açıklıkla. Ama burada değiştirici-dönüştürücü bireyden kastımız "kadro'lardır. Hiç kuşkusuz tarihin insanların iradelerinden bağımsız bir akışı, bir biçimlenişi vardır. Ve bu nesnel bir olgudur. Ama tarihin nesnelliğinin bilincine varmış bireylerin onu kavradığı oranda o nesnellik üzerinde dönüştürme-değiştirme eylemi içine girmeleri doğaldır. Tarihin mantığı nasıl bir nesnellikse, bu nesnelliğe müdahale de nesnel bir yan taşır. Bu böyle de olsa sorun burada bitmez. Bilmekle yapmak arasındaki bağı da göz önüne almak gerekir. Bir işi yapmak için işin doğasını ve koşularını bilmek gerekir. Ancak buna bireyin kendisine ilişkin bilgisi de eklenmelidir. Birey kendisini ve mücadelesini ortaya çıkaran nedenleri iyi saptamalı ve düşünmelidir. Yeni insanlara ulaşırken ve mücadele içinde kendini yeniden üretirken buna gereksinim duyulacaktır çünkü.

Kuşkusuz sosyalist mücadele denildiği zaman esas olan kolektif bilinçtir. Meta dünyasında şekillenmiş insanın bu bilince erişmesi çok zordur. Eğer bir toplumda tüketim maddeleri hayatın vazgeçilmez parçası ve bilincin temel unsuru ise bu bilinci değiştirmek çok zordur, ama olanaksız değildir. Bunun için insanın kendi benzersiz bireyselliğini değil, kişisel çıkar üzerine temellenen anlayışları yok etmek gerekmektedir. Çünkü kolektif mücadele kendi benzersizliğinden vazgeçenlerin değil, bunu ortak bir hedef için kullanabilenlerin mücadelesidir. Bilinçli bir kendi yazgısına egemen olma sürecine giren birey, kendini biçimlendiren toplumu değiştirme eylemi içinde, kendisini de değiştirip dönüştürecektir. Bu da devrimci bireyin kendisini her gün yeniden üretmesini zorunlu kılar. Mücadele her şey bir yana, bireyin kendi içinde sürekli bir hesaplaşmadır. İçinde oluşup şekillendiği ve eğitildiği toplumun verili olarak kendine kattıklarıyla malul olan devrimci birey; uzlaşmayı, teslimiyeti, yılgınlığı potansiyel olarak içinde barındırır. O, sürekli bir ideolojik saldırı yürüten düzenin dayattıkları ya da gönüllü olarak kabul ettirdikleriyle maluldür. Önemli olan bu tehditlere karşı insanın her geçen gün hem kişisel hem de kolektif yetilerini nasıl harekete geçireceğidir.

Bireyin mücadele etmek için gıdasını nereden alacağı sorusunu sormak zorundayız bu durumda kendimize. Burada elbette ideolojinin önemine vurgu yapmak gerekiyor. Devrimci birey ideolojik donanımını sağlam tutmalı, kişisel inancını pratik olarak yeniden üretmesini bilmelidir. Sosyalist mücadele insanın kendini gerçekleştirdiği bir ayrıcalıktır. Bu mücadele inatçı, kendine güvenen bu anlamda mayası farklı insanların işidir. Birey kendisini kavganın dinamiğine bağladığı oranda, kendisi de o dinamik içinde şekillenir. Seçtiği ve yarattığı koşullar üzerinde egemenlik kurar. Değişen koşullarda ayakta durabilmenin koşullarını yaratıp, o koşulları denetler.

Sosyalist ideoloji, insani olan her şeyi belirleyen ölçüt saymamız gereken sınıf hareketinin en önemli öğesidir. Sermayenin, Yeni Dünya Düzeni saldırısı kuşkusuz doğrudan ideolojiyedir. İdeolojik mücadelenin yükseltilmesi ve ideolojinin saflığının korunması, hem insanlığın temel değerlerinin yaşatılması açısından hem de politik ve ahlaki açıdan önemlidir. Devrimci bireyin kavganın dinamiği içinde gelişip serpilmesi için, ideolojik olarak sağlam olması zorunludur. İdeoloji direniş ruhunu, yarını isteme iradesini ve gelecek umudunu besleyen temel faktördür. Sınıfın büyük yürüyüşünün durmuş gibi göründüğü koşullarda ideoloji, devrimci bilincin en yaşamsal öğesi olarak gelecek insanın unsurlarını bağrında taşıması gereken devrimci bireyin kafasına kakılmalıdır. İnsanı insanlıktan çıkaran sermayenin ideolojik saldırısı karşısında ideolojiye sarılarak yürümek dışında başka bir seçenek yoktur. Böyle bir donanım insanı küçülten ve bütün tanımlarından çıkaran bir düzene karşı yürütülen mücadelenin en anlamlı silahıdır. Böylece hayatı ertelemeden yürüye-bilmenin de yolu açılacaktır. Yeni insan böyle bir donanımın ürünü olarak dövüşe dövüşe yürürken uç verecektir. (…)

*Hayatı Ellerinden Tutmak, Ceylan Yayınları, 2002