28 Mayıs 2020 Perşembe

Ersoy: 'Yeni normal'in üzerinde yükseldiği her şey politik çatışmanın konusudur

İktidarın açıkladığı 'normalleşme'nin üzerinde yükseldiği her şeyin politik çatışmanın konusu olduğunu söyleyen HDP Milletvekili Oya Ersoy, "Faşizme karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesini esas alan bir hareketin örgütlenmesi görevimizdir" dedi. Pandemi sürecinde Saray'ın ezberini bozmadan hareket ettiğini vurgulayan Ersoy, devrimci hareketin kuşatmayı yarmada başarılı olamadığını söyledi.

Saray tarafından 'normalleşme' planı açıklanırken, işsizlik ve yoksulluk derinleşerek etkisini artırıyor. Bununla birlikte işçi ve emekçiler pandeminin etkisine rağmen çalıştırılmaya devam ederken, her türlü hak arama girişimi de 'salgın' bahanesiyle bastırılıyor. AKP/Saray iktidarının toplumu kendi siyasi çıkarları doğrultusunda yönetme girişimleri, pandemi sürecinin başladığı günden beri devrede.

Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Oya Ersoy, ETHA'ya verdiği röportajda, AKP iktidarının pandemi sürecinde kendi ezberini hiç bozmadığını, her türlü saldırı politikalarını artırarak devam ettirdiğini belirterek, emekçi sol hareketin 1 Mayıs pratiğini özeleştirel bir pratik olarak değerlendirmekle birlikte, süreci tersine çevirmede yetersiz kaldığını söyledi.

Salgına yakalanan işçinin 'suçlu' bile gösterildiği bir 'normal'leşmenin dayatıldığına dikkat çeken Ersoy, "Yani tarih, sınıfı siyasete çağırıyor; ya sosyalizm ya ölüm" şeklinde konuştu. Ersoy'un sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

SARAY İKTİDARI EZBERİNİ BOZMADAN HAREKET ETTİ
Koronavirüs pandemi sürecininin ekonomik ve siyasal sonuçları ile devrimci-ilerici güçlerin burada nasıl konumlandıklarını kısaca değerlendirir misiniz?

Koronavirüs pandemi sürecinde Saray iktidarı, hiçbir şekilde ezberini bozmadan, neoliberal politikaların gereğini yapmaya; her koşulda sermayeyi ve kendi iktidarını korumak için yağma, talan ve sömürü politikalarını sürdürmeye, devam etti. Yine iktidara geldiği ilk günden itibaren neoliberal politikaları "din" ve "yardım" adı altında dilencileştirme politikalarıyla birlikte yürüttüğü gibi korona koşullarında da her akşam selalar, diyanet fetvaları verildi, Diyanet İşleri Başkanı tarafından Cuma hutbesinde hastalıkların kaynağı olarak LGBTİ bireyler gösterildi, muhalefetin dayanışma kampanyaları engellenirken Saray tarafından bağış kampanyası başlatıldı.

Bu süreçte enerji ve maden şirketine 20 "ÇED olumlu" raporu verildi. Kanal İstanbul'un ilk ihalesini yaptı, Salda gölüne iş makineleri girdi. Zorunlu olmayan iş kollarında çalışmayı devam ettirerek işçileri salgınla karşı karşıya bıraktı. Patronlar korunaklı yalılarında "evde kal"ırken "Çarklar dönsün" diye işçileri işten atılmalarla, ücretsiz izinle, açlığa ve zorunlu olmayan iş kollarında çalışan işçileri korunaksız işyerlerinde, sokağa çıkma yasaklarından bile muaf tutarak ölümüne çalışmaya mahkum etti. DİSK'in kendi üyeleri arasında yaptığı araştırmaya göre sadece DİSK üyesi işçilerin Koronavirüs hastalığına yakalanma oranının Türkiye'nin 3,2 katı olduğunu ortaya çıktı. Bir de örgütlü olmayan, güvencesiz çalışan işçileri düşündüğümüzde bu oranın katbekat üstünde işçinin hastalığa yakalanmış olduğu görülür.

