13 Ağustos 2020 Perşembe

İdlib: Ayna kırıldı

Bir mali ve ekonomik sömürge olmanıza rağmen kendinizi emperyalizm aynasında görürseniz aynaya atılan bir taşla hayalleriniz darmaduman olur. Şu sıra İdlib'te olan tam da budur. Ekonomik krizle kapitalizm arasında olduğu gibi krizle işgalci yayılmacı savaş arasındaki ilişki de halka gösterilmelidir. Ölen askerlerin, halk yoksulluktan kırılırken çeteleri korumak için harcanan milyarların hesabı faşist şef ve çetesine kesilmelidir. O askerlerin orada, bir başka ülkenin topraklarında ne işi var? Görevleri ne? Çeteler hangi parayla finanse ediliyor?

Dışarıda savaş içeride faşist devlet terörü ile ayakta kalan faşist şef Ukrayna'ya yola çıktığında Rusya destekli Suriye rejim güçleri Türk ordusu mevzilerine saldırdı, burada çok sayıda asker öldürüldü.

2017'de Soçi'de yapılan görüşmede dört yerde çatışmasızlık bölgelerinin kurulması kararlaştırılmıştı: Hama, Daraa, Doğu Guta ve İdlib. Rusya'nın etkin desteği ile Suriye rejimi ilk üç bölgeyi ele geçirince sıra İdlib'e geldi. Hama, Guta ve Daraa'daki politik İslamcı faşist çeteler silahlarıyla birlikte Türkiye'nin güvencesi altında İdlib'e gönderilmişti. Böylece Türkiye bu çetelerin hamisi olduğunu kabul etmişti.

Türkiye, Astana sürecine katılmayı büyük bir başarı olarak sunmuştu, gerçekte ise Suriye'de politik İslamcı çeteler üzerinden hegemonya inşa etme stratejisi çökmüş, bu stratejiyi boşa çıkartan Rusya'ya sığınmıştı. Şimdi ipler Rusya'nın elindeydi.

İdlib'in de rejimin kontrolüne geçmesi, Türkiye'nin Suriye stratejisinin bütünüyle çökmesi anlamına geliyordu. Bu nedenle faşist şef alelacele Putin'in kapısını bir kere daha çaldı. Pek çok ekonomik, siyasi ve askeri taviz karşılığında Rusya'nın İdlib saldırısını durdurdu. Ne ki saldırıyı bir an önce durdurmak adına başarması olanaksız taahhütler altına girdi. Anlaşma gereği politik İslamcı çetelerle Suriye rejim güçleri arasında 15-20 km genişliğinde silahtan arındırılmış bir bölge kurulacaktı, çeteler ağır silahlarını bu bölgelerden çekecekti. Ardında M4 ve M5 uluslararası kara yolu rejimin kontrolüne bırakılacaktı. Türkiye çetelerin ağır silahlarıyla birlikte bu bölgeden çıkarılmasını ve uluslararası yolların rejime devredilmesini garanti etti. Üstelik bunlarda ilki için yaklaşık bir, ikicisi için de yaklaşık üç ayı vardı.

Çetelerin hamisi Türkiye'nin bu kadar kısa zamanda bunları gerçekleştirmesinin olanağı yoktu, Türkiye gibi Rusya da bunu biliyordu. Türkiye'nin o günkü önceliği İdlib'in düşmesinin engellemek ve bu amaçla zaman kazanmak, Rusya'nın önceliği ise kendisine sığınmış faşist şeften mümkün olduğunca yararlanmaktı. Putin ekonomik, siyasi ve askeri ayrıcalıklar karşılığında faşist şefe istediği zamanı verdi.

Türkiye çatışmasızlığı garanti etmek adına İdlib'de on iki askeri gözlem noktası kurdu. Türkiye'nin gerçek amacı çatışmasızlık değil politik İslamcı çeteleri koruma altına almaktı. İdlib politik İslamcı çeteler için "güvenli bölge" olacaktı. Bu yolla kendisine muhtaç ettiği bütün çete gruplarını istediği gibi kullanabilecek, kendisine bağlı on binlerce kişiden oluşan paralı çetelerle Suriye ve başka yerlerde hegemonya alanları yaratacaktı. İdlib ve diğer bölgelerdeki çeteleri siyasi sürece kabul ettirerek, bu çeteler aracılığıyla gelecekteki Suriye üzerinde sömürgeci bir hegemonya kuracaktı. Buralarda beslediği ve eğittiği çetelerle Kuzey-Doğu Suriye Özerk yönetimini yok edecek, Rojava devrimini yıkacaktı. Koşullar olgunlaştığında hamisi olduğu çetelerin denetimindeki toprakları ilhak edecekti.

Soçi mutabakatı gereği Türk devletinin en başta gelen görevlerinden biri "ılımlı muhalifler"le  "radikalleri" birbirinden ayırmaktı. "Radikal" çetelerden en güçlüsü El Kaide türevi olan El-Nusra'nın ardılı HTŞ (Heyet Tahrir El Şam) idi. Türk devleti HTŞ'yi anlaşma gereği tecrit etmek yerine kendisine bağlı güçleri HTŞ'ye dahil olmaya zorladı, böylece HTŞ İdlib'in yüzde 90'ına egemen oldu. Aslında bu hamleyle birlikte Soçi mutabakatı bitmişti. İdlib, Türk devleti koruması altında HTŞ'ye teslim edildikten sonra, çatışmasızlık bölgesi, ağır silahların çekilmesi, "ılımlılarla radikallerin ayrıştırılması" hikâye oldu.

Rusya'nın acelesi yoktu, Astana ve Soçi anlaşmaları ile kendisine mecbur kalmış faşist şef ve çetesinden pek çok taviz koparabilirdi.

