10 Ocak 2026 Cumartesi

Örgütlülükten kaçış yok

"Parti mi, ben mi" sorusu soyut ya da teorik bir tartışma değildir; her gün, her alanda örgütsel pratik içinde yanıtlanır. Bu yanıt, alınan kararların ne ölçüde sahiplenildiği ve hangi ciddiyetle hayata geçirildiğiyle açığa çıkar. Bu nedenle bugün mesele niyetler değil; görevlerdir. Duygular değil; kararların uygulanıp uygulanmadığıdır. Devrimci ölçüt, söz değil pratiktir.

Son yıllarda devrimci mücadele alanlarında ortaya çıkan kimi tasfiyeci ve olumsuz pratikler, faşist rejimin baskıları, gözaltılar ve tutuklamalarla tek başına açıklanamayacak bir tabloya işaret etmektedir. Kuşkusuz faşist rejimin baskı ideolojik-psikolojik kuşatma ve baskı koşulları son derece ağırdır. Ancak örgütsel nitelikteki her gerilemeyi bu gerekçelere bağlamak, sorunun özünü perdelemekte ve asıl nedenleri görünmez kılmaktadır.

Bu durum, örgütsel pratiklerde somut ve tekrar eden biçimler halinde kendini göstermektedir. Toplantıların örgütlenmemesi, verilen görevlerin ertelenmesi, alınan kararların hayata geçirilmemesi, çoğu zaman "yoğunluk", "yoldaşın işi vardı" ya da "şartlar oluşmadı" gibi gerekçelerle geçiştirilmektedir. Oysa bu pratikler, tekil anların ya da istisnai durumların toplamı değildir. Aksine, belirli bir politik yönelimin ve örgütsel anlayışın gündelik pratikte süreklilik kazanmış bir ifadesidir.

Bu süreklilik kazanan pratikler, örgütsel sorumluluğu kolektif bir yükümlülük olmaktan çıkararak bireysel tercihlere indirgeyen bir yönelimin ürünüdür. Mücadeleyi disiplin, süreklilik ve merkezi karar alma temelinde değil; anlık tepkiler, örgütsüz ilişkiler ve sorumluluktan kaçış üzerinden tarif eden bu yaklaşım, devrimci örgüt fikrini fiilen aşındırmakta ve kolektif mücadeleyi zayıflatmaktadır.

Ortaya çıkan bu tablo, politik sorumluluğun öznesi olan kadronun iradi tutumunun doğrudan sonucudur. Tasfiyeci pratikler, kendiliğinden gelişen zaaflar değil; örgütlü mücadelenin gereklerini bilinçli biçimde tali gören, kolektif iradeyi kişisel sınır ve tercihlerin gerisine iten politik bir yönelimin ifadesidir.

Benzer biçimde, yerelde alınan kolektif kararların dar ilişki çevreleriyle sınırlı tutulması, risk içeren görevlerin sistematik biçimde başkalarına devredilmesi, yasal devrimciliğin gündelik karşılıklarıdır. 

"Hukuki sınırlar" gerekçesiyle politik inisiyatifin fiilen askıya alınması; yasal devrimciliğin gündelik karşılıklarıdır. Bu tutumlar, parti ve kadın örgütünün politik iddiasını, iradesini ve öncülük kapasitesini doğrudan aşındırmaktadır.

Bu çözülme sessiz ve görünmez biçimde ilerler; makul gerekçeler, kişisel sınırlar ve bireysel tercihler ardına saklanır. Ancak sorun ne duygu ne de bireysel düşüncedir. Sorun, örgütlü iradenin aldığı kararların uygulanıp uygulanmadığı, kararların politik bir ciddiyetle hayata geçirilip geçirilmediğidir.

Tam da bu noktada, parti-kadro ilişkisini kişisel fedakarlıkların toplamı olarak görmek ciddi bir yanılgıdır. Devrimci örgütler bireysel iyi niyetlere ya da tek tek insanların özverisine dayanmaz. Belirleyici olan; örgütsel fedakarlık, politik süreklilik ve kolektif iradeye bilinçli tabiyettir. Devrimci kadro, partinin kolektif aklına tabi olmayı bir yük değil, devrimci varoluşunun zorunlu koşulu olarak kavradığı ölçüde gerçek bir politik güç haline gelir. Bu tabiyet kör bir itaat değil; politik bilinçle, sorumlulukla ve kararlılıkla kurulan bir bağlılıktır.

Örgütlü tarz, görevlerin seçilmesi ya da yalnızca "uygun olanın" yapılması değildir. Örgütlü tarz, verilen görevlerin eksiksiz, zamanında ve politik sorumluluk bilinciyle yerine getirilmesidir. Eleştiri, karar öncesinde ve örgütlü mekanizmalar içinde devrimcidir; yol açıcı ve geliştiricidir. Ancak karar alındıktan sonra geri durmak, uygulamamak ya da kişisel gerekçelerle askıya almak, kolektif iradeye fiili bir karşı duruş anlamına gelir. Bu tutum, farklı düşünmek değil; örgüt kararına ve kolektif iradenin bağlayıcılığına uymamaktır.

