Serpil Arslan yazdı / Eva ve Ahmet nerede: Israr, dayanışma ve özgürlük mücadelesi
Mücadele, yalnızca sürdürülmekle kalmamalı; yoğunlaşmalı, derinleşmeli ve yaygınlaşmalıdır. Sonuç olarak bu mesele, sadece gazeteci arkadaşlarımız ve esirlerin özgürlüğü değil; daha geniş bir adalet, hakikat ve politik tutarlılık mücadelesidir. Bu nedenle yürütülen mücadelenin sürekliliği hem bölgesel hem de uluslararası düzlemde daha güçlü, daha kararlı ve daha örgütlü bir çabayı zorunlu kılmaktadır. Ta ki özgürlük, yalnızca bir talep değil, gerçekleşmiş bir gerçeklik haline gelene kadar.
"Kuşatma daralıyor, alt kattalar, süre kazanmaya çalışıyoruz."
Özgür TV'de birlikte çalıştığımız Ahmet Polad, aile adıyla Mehmet Nizam Aslan'ın haber takibi için gittiği Rakka'dan en son attığı sesli mesaj bu olmuştu.
Sonunda O'nun ve ETHA gönüllü muhabiri enternasyonal gazeteci Eva Maria Michelmann'ın tutuldukları yerleri öğrenebildik.
3 ayı aşkındır zamandır kendilerinden haber alamadığımız gazeteci arkadaşlarımızın ikinci bir tanık tarafından da görüldüğünün aktarılması, karanlığın içinde beliren bir iz, bir doğrulama anı oldu.
Güvenlik gerekçesiyle adı gizli tutulan tanık, Halep Hapishanesi'nde Ahmet ile birlikte kaldıklarını, Eva'nın da orada olduğunu ifade etti. Ardından Eva'nın Şam Hapishanesine nakledildiği bilgisi ulaştı. Üç ayı aşkın süredir esaret altında tutulan arkadaşlarımızın hapishanede de olsa hayatta olduklarını bilmek yalnızca yeni bir haber edinmek değil, aynı zamanda mücadelenin yönünü belirleyen yaşamsal yeni bir eşiği ifade ediyor.
Tam da bugün "En uzun yolculuklar bile tek bir adımla başlar" sözü, bu süreçte yalnızca bir deyiş değil, somut bir deneyim olarak yeniden sınandı.
Ve karanlığın en yoğun olduğu anın, eğer arayıştan vazgeçilmemişse, aynı zamanda aydınlığa en yakın eşik olduğu da bir kez daha sınandı gerçek hayatta. Umut ise birkez daha edilgen bir bekleyişin değil; ısrarın, yönelimin ve kolektif iradenin başka bir adı olarak somutlaştı.
Özellikle son bir ayda Rojava'da ve Avrupa kentlerinde "Eva ve Ahmet nerede?" eylemleri, yürüdüğümüz yolun yalnızca yarısı değil, aynı zamanda yönünü tayin eden bir moment oldu.
Bu süreç, geçmişte kayıplara karşı yürütülen kampanyaların birikimiyle beslenen, deneyimin sürekliliğini taşıyan bir hat üzerinde ilerledi. Suçlunun suçüstü halini görünür kılan, inkarı zorlayan bu çizgi, bu aşamada önemli bir kazanımı açığa çıkardı.
"Eva ve Ahmet nerede?" eylemleri, kendine özgü karakteriyle, dağınık tepkileri ortak bir yönelimde buluşturan bir kampanyaya dönüştü. Avrupa metropollerinden Rojava'ya belirli bir eşikten sonra aynı yöne bakan, birbirini çoğaltan ve güçlendiren eylemler, yalnızca dayanışmayı büyütmekle kalmadı, aynı zamanda cihatçı geçici Suriye hükümetini de sıkıştıran bir basınca dönüştü.
18 Ocak'ta QSD'nin bazı bölgelerden çekildiği süreçte basın emekçisi arkadaşlarımızla birlikte yüzlerce kişinin esir alınması ve ağır işkencelere maruz bırakılması; yine ateşkesin ilan edildiği ve Şêx Meqsûd ile Eşrefiye'den çekilmenin başladığı anda otobüslere bindirilerek götürülen yüzlerce kişinin esir edilmesi, Geçici Suriye Yönetimi'ne neden güvenilemeyeceğinin en açık göstergelerindendir. Bu nedenle mücadele, halkın gücünü arkasına alarak devam eden ‘entegrasyon' sürecini de ilerletecektir.
Ve her ne kadar esir takaslarının maddi zemini QSD ile Geçici Suriye Hükümeti arasındaki anlaşmalarla belirlenmiş olsa da şimdiye kadar gerçekleşen tüm takasların gerçekte Rojava'da esir ailelerinin kent kent ördüğü ısrarlı ve kararlı direniş sayesinde mümkün olduğunu görmek gerekir.
"Eva ve Ahmet nerede?" mücadelesi, daha şimdiden önemli dersler bırakan bir süreç olarak ilerliyor.