Nihayetinde Soçi mutabakatının uygulanması gerekiyordu. Rusya zaman zaman Suriye Rejimi'yle birlikte İdlib'e saldırdı, her saldırı sonrası faşist şef ya da bakanları soluğu Rusya'da aldı, her seferinde bir dizi taviz karşılığında ateşkes anlaşmaları yapıldı. İdlib Rusya için harika bir yemdi. Saldırıyor, tavizler karşılığında ateşkese razı oluyor ardından yine saldırıyor ve yeni tavizler koparıyordu.

Gel gör ki Türkiye bir NATO ülkesiydi ve vereceği tavizlerin bir sınırı vardı. Diğer yandan ABD Rusya'ya daha fazla yakınlaşmasını durdurmak için faşist şef ve hükumetine "yaptırımlar"la şantaj yapmaya başladı. Her an uygulamaya konulabilecek bu yaptırımları durdurmak için faşist şefin ABD'nin isteklerine de uygun hareket etmesi gerekiyordu.

İki emperyalist gücün rekabetinden faydalanma stratejisi iki tarafın da şantaj kıskacına girmeyi getirdi. Bu kaçınılmazdı zira işgalci ve yayılmacı politika başta ekonomik olmak üzere, askeri güçle yapılabilir. Bir mali ve ekonomik sömürge olmanıza rağmen kendinizi emperyalizm aynasında görürseniz aynaya atılan bir taşla hayalleriniz darmaduman olur.

Şu sıra İdlib'te olan tam da budur.

Faşist şef Suriye'de beslediği politik İslamcı çeteleri Rojava devrimine karşı kullandığı gibi Libya'da da kullanmaya kalkıştı. Bugün Libya'ya gönderen yarın Balkanlara ve Kafkaslara da gönderebilirdi. Bu, sınırı aşmak demekti.

İdlib'e yönelik Rusya destekli yeni saldırı hamlesi karşısında kozları tükenen faşist şef Astana sürecinin bittiğini ve Ukrayna'ya giderek Kırım'ın Rusya tarafından ilhak edilmesini tanımadığını açıkladı. O daha yoldayken pek çok işgalci Türk askeri Rusya'nın onayı ile gerçekleşen Rejim saldırısı sonucu öldürüldü. Faşist şef uçakların desteği ile gerekli yanıtın verildiğini ve ‘Saldırı Bakanı' Akar onlarca rejim askerinin etkisiz hale getirildiğini açıkladı. Oysa Rusya herhangi bir yabancı ülke uçağının Suriye hava sahasını ihlal etmediğini duyurdu.

Rusya'nın böyle bir açıklama yapması doğal çünkü İdlib hava sahası Rusya'nın denetiminde. Rusya'dan habersiz Türk uçakları o bölgede saldırı yapamaz.

Faşist şefin komutasında Efrîn, Cerablus ya da Serêkanîye gibi işgalleri Rusya'nın onayı ile gerçekleşti. Hava sahası kapalı olsaydı kendi başına kuş bile uçuramazdı. İdlib'te rejim güçlerine yönelik bir hava saldırısına Rusya'nın onay vermesi düşünülemez bile. Ne var ki bir başka ülkede politik İslamcı faşist çeteleri korumak için öldürülen askerlere dair halka hesap vermekten kaçmak için yalanlar uydurmaktan başka seçenekleri kalmadı.

Buna karşın sanılmasın ki faşist şef bu durumu, İdlib'in rejimin eline geçmesini kolayca kabullenecektir. Çünkü bu duruma razı olması halinde sıra Türkiye'nin işgal altında tuttuğu diğer bölgelere gelecektir. Ki bu da yalnızca Türkiye'nin yayılmacı hayallerinin değil faşist şef ve çetesinin sonunu getirecek önemli etkenlerden biri olacaktır. Faşist şef ve çetesi de bunun farkında bu nedenle kendi ikballeri uğruna her türlü maceraya girebilir, Rojava'ya yönelik yeni işgal girişimlerinde bulunabilirler.

Elbette bunlar için Rusya ile ipleri gevşetirken ABD ile kuvvetlendirmeleri gerekir. Nitekim ABD, Türkiye'nin İdlib'teki varlığını ve "rejimin saldırılarına karşı kendisini savunmasını desteklediğini" açıkladı. Politik İslamcı çeteler Suriye'den temizlenirse ABD'nin Suriye siyaseti de çökmüş olacak. Politik İslamcı çetelerin siyasi sürece dahil olması rejimin daha fazla güçlenmemesine bağlı. Bu nedenle ABD, İdlib'teki çeteci hegemonyanın şimdilik sürmesinden yana ve Türkiye olmadan bunun gerçekleşmesi mümkün değil.

Tam da şimdi savaş, işgal ve yayılma siyasetinin halk düşmanı yüzünü ortaya serme ve hesap sorma zamanıdır. Ölen askerlerin, halk yoksulluktan kırılırken çeteleri korumak için harcanan milyarların hesabı faşist şef ve çetesine kesilmelidir. O askerlerin orada, bir başka ülkenin topraklarında ne işi var? Görevleri ne? Çeteler hangi parayla finanse ediliyor? İşgalci yayılmacı savaş siyasetinin estirdiği şovenizm rüzgarını dağıtmak için uygun anlardan biridir. Ekonomik krizle kapitalizm arasında olduğu gibi krizle işgalci yayılmacı savaş arasındaki ilişki de halka gösterilmelidir. Bununla birlikte işgalci, yayılmacı haksız savaşa karşı mücadele şovenizmle mücadele ile birleştirildiğinde Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerin bilincini etkilemenin ve onları faşist şef ve çetesine karşı saflaştırmanın imkanları çoğalacaktır.