Ozan Horoz yazdı / Bir manşetin anlattıkları: Orta vadeli programda çatlak mı var?
Dolayısıyla sorun, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişkinin kendisidir. Bu düzende, hangi program uygulanırsa uygulansın, sermayenin çıkarlarını korumaya; krizin faturasını ise işçilere ve yoksullara ödetmeye devam edecektir. Bugün Orta Vadeli Program, yarın başka bir paket… Değişen yalnızca adı, özü aynı: yoksullaşma ve sömürüdür.
Geçtiğimiz hafta Yeni Şafak gazetesinde, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Orta Vadeli Program hakkında zehir zemberek bir haber yayımlandı. Gazetenin manşete taşıdığı haberde çeşitli analizler yapıldı. En dikkat çeken değerlendirme ise; 2026 yılı için öngörülen yüzde 8,5 enflasyonun "hayal olduğu", yıl sonu tahmininin yüzde 29 seviyelerinde olacağı ve "Şimşek'in enflasyonla mücadele programının çöktüğü" yönündeydi.
AKP iktidarına yakın, Albayrak Grubu'na ait olan Yeni Şafak'ın böyle bir hamle yapması; AKP'nin ekonomi politikalarında bir değişikliğe gideceği ve iktidar bloğunda Mehmet Şimşek programına dair huzursuzluğun dışa vurumu olarak yorumlandı.
Peki gerçekte ne oldu?
Bilindiği gibi Mehmet Şimşek'in Orta Vadeli Ekonomi Programı, göreve geldiği ilk andan itibaren emeğin değerini ucuzlatma ve dış finansman girişi-sıcak para ve faiz getirisi için uygun bir zemin hazırladı. Aslında ihracat odaklı bir büyüme programı uygulanacaktı. Bunun için gerekli olan; ihracatçı firmaların çeşitli devlet teşvikleri ve vergi indirimlerinden faydalanması, enflasyonist koşullarda emeğin değerinin ucuzlatılması ve böylece uluslararası rekabet gücünün artırılmasıydı. Bu sayede büyümenin burjuvaziden yana önü açılacak ve yüksek faiz politikalarıyla sıcak para girişiyle kriz ötelenmiş olacaktı.
Enflasyon oranlarının altında artırılan ücretler yani enflasyon karşısında ezdirilen-eriyen ücretler, genel geçim sepetinde ücretli çalışanlar ve işçi sınıfının alım gücünü düşürecek ve yoksullaştıracaktı. Enflasyon oranlarının üzerinde uygulanan faiz politikaları ve baskılanan döviz kuru ise dış finansman kaynaklarının ülkeye çekilmesini sağlayacak ve sıcak para ihtiyacını karşılayacaktı. Özü itibariyle finansal sermaye; yüksek faizle, sanayi sermayesinin "üretim iştahı" ucuz işçilik ve teşviklerle cezbedilecekti.
Bu sistemin üç önemli riski vardı. İlki, emperyalist küreselleşme koşullarında dış krizlerin etkilerine ve kırılmalara daha açık bir ekonomik model oluşturmasıydı. İkincisi, enflasyonist baskı altındaki küçük işletmelerin ve sermayenin borçlanma ve finansallaşma süreçlerini olumsuz yönde hızlandırmasıydı. Sıkılaştırılmış kredi politikası, banka sermayesine ulaşmayı kriz anlarında enflasyon etkisiyle düne göre zorlaştırır durumdadır. Üçüncü olarak ise düşük katma değerli ihracata dayalı ekonomik yapıdan kaynaklanan yapısal sorunlar bu modelin bir diğer açmazına dönüşüyordu. Evet, Türkiye'de bu politikalar görece ihracatı yükseltmişti ama artı değeri yüksek bir ihracat geliri sağlayacak yapısal dönüşüm imkanlarını sağlamaktan uzaktı ve emperyalizme göbekten bağlı mali ekonomik pozisyonu buna müsaade etmiyordu.
Mehmet Şimşek programının ilk dönemi için mali oligarşiyi elinde bulunduran TÜSİAD merkezli sermaye bloğu, yüksek faiz yoluyla banka sermayesi tarafında büyük kârlar elde ederken; emeğin değerinin ucuzlatılmasıyla MÜSİAD kanadı memnun ediliyordu. Hatırlanacağı üzere bölgesel asgari ücret tartışmaları da yine sermayenin MÜSİAD'çı kanadından gelmişti.
Bu denklemin çelişkisi itici güç olması planlanan ihracat odaklı büyüme stratejisi; yüksek enflasyon ve ithal hammaddeye bağımlı yapısı nedeniyle kârların; maliyet baskısı, enflasyon, finansallaşma, faiz rantı yoluyla erimesine yol açtı. Orta ve küçük işletmelerin, atölyelerin; yüksek faiz ve daralan kredi imkânlarıyla krizi yönetecek finansman ihtiyacı da karşılanamaz hale geldi.
Süper kârlar yoluyla kazançlarını realize etmeye girişen burjuvazinin her iki kanadı da, bu çözümsüz döngüden en az hasarla çıkıp krizin faturasını işçi sınıfı ve ezilen milyonların sırtına yükleme yarışına girdi. Süper kârlar ve süper sömürü imkânlarıyla "yoksullaşma krizi" olarak ifade ettiğimiz bu döngünün etkileri her geçen gün artarken, yapısal olarak sermayenin merkezileşme eğilimi de hızlandı. Hane halkı borçlanması yükseldi, batık veya ödenemeyen krediler, mali oligarşiyi de memnun etmeyen bir noktaya ulaştı. Çünkü hali hazırda mülksüzleşen milyonların canından başka verecek bir şeyi kalmadı.
Başta bahsedildiği gibi, Türkiye kapitalizmine yöneltilen alışıldık eleştirilerin uyarı olmaktan çıkıp açık bir hoşnutsuzluk düzeyine ulaşması, kısa vadeli gelişmelerle değil; uzun vadeli çıkar farklılıklarının keskinleşmesi ve küresel ölçekte yaşanan dönüşümlerin bu uzun vadeli perspektifi giderek daraltmasıyla açıklanmalıdır. Yani "Orta Vadeli Program" burjuvazinin çıkarlarını koruma noktasında dahi yetersiz kalmış; yapısal kriz dinamiklerini düne göre daha da derinleştiren bir ekonomi modeli ortaya çıkarmıştır. Yüksek faizle sıcak para ve dış finansmanın ülkeye çekilmesi, ekonomiyi dış etkilere karşı daha kırılgan hale getirirken; bunun dolaylı etkileri enflasyon ve büyüme rakamlarının tutturulamamasına yol açmıştır.
Programın göreli olarak "başarılı" olduğu tek alan ise emeğin ücretinin baskılanması olmuştur. İşçi sınıfının genel kar kütlesinden içinden aldığı payın düşürülmesi, ihracatta kısmen rekabetçi fiyat politikası sağlasa da bu durum uluslararası sermaye tarafından faiz rantıyla emilmekte; "kalıcı" bir ekonomik denge yaratılamamaktadır. İktidar bloğundaki memnuniyetsizliğin temelinde de bu çelişki yatmaktadır. Bu hoşnutsuzluk gerçek bir nedene dayansa da yaklaşan büyük felaketlerin günah keçisi ilan etme çabası da olabilir OVP ve Mehmet Şimşek'in "ikinci defa" asılması.
Peki Mehmet Şimşek programından çıkış mümkün mü?
Bu programdan mevcut üretim ilişkileri içerisinde gerçek anlamda bir çıkış mümkün değildir. Kapitalizmin emperyalist küreselleşme aşamasında yapısal kriz derinleşmiş durumdadır. Dış finansman kaynaklarının uluslararası politik ve ekonomik dengelere bağlı olarak daralması, bu modelden çıkış umudu olan faşist şeflik rejimi açısından ciddi bir finansman ve cari açık sorunu yaratmaktadır. Aynı zamanda bu model; Türk Lirası'nın değersizleşmesi, yüksek kur baskısı ve olası devalüasyon risklerini sürekli kapıda ve canlı tutmaktadır.
Dolayısıyla sorun, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişkinin kendisidir. Bu düzende, hangi program uygulanırsa uygulansın, sermayenin çıkarlarını korumaya; krizin faturasını ise işçilere ve yoksullara ödetmeye devam edecektir. Bugün Orta Vadeli Program, yarın başka bir paket… Değişen yalnızca adı, özü aynı: yoksullaşma ve sömürüdür.
Bu nedenle çözüm, bu programdan "daha iyisine" geçmek değil; bu düzenin kendisine karşı ayağa kalkmak ve değiştirecek bir devrimci irade göstermektir.
Kurtuluş; Ankara'da direnen madencinin, geçinemediği için sokağa çıkan işçinin, açlığa ve baskıya boyun eğmeyen emekçinin iradesindedir. Gerçek çıkış yolu, bu iradenin birleşmesinden