4 Ekim 2022 Salı

ÇEVİRİ | Washington sorunun kendisi, çözüm değil

Filistin yönetimi, tüm 'barış süreci' aygıtını sorgulamak ve Filistinlilerin hakları pahasına Amerikan seraplarının peşinde koşmanın yarattığı stratejik talan için özür dilemek yerine, ABD'nin kendi siyasi farsını İsrail ile birlikte bir kenara bırakmış olduğu durumda bile, hala çaresizce aynı eski fanteziye tutunmaya devam ediyor. Filistinlilerin siyasi sermayelerini Biden yönetimine ya da başka herhangi bir yönetime yatırmayı bırakmalarının zamanı gelmiştir. İhtiyaç duydukları şey 'barış süreci' için yeni bir 'güçlü' sponsor değil, Filistin halkının enerjisini harekete geçirecek, tabandan gelen, özgürlük ve kurtuluş mücadelesidir. Ne yazık ki bu yeni paradigma, Filistin liderliğinin öncelikleri Washington ve Batılı müttefiklerinin sadakası ve siyasi onayına takılıp kaldığı sürece başarılamaz.

ABD Başkanı Joe Biden'ın İsrail ve Filistin'e yaptığı son ziyareti, uykuda olan 'barış sürecini' harekete geçirme açısından bir 'başarısızlık' olarak değerlendirmek tek kelimeyle yanıltıcı bir tanımlama olur. Bu ifadenin doğru olabilmesi için Washington'un İsrail hükümeti ile Filistin liderliği arasında müzakerelerin başlatılması yönünde göstermelik de olsa bir istek göstermesi gerekirdi.

Siyasi ve diplomatik basmakalıp sözler bir yana, mevcut Amerikan yönetimi Biden'ın söz ve eylemlerinde de belirtildiği üzere bunun tam tersini yapmıştır. ABD'nin iki devletli çözüme olan bağlılığının "değişmediğini" iddia eden Biden, müzakereler için "zeminin olgunlaşmadığını" ilan ederek yönetiminin böyle bir hedefe ulaşmaya çalışma konusundaki ilgisini gözden çıkarmış oldu.

Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi'nin müzakerelere dönmeye hazır olduğunu defalarca açıkladığı göz önünde bulundurulduğunda, sürecin İsrail'in uzlaşmazlığı nedeniyle durduğu varsayılabilir. Gerçekten de İsrail'in önde gelen liderlerinden ya da büyük partilerinden hiçbiri müzakereleri ya da sözde barış sürecini stratejik bir hedef olarak savunmuyor.

Ancak suçlanması gereken tek taraf İsrail değil. Amerikalılar da kendilerinin icat ettikleri ve on yıllardır sürdürdükleri bu siyasi sahtekarlıktan tamamen vazgeçtiklerini açıkça ortaya koydular. Aslında 'müzakere çözümü' tabutuna son çiviyi, İsrail'in her talebini destekleyerek Filistinlilerin tüm haklı taleplerini görmezden gelen Donald Trump yönetimi çaktı.

Biden yönetimi, Filistinliler, Araplar ve Demokrat Parti içindeki ilerici sesler tarafından Trump'ın İsrail lehine önyargılı hamlelerini tersine çeviremediği için adet olduğu üzere mütemadiyen suçlanıyor: Örneğin, ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e taşımak, Doğu Kudüs'teki ABD konsolosluğunu kapatmak, işgal altındaki Filistin toprakları üzerinde inşa edilen yasadışı Yahudi yerleşimleri üzerindeki yargı yetkisine ilişkin asılsız İsrail iddialarını kabul etmek vb.

Biden yönetiminin Trump'ın hukuksuz eylemlerinin bir kısmını ya da tamamını tersine çevirebileceğini varsaysak bile, bunun daha büyük bir planın içinde ne yararı olacaktır? Washington, sadece İsrail'in Demir Kubbesi için ayrılan devasa ve giderek artan bütçe de dahil olmak üzere diğer pek çok planın yanı sıra, Filistin'deki askeri işgali yıllık 4 milyar dolarlık bir ödülle finanse ederek İsrail'in en büyük velinimeti olagelmişti ve hala da öyle olmayı sürdürüyor.

Trumplı yıllar İsrail'in Filistin işgaline adil bir çözüm bulunmasını baltalamak açısından ne kadar korkunç olsa da, Biden'ın politikaları onlarca yıldır süren ve Trump'ınkini aşan mevcut İsrail yanlısı Amerikan mirasının devamından başka bir şey değil.

İsrail'e gelince, 'barış süreci' amacına hizmet etti, bu da işgal altındaki Batı Şeria'da Yesha olarak bilinen Yahudi yerleşim konseyinin CEO'sunun 2018'de yaptığı kötü şöhretli açıklamanın ne anlama geldiğini gösteriyor: "Kazandık diye övünmek istemiyorum. (...) Başkaları kazanıyor gibi göründüğümüzü söyleyebilir."

Ancak İsrail'in otuz yıllık sahte bir 'barış sürecinin' ardından elde ettiği sözde 'zafer' sadece Trump'a atfedilemez. Biden ve diğer üst düzey ABD yetkilileri de oldukça faydalı oldular. ABD'li siyasetçilerin İsrail'i, örneğin Washington DC'deki etkili İsrail yanlısı lobiyi yatıştırma ihtiyacı gibi, salt çıkarları gereği desteklediği yaygın olarak bilinse de, Biden'ın İsrail'e verdiği destek ideolojik bir temelden kaynaklanıyor. ABD Başkanı, 13 Temmuz'da İsrail'in Ben Gurion havaalanına vardığında, "Siyonist olmak için Yahudi olmanıza gerek yok" şeklindeki ünlü sözünü tekrarlarken hiç de utangaç değildi.

Dolayısıyla Filistinli yetkililerin ABD'ye ve özellikle de Biden'a Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze'deki 55 yıllık işgalini sona erdirmesi için Tel Aviv'e baskı yapma çağrısında bulunduğunu duymak kafa karıştırıcı görünebilir.

Örneğin Arap Birliği'ndeki Filistin temsilcisi Mohannad el-Aklouk, ABD'nin "İsrail üzerinde somut baskı uygulamasını", "uluslararası hukuka dayalı adil bir siyasi süreç için zemin hazırlamasını" ve "barış sürecinin adil bir sponsoru olarak rolünü yerine getirmesini" bekleyen aynı klişe ve gerçekçi olmayan dili tekrarladı. Garip bir şekilde, Bay el-Aklouk, İsrail yanlısı önyargılarla dolu kötü bir sicile sahip olan Washington'un Filistinlilerin kurtarıcısı olabileceğine gerçekten inanıyor.

The New Arab gazetesine konuşan bir başka Filistinli yetkili ise Filistin Yönetimi Başkanı Abbas'ın "Biden'ın ziyaretinin sonuçlarından hayal kırıklığına uğradığını", zira Filistin liderinin "ABD Başkanı'nın barış sürecinde ilerleme kaydedeceğini umduğunu" söyledi. Aynı kaynak, Abbas yönetiminin bir zamanlar ABD'nin desteklediği müzakerelerin sponsorluğu için ABD'nin yerini alacak "güçlü ülkelerin" temsilcileriyle toplantılar düzenlediğini söylemeye devam etti.

Abbas'ın siyasi duruşu kafa karıştırıcı. Ne de olsa 'barış süreci' bir Amerikan icadı. İsrail'in önceliklerinin ABD'nin Ortadoğu'daki dış politikasının merkezinde kalmasını sağlamak için formüle edilmiş, kendine özgü, kendine hizmet eden bir diplomasi tarzıydı. Filistin davasında, 'barış süreci' Filistinlilerin meşru taleplerini aşındırır ya da tamamen bir kenara iterken, İsrail'in Filistin üzerindeki sömürgeciliğini pekiştirmekten başka bir işe yaramadı. Bu 'süreç' aynı zamanda İsrail'in Filistin'i işgaline karşı siyasi ve hukuki bir referans çerçevesi olarak uluslararası hukukun önemini yitirmesini sağlamak amacıyla inşa edilmiştir.

Filistin yönetimi, tüm 'barış süreci' aygıtını sorgulamak ve Filistinlilerin hakları pahasına Amerikan seraplarının peşinde koşmanın yarattığı stratejik talan için özür dilemek yerine, ABD'nin kendi siyasi farsını İsrail ile birlikte bir kenara bırakmış olduğu durumda bile, hala çaresizce aynı eski fanteziye tutunmaya devam ediyor.

Çin, Rusya ya da Hindistan 'barış sürecinin' yeni sponsorları olmayı sözde kabul etseler bile, Tel Aviv'in sömürgeci hedeflerine tam Amerikan desteğiyle ulaşabilecekken gelecekteki müzakerelere katılması için hiçbir neden yoktur. Dahası, bu ülkelerin hiçbiri şimdilik İsrail üzerinde fazla bir baskı gücüne sahip değil, dolayısıyla uluslararası hukuka saygı göstermesi için Tel Aviv'e anlamlı bir baskı uygulayamazlar.

Yine de Filistin yönetimi hala tutunmaya çalışıyor, çünkü 'barış süreci'nin, büyük ölçüde 1993'teki Oslo Anlaşmaları'ndan sonra formüle edilen küçük ama güçlü bir Filistinli sınıfına elde edilen fonlar, güç ve prestij açısından büyük fayda sağladığı görüldü.

Filistinlilerin siyasi sermayelerini Biden yönetimine ya da başka herhangi bir yönetime yatırmayı bırakmalarının zamanı gelmiştir. İhtiyaç duydukları şey 'barış süreci' için yeni bir 'güçlü' sponsor değil, Filistin halkının enerjisini harekete geçirecek, tabandan gelen, özgürlük ve kurtuluş mücadelesidir. Ne yazık ki bu yeni paradigma, Filistin liderliğinin öncelikleri Washington ve Batılı müttefiklerinin sadakası ve siyasi onayına takılıp kaldığı sürece başarılamaz.

*Counterpunch adlı sitede yayınlanan Remzi Barut'un kaleme aldığı yazı Ivana Benario tarafından ETHA için çevrilmiştir. Yazının aslına buradan ulaşabilirsiniz.