Disiplini baskı ya da zorlanma olarak gören her yaklaşım, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde liberal bireyciliğin sınırlarında dolaşır. Oysa öncü bir örgüt için disiplin; toplantılara düzenli katılım, verilen görevlerin yerine getirilmesi, alınan kararların her alanda savunulması ve sahiplenilmesidir. Disiplinsizlik ise özgürlüğün değil; politik etkisizliğin, dağınıklığın ve güçsüzlüğün adıdır.

Kolektif ortamlarda ve sosyal medya platformlarında kendi doğrusu ve düşünceleri üzerinden hareket eden tutum, devrimci kadro açısından bir erdem ya da etik duruş değildir; açık bir örgütsüzlük halidir. Devrimci kadronun varoluş nedeni, örgütün kararlarını uygulamak ve bu kararları hayata geçirirken kolektifin ortak politik hattını bulunduğu her alanda temsil etmektir. Kararların tartışma sürecinde kolektif aklın parçası olmak, karar alındıktan sonra ise bu iradeyi eksiksiz biçimde hayata geçirmek devrimci ciddiyetin temel ölçütüdür.

Bugün tasfiyecilik, açık kopuşlar ya da ilan edilmiş ayrılıklar üzerinden değil; gündelik örgütsel pratikler aracılığıyla işlemektedir. Toplantılara katılmamak, görevleri ertelemek, kararları dar ilişki çevreleriyle yürütmek, merkezi kararları yerelde askıya almak ya da fiilen uygulamamak, ezilen kitleler içerisinde politik faaliyet örgütlememek gibi "basit" ve "masum" görünen aksaklıklar il örgütünün olmayışıyla açıklanamaz. Bunların tamamı bilinçli politik tercihlerdir. Bu tercihler örgütü gevşetir, kolektif iradeyi zayıflatır ve öncülük iddiasını boşa düşürür.

Kolektif örgüt, herkesin kendi rahatına, alışkanlıklarına ve mücadele tarzına göre davrandığı gevşek bir birlik değildir. Görev yerini oturacağı eve göre belirleyen, bir kampanyaya dahil olup uygulama aşamasında geri duran, ardından "zaten eleştirmiştim" diyerek kendini aklamaya çalışan tutum; devrimcilik değil, açık bir kolektif sorumluluktan kaçış biçimidir. Verilen görevlerin yerine getirilmemesi yalnızca bireysel bir eksiklik değildir; kolektifin politik iradesini zayıflatan, mücadele gücünü aşındıran yapısal bir örgütsel sorundur.

Halk sevgisi ve yoldaş sevgisi olmadan kolektif içinde ideolojik güç ve ortak irade inşa edilemez. İdeolojik güç, soyut söylemlerden değil; örgütlü pratikten, süreklilik taşıyan dayanışmadan ve baskı koşullarında geri çekilmeyen politik tutumdan beslenir. Bir yoldaş gözaltına alındığında onu yalnız bırakmamak, hastalandığında görevini üstlenmek, eksik kaldığında açık ve yoldaşça eleştiri sunmak; ideolojik gücün gündelik karşılıklarıdır.

Kapitalizm bireyciliği yalnızca bir düşünce biçimi olarak değil, aynı zamanda bir duygu ve düşünce rejimi olarak üretir. "İyi hissetmiyorum", "sınırlarım var", "hazır değilim", "o kişi varsa gelmem" yaklaşımı giderek devrimci sorumluluğun ve kolektif iradenin yerine ikame edilmektedir. Oysa görev bilinci ruh haline bağlandığında örgüt çözülür. Devrimci örgüt, kadroların ne hissettiğiyle değil; verilen görevin hangi koşulda, nasıl ve ne ölçüde yerine getirildiğiyle ilgilenir.

"Parti mi, ben mi" sorusu soyut ya da teorik bir tartışma değildir; her gün, her alanda örgütsel pratik içinde yanıtlanır. Bu yanıt, alınan kararların ne ölçüde sahiplenildiği ve hangi ciddiyetle hayata geçirildiğiyle açığa çıkar. Bu nedenle bugün mesele niyetler değil; görevlerdir. Duygular değil; kararların uygulanıp uygulanmadığıdır. Devrimci ölçüt, söz değil pratiktir.

Bugün örgütlerimiz tarihsel bir eşiktedir: Ya bireyci gevşekliğin ürettiği tasfiyeci hatta teslim olunacak ya da disiplinli, planlı ve kararlı bir örgüt pratiği bilinçli biçimde yeniden inşa edilecektir. Devrimci özgürlük, bu netliğin dışında bir anlam taşımaz. Örgütsüzlüğün devrimcilik olmadığı bu dönemde, gerçek devrimcilik; sorumluluk alan, kararları uygulayan ve ısrar edenlerin pratiğinde somutlaşır. Örgütsüzlükten kaçış yoktur.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 09 Ocak tarihli 251. sayısında yayımlanan Yapıdan köşesi.