VİRÜS BİR HALK SAĞLIĞI SORUNU VE İŞÇİ SINIFI HASTALIĞI HALİNE GETİRİLDİ
Halkı salgından koruyacak önlemler alınmadı. Halka; "Evde kal, kendini koru, koronavirüsün yayılmasını engelle. Ama işten atılabilirsin, ücretsiz izne çıkarılabilirsin, çalışmadığında evine yiyecek alamayabilirsin, en temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamaya bilirsin, elektrik-doğalgaz-su faturaları evine gelmeye devam eder, mal sahibi kira ister ama bütün bunlar Sarayı,"neoliberal devlet"i ilgilendirmez. Salgına rağmen vergiler alınmaya, borç faizleri işlemeye devam eder. Yeter ki çarklar dönsün, yandaş şirketler; enerji şirketleri, inşaat baronları, AKP döneminde en çok ihale alan 5'li çete Cengiz, Limak, Kolin, Kalyon, MNG salgından zarar görmesin" denildi. Sonuç olarak Koronavirüs hastalığı; bir halk sağlığı sorunu ve bir işçi sınıfı hastalığı haline getirildi.

Saray iktidarı, salgınla mücadele etmek, salgın karşısında halkı ekonomik, sosyal ve yaşamsal yönden desteklemek yerine 18 yıllık iktidarını korumak üzerine pandemi stratejisi belirledi. HDP'li belediyelere kayyım atandı, gerçekleri söyleyenler gözaltı tehdidiyle, polis ve yargı sopasıyla sindirilip susturulmaya çalışıldı. AKP'nin siyasi rakipleri terör örgütleriyle iş birliği yapmakla suçlandı, HDP'li Belediyelerin yardım dağıtması, CHP'li belediyelerin bağış toplamasına engellenmeye çalışıldı. 

Aslında Erdoğan daha sürecin başında "Üretimin ve ihracatın devamı en önemli önceliğimiz" diyerek Salgın karşısında önceliklerinin ne olduğunu açıkça söyledi. Ve gereğini de yapmaya devam etti. Halk bireysel sorumluluğa davet edildi, sermayeye kalkan olacak paketler çıkarıldı.  Varlık fonu ile kurulan şirketlere vergi muafiyeti getirildi. "Ücretsiz izin" yasalaştırılarak işverenler rahatlatıldı, işçiler sefalet ödeneğine mahkum edildi.

DEVRİMCİ HAREKET KUŞATMAYI KIRMADA BAŞARILI OLAMADI
"Evde kal", "sosyal mesafeyi koru" talimatları ve sokağa çıkma yasakları ile muhalefet kuşatılıp sokak siyaseti yasaklanırken ilerici devrimci güçler mahallelerde kurulan dayanışma ağları, hastane bahçeleri ve iş yerleri önlerinde yapılan sınırlı sayıda eylemle bu kuşatmayı kırmada başarılı olamadı.  

Neoliberal politikaların siyasal temsilcisi Saray İktidarının salgın koşullarında kendi iktidarı ve sermaye lehine tercihleri çıplak bir şekilde ortadayken, muhalefet güçleri iktidar karşısında siyasal mücadeleyi büyütme ve mücadele araçlarını geliştirme görevini yerine getiremedi.   

Türkiye, Kocanın açıkladığı rakamlarla bile vaka sayılarında dünyada 7. sıraya yerleştiği halde, "Koronavirüs Yönetimi"nin algı operasyonları ile yürüttüğü "başarı öyküsü" tersine çevrilemedi. 

Alınması gereken temel önlemleri zamanında almayan; sermayeye milyonlar bahşedip yurttaşlara bir maskeyi dağıtmayı bile beceremeyen; attıkları her adımda, aldıkları her kararda, yaptıkları her açıklamada halkın değil sarayın ve sermayenin çıkarına göre hareket eden; iktidar ve yandaşları dışında herkesi; tabip odalarını, demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, belediyeleri dışlayan; salgını önlemek için süreci yönetmek yerine salgına karşı mücadele edenleri kendi iktidarlarının beka sorunu olarak görüp savaş açan Saray iktidarını teşhir eden ve salgına karşı gerekli önlemler almadığı için yurttaşlarımızın, işçilerin, canlarını dişlerine takarak salgınla mücadele eden sağlık çalışanlarımızın hastalık kapmasından, hayatını kaybetmesinden; kendileri korunakları alanlarında yaşarken bilim insanlarının tüm uyarılarına rağmen sermayeyi, koltuklarını, "düzenlerini" korumak için "normalleşme planı" uygulayarak halkın sağlığını ve yaşam hakkını tehlikeye sokan iktidardan hesap soran, iktidarın politikalarının karşısında halkın; bir bütün olarak işçilerin, işsizlerin, çiftçilerin, emeklilerin, kadınların, gençlerin taleplerini diken bir muhalefet örgütlenemedi. (2020 1 Mayıs süreci bu konuda ayrıca muhalefet güçleri tarafından özeleştirel olarak değerlendirilmelidir.) 

