16 Ocak 2021 Cumartesi

Biçimsel yurttaşlıktan çalışanlığa: Türkiye A.Ş.

"Çok baş"tan kasıt özgürlükler, "bürokrasi"den kasıt da haklardır. Yeni sistem ile bu engeller ortadan kaldırılmış, Türkiye Cumhuriyeti'nin biçimsel yurttaşlarının Türkiye A.Ş.'nin görevli çalışanlarına dönüştürülmesi projesi resmiyet kazanmıştır. Yönetim kurulunun, pardon, bakanlar kurulunun sınıfsal yapısı da bu yönüyle artık toplum yararının değil, kârlılığın; hak ve özgürlüklerin değil, görev tanımlarının ön planda olacağını anlatmaktadır.
Bakanlar kurulunun açıklanmasıyla rejimin yeni yönetim sistemi son şeklini almış oldu. Aslolanın bakanlar değil, Erdoğan’ın iki dudağı arasından çıkacak olanlar olduğu, dolayısıyla kabinedeki isimlere “çok takılmamak” gerektiği söylenebilir. Ancak kabinenin bu yapılanışı Erdoğan’ın yeni dönemde nasıl bir yönetim anlayışına sahip olacağının göstermesi bakımından önemlidir.
 
TÜRKİYE A.Ş.
 
Yeni kabineye baktığımızda Türkiye'nin yeni yönetiminin bir teknokratlar kurulu değil, daha çok bir holdingin yönetim kurulu gibi yapılandığını söyleyebiliriz. Birçok bakanlığın başına o alandaki namlı kapitalistler ya da üst düzey şirket yöneticilerinden biri getirilmiş durumda.
 
Turizm Bakanlığı'na ETS Turizm'in sahibi,
Sağlık Bakanlığı'na Medipol Üniversitesi Mütevelli Heyeti ve Yönetim Kurulu Başkanı,
Eğitim Bakanlığı'na Maya Okulları'nın sahibi,
Ticaret Bakanlığı'na Karon Mühendislik ve Ticaret Ltd. Şti. ortağı ve TOBB Kadın Girişimciler Kurulu Başkan Yardımcısı,
Tarım Bakanlığı'na BİM ve Turkcell Yönetim Kurulu Üyesi,
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na ise TOKİ ve Emlak Konut GYO A.Ş. Genel Müdürü getirildi.
 
Erdoğan 2015 yılında "Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir" demişti. Bu kabineyle birlikte Erdoğan'ın rüyası gerçek oldu. Türkiye A.Ş. de "ticari" hayatına başladı.
 
YURTTAŞLIKTAN ÇALIŞANLIĞA
 
Bu şirket-devlet modelinin temelleri AKP'nin iktidara geldiği ilk günden itibaren atılmaya başlanmıştı aslında. KİT'ler bir bir özelleştirilmiş; sosyal haklar yerini siyasi bağlılığa dayalı sosyal yardımlara bırakmış; işçi ve emekçiler güvenceli istihdamı, grev ve sendika hakkı olan yurttaşlar değil, şirketlerin "bir an önce ucuzlatılması gereken" maliyet unsurları haline getirilmiş; doğa "talan edilmeyi bekleyen" âtıl bir mekân olarak görülerek piyasalaştırılmıştı.
 
Ancak kapitalizmin küresel krizi altında eşitsiz gelişimin mali-ekonomik sömürgelere getirdiği yükler ve ezilenlerin yükselen isyanı ile yeniden alevlenen rejim krizi, Erdoğan için neoliberalizmin klasik reçetelerini yetersiz kılıyordu. Bunun önündeki en büyük engel yurttaşlık kavramının kendisiydi. Çünkü sınırlı ve biçimsel de olsa belli haklar ve özgürlüklerle tanımlanan bir yurttaşlık kavramı mülkte ortaklık anlamına geliyor ve isyanlar, denetimler, hukuk vb. lüzumsuzluklar, karar alma süreçlerinde en ufak bir aksamaya tahammülü olmayan burjuva iktidarın kendi birikim krizi ile mücadele etmesini engelliyordu.
 
Yönetimde çok başlılığı ve bürokrasiyi ortadan kaldırmak diye pazarlanan yeni sistemin söylemeye çalıştığı şey budur işte. "Çok baş"tan kasıt özgürlükler, "bürokrasi"den kasıt da haklardır. Yeni sistem ile bu engeller ortadan kaldırılmış, Türkiye Cumhuriyeti'nin biçimsel yurttaşlarının Türkiye A.Ş.'nin görevli çalışanlarına dönüştürülmesi projesi resmiyet kazanmıştır. Yönetim kurulunun, pardon, bakanlar kurulunun sınıfsal yapısı da bu yönüyle artık toplum yararının değil, kârlılığın; hak ve özgürlüklerin değil, görev tanımlarının ön planda olacağını anlatmaktadır.
 