Bu süreç, aynı zamanda dayanışmanın yalnızca duygusal bir bağ değil, maddi bir güç olduğunu bir kez daha gösterdi. Eva ve Ahmet Nerede İnisiyatifi; aydınları, sanatçıları, hukukçuları, gazetecileri, yazarları, siyasetçileri ve emekten, özgürlükten yana olan kesimleri harekete geçirirken hem Alman devletini hem de geçici Suriye hükümetini adım atmaya zorladı. Colani'nin Almanya'da kırmızı halı ve devlet protokolüyle karşılandığı gün inisiyatif tarafından gerçekleştirilen eylemler ve gazetecilerin, aydınların, vekillerin, Eva'nın başta ailesi, avukatının ısrarlı çabaları, Alman devletini sonuç almaktan uzak, biçimsel de olsa bazı girişimlerde bulunmaya mecbur bıraktı. Bu bile mücadelenin yarattığı basıncın göstergesidir.
Tüm bu süreç bir kez daha şunu açığa çıkardı: Umudu terk etmediğiniz, kazanma iradesini diri tuttuğunuz ve uzun, meşakkatli bir mücadeleyi göze aldığınız sürece sonuç, kaçınılmaz bir olasılık haline gelir. Yakın zamanda dava dosyasında önemli gelişmeler yaşanan Gülistan Doku süreci de aynı gerçeği yeniden doğruluyor: Haklı olmak yeterli değildir; haklılığın peşine düşmek, onu ısrarla takip etmek ve sonuç alana kadar mücadeleyi sürdürmek gerekir.
Basın emekçisi arkadaşlarımızın hayatta olduklarını öğrendik; ancak hâlâ özgür değiller. Dolayısıyla bugün işimiz daha fazla.
Şimdi görev, bu bilgiyi bir son değil, yeni bir başlangıcın temel halkası olarak kavramaktır. Eva'yı Şam'dan, Ahmet'i Halep Hapishanesi'nden çıkarmak, onları özgürlükle buluşturmak, mücadelenin somut hedefi olarak önümüzde duruyor. Bu da daha fazla emek, daha fazla özveri, daha yaratıcı yöntemler, daha kitlesel eylemler, daha fazla kararlılık ve süreklilik gerektiriyor.
Rojava'da ‘entegrasyon' tartışmaları tüm hızıyla sürerken, 16 Nisan'da Mazlum Ebdi ve İlhan Ahmed'in de yer aldığı heyetin görüşmeleriyle bu sürece dair önemli kararlar alındı. Ancak burada temel bir çelişki kendini dayatıyor: Olası Suriye seçimlerinde özerk yönetime verilecek temsiliyet tartışılırken; valilikler, bakan yardımcılıkları konuşulurken; geçici Suriye yönetimi, QSD'lileri, basın emekçilerini ve sivil halkı esir tutarak özgürlüklerini engellemeye devam ediyor.
Bu durum, yalnızca bireysel hak ihlalleri olarak görülemeyeceği gibi, inkâr, asimilasyon ve sindirme politikalarının sürekliliği olarak ele alınmalıdır. Nitekim sadece Nisan ayında, çoğunluğu Kürt olan 49 kişinin kaçırılması bu politikanın güncel tezahürüdür. HTŞ yönetimi bir yandan ‘entegrasyon' söylemiyle Rojava'nın kazanımlarını aşındırmaya çalışırken, diğer yandan esirler üzerinden en çıplak, en saldırgan, işkenceci yüzünü ortaya koymaktadır.
Serbest bırakılan esirlerin aktarımları da sistematik işkencenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Özerk yönetim bileşenlerine hapishanelerde her türlü zulmü uygulayan Colani yönetiminin, aynı anda Mazlum Ebdi'ye "Şam'a ne zaman geleceksin?" sorusunu yöneltmesi, bu çelişkinin değil, bilinçli bir politikanın ifadesidir. Bir yanda davet, diğer yanda işkence, hak gaspları bu ikiliğin ve güvenilmezliğin en somut kanıtıdır.
Bu nedenle esirlerin serbest bırakılması talebi, "entegrasyon" sürecinin ön koşulu olarak yükseltilmelidir. Tüm esirler özgür bırakılana kadar bu talep geri çekilmemelidir.
Bu tablo karşısında mücadele alanları daha da genişletilerek, halkın gücünü arkalayarak hapishane önleri, kent meydanları, Avrupa şehirleri ve dünyanın dört bir yanı; esirlerin özgürlüğü için sesin, sözün ve eylemin çoğaldığı alanlar olmaya devam etmelidir. Mücadele, yalnızca sürdürülmekle kalmamalı; yoğunlaşmalı, derinleşmeli ve yaygınlaşmalıdır.
Sonuç olarak bu mesele, sadece gazeteci arkadaşlarımız ve esirlerin özgürlüğü değil; daha geniş bir adalet, hakikat ve politik tutarlılık mücadelesidir.
Bu nedenle yürütülen mücadelenin sürekliliği hem bölgesel hem de uluslararası düzlemde daha güçlü, daha kararlı ve daha örgütlü bir çabayı zorunlu kılmaktadır. Ta ki özgürlük, yalnızca bir talep değil, gerçekleşmiş bir gerçeklik haline gelene kadar.