'NORMALLEŞME'NİN FOTOĞRAFINI ERDOĞAN SANCAKTEPE'DE VERDİ
Erdoğan, geçtiğimiz hafta 'normalleşme' planını, ardından da detaylarını açıkladı. Gerçekten bir 'normalleşme' olacak mı? Plan ne içeriyor, siyasal iktidar neyi amaçlıyor?

Pandemi sürecinde ekonomik kriz; yüksek işsizlik, yüksek enflasyon ve döviz kurunun fırlaması ile derinleşerek devam etti. Tüketim azaldı ve gıda, sağlık ürünü ve temizlik maddesine kaydı. Tüketimdeki azalmayla birlikte toplanan vergilerin dörtte üçünü oluşturan dolaylı vergiler azaldı, doğrudan vergiler toplanamaz hale geldi.

Yaşanan ekonomik kriz karşısında "Kontrollü sosyal hayat" dedikleri "normalleşme planı"nı devreye soktular. Turizm beldelerinin olduğu illerde giriş çıkış yasakları kaldırıldı, Turizm sektörü kazansın diye temmuzda yapılacak YKS sınavı bir ay öne alındı, 11 Mayıs'tan itibaren AVM'ler açıldı.

Koca'nın sorumluluk paylaştırdığı "ikinci dönem"; iktidarın sorumsuzlaştırıldığı, salgına karşı "korunma" sorumluluğunun tamamen halkın sırtına yıkılması anlamına gelmektedir. Salgın süresince açlıkla, işsizlikle, eve gelen faturalarla başbaşa bırakılan yurttaşlara; iktidarların ve sermayenin çıkarı için normalleşme adı altında evde aç kalma ile salgına yakalanma arasında bir tercih yapmaları dayatılmaktadır.

"Normalleşme" denilen dönemin simgesel fotoğrafını Erdoğan verdi: Sancaktepe sahra hastanesi inşaatı ziyaretinde kendisini 50 metrelik sosyal mesafe (!) ile ayırdığı, karşısında yanyana dip dibe dizdiği işçiler; kent yağması ile açılan inşaat sahası; inşaatı yapan yandaş şirket Rönasans ve Erdoğan'ın ağzından dökülen "sağlık turizmi" adı altında sağlığın piyasalaştırılmasına devam mesajı…

Saray iktidarının "yeni normal"inde; halkın yaşamı pahasına neoliberal politikaların dizginsiz sürdürülmesi, bugüne kadar görülmemiş bir işsizlik, yoksulluk, açlık koşullarında halkın ölümle burun buruna yaşaması, hayatın her alanında iyice derinleştirilen eşitsizliğin yukarıdan aşağıya kurumsallaştırılması ve tüm bunların yönetilebilmesi için de faşizm var.

'YENİ NORMAL' SALGINA YAKALANAN İŞÇİNİN 'SUÇLU' İLAN EDİLDİĞİ SİSTEMDİR
Bakın sadece bir örnek; Antep'teki Merinos fabrikasında yönetim kurulu, fabrikalarının kapalı olduğu dönemde koronavirüs bulaştığı tespit edilen çalışanlarına cezai işlem uygulayacağını duyurdu. MÜSİAD, işçiler ve aileleri için "çalışma kampı" icad(!) etti. Yüzde birin çıkarı ve iktidarı için milyonların ölümle burun buruna yaşamaya çalıştığı; salgına yakalanırsa "suçlu" ilan edildiği, dışlandığı, her türlü hak yoksunluğuna müstahak görüldüğü; salgın bahanesiyle kontrol-denetleme mekanizmalarının yayılarak kurumsallaştırıldığı, özgürlüklerin tamamen kısıtlandığı ve halkın bunlara alıştırıldığı bir yaşamdır "yeni normal". Ve amaçları "yeni normal"in kültürünü, siyasetini oluşturmak.  Erdoğan; "Ülkemiz sadece koronavirüsten değil aynı zamanda bu medya ve siyaset virüslerinden inşallah kurtulacaktır" derken sadece alışılmış kutuplaştırma siyasetinin diliyle konuşmuyor yani. "Yeni normal" de "kamu kurumu" niteliğindeki meslek örgütlerine yer yok. Hem "yeni normal"in kurulmasının önünde engel göründükleri hem de kamunun yani halkın çıkarını temsil ettikleri için, başta Barolar ve TTB olmak üzere meslek odaları hedefte. Kendi ideolojik hedefleri doğrultusunda "İstanbul sözleşmesi"nin iptal edilmesi ve 15 yaş altı evliliklerin önünü açmaya yönelik çocuğa cinsel istismar suçlarına af da gündemlerinde. Erdoğan'ın ardından Bahçeli hemen hedefleri açıkladı; Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasası değiştirilmeli, TBMM iç tüzüğü yeniden yazılmalı, Siyasi Etik Yasası çıkarılmalı. Ve tabi yine milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasını da ekledi.

AKP'nin 'normal' diye sunduğu projeye karşı toplumsal muhalefete düşen rol nedir?

Halkı taraf edecek politikası olmayınca halkta rıza üretme, toplumsal meşruiyet kaygısı da kalmayan ve iktidarını sürdürmek için baskı ve zor aygıtlarına dayanan bir iktidar var karşımızda. Parlementer muhalefet seçim eksenli siyasetten, toplumsal siyasal muhalefet iktidardan "talep eden" halden çıkmalı. 

"Yeni Normal"in üzerinde yükseldiği her şey politik çatışmanın konusudur. Saray iktidarının koronavirüs pandemisi karşısında halkı korumak için yapmadıklarından hesap soran, sermayenin çıkarı karşısında halkın çıkarını, dinci gericiliğin karşısında bilimi koyan, faşizme karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesini esas alan bir hareketin örgütlenmesi görevimizdir. 

TARİH, SINIFI SİYASETE ÇAĞIRIYOR; YA SOSYALİZM YA ÖLÜM
Pek çok kesim, "Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak" diyor. Bu söylem, tek başına yeterli mi? Yeninin adını (kapitalizme karşı sosyalizmi) koymak ve mücadeleyi buna göre örgütlemek güncel bir mesele değil mi?

Yıllardır neoliberal politikalara karşı "bilimsel, parasız eğitim", "parasız, nitelikli, ulaşılabilir sağlık", "barınma", "yaşanılabilir kentler", "temiz çevre", "Güvenceli iş" "için mücadele ettik. 

AKP iktidarları boyunca sürdürülen neoliberal politikalarla başta eğitim ve sağlık olmak üzere tüm kamusal hizmetler özelleştirilerek piyasa koşullarına terkedildi. İnşaat sektörü için kentler betona boğuldu; Başta enerji ve maden şirketleri kazansın diye doğa talan edildi; Yap-işlet-devret projeleriyle bugünümüzü, yarınımızı ipotek altına alan, gelecek kuşakları borçlandıran geçilemeyen köprüler, yollar, kullanılmayan havaalanları yapıldı; Tarım ve hayvancılık bitirildi; tohumuyla, gübresiyle, zirai ilacıyla, mazotuyla, hayvanıyla dışa bağımlı hale getirildi.

Saray'ın "Yeni Normal"inde sağlık piyasalaştırılıp kamusal sağlık ortadan kaldırıldığı için "sağlık hakkı" gasp edilen halkın artık "yaşam hakkı" tehdit altında. Ciddi bir işsizlik ve yoksulluk dalgası ile tarımda izlenen ithalata dayalı neoliberal politikalar nedeniyle gıda krizi kapıda.

Ve yıllardır gericilikle, milliyetçilikle üstü örtülebilen gerçekler tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmış durumda: Ülkenin yeraltı ve yer üstü tüm varlıkları sermayenin yıkıcılığı ile tehdit altında ve milyonlar, bir grup azınlık için ölümüne çalışıyor.

Yani tarih, sınıfı siyasete çağırıyor; Ya Sosyalizm Ya Ölüm.