Eski sistemin son KHK'larına, yeni sistemin de ilk kararnamelerine baktığımızda Türkiye A.Ş.'nin çalışanları olmanın neye benzeyeceğinin ilk örneklerini görebiliyoruz. Örneğin, Çalışma Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın birleştirilmesi asla işleyişe dayalı basit bir kurumsal düzenleme değildir. İki bakanlığın birleştirilmesi, işsizliği azaltamayan iktidarın istihdamı artık iktidara bağlılığa dayalı sosyal yardımlarla birlikte ele alacağını gösteriyor. Yani çalışabilmek bile artık devletin bir lütfu haline geliyor. Üniversite rektörlerinin profesör olma şartı ortadan kalkıyor, üniversitelerin mütevelli heyetleri gözetiminde şirketleşmesinin önü açılıyor. Toplum yararına bilim ve teknoloji üretiminin ufku artık özel şirketlerin kârlılığını arttıracak projelere daraltılıyor. Özetle, her bir ferdin yerli burjuvazinin yeni sermaye birikimi hedefi için ter dökecek bir nefere dönüştürülmesinin nesnel koşulları yaratılıyor.
 
LONDRA MUTABAKATI'NA NE OLDU?
 
Küresel mali kapitalistler her fırsatta ekonominin başına piyasa dostu birinin geçmesi gerektiği mesajını veriyorlar, bu açıdan Londra Mutabakatı sürecini yürüten Mehmet Şimşek'in ismini de açıktan zikrediyorlardı. Ayrıca Merkez Bankası'nın uluslararası mali sermayenin çıkarlarına göre hareket etmesi anlamına gelen "bağımsızlığına" halel getirecek her türlü davranıştan kaçınılması gerektiğini belirtiyorlardı.
 
Ancak eski sistemin son KHK'si ile Merkez Bankası yönetim yapısına (özelde Para Politikası Kurulu'na) dair yapılan düzenlemelerle birlikte yeni kabinede kasanın damada teslim edilmesi ve AB Bakanlığı'nın kaldırılması, Erdoğan'ın Türkiye A.Ş.'sinin önümüzdeki dönemde küresel sermaye ile daha sürtüşmeli bir hattan ilerleyeceğini, Konya-Kayseri burjuvazisini kollamaya devam edeceğini gösteriyor. Krizin yaklaştığı bu dönemde böylesi bir huzursuzluğun ekonomiyi sert bir türbülansa sokması beklenebilir. Yine de, kapitalizmin ekonomik, siyasi, ideolojik ve kültürel olarak varoluş krizine girdiği bir zamanda Türkiye tipi başkanlık sisteminin muhriç akademisyen İlhan Uzgel'in de belirttiği gibi* emperyalist merkezler için yeni bir sömürge yönetim modeli denemesi anlamına da geldiği düşünüldüğünde, bu sürtüşmelerin sert kopuşlara evrilmesi çok da muhtemel gözükmemektedir.
 
ANTİKAPİTALİST POLİTİKA
 
Türkiye A.Ş.'nin tüm toplumun çok daha büyük bir hızla proleterleşmesi projesi olduğunu, görmeyen; burjuvazinin farklı bloklarından ya da emperyalist devletlerden ilericilik/ara buluculuk bekleyen; bölüşüm adaletine takılıp üretim ilişkilerine dokunmayan bir muhalefetin, bırakalım geniş kitleleri sarayın işçi arıları olmaktan kurtarmaya öncülük etmesini, sınırlı düzeyde bir hak kazanımı elde etmesi dahi çok mümkün olmayacaktır. İktidarın açıktan bir kapitalistler hükümeti gibi kurulduğu ve ekonomik krizin yaklaştığı Türkiye'de toplumsal ve siyasal muhalefetin de hiç olmadığı kadar antikapitalist olması gerekmektedir.
 
*İlhan Uzgel, ABD ve Yükselen Sağ Siyasetin Türkiye Ayağı Olarak Yeni Rejim, Gazete Duvar, https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/09/abd-ve-yukselen-sag-siyasetin-turkiye-ayagi-olarak-yeni-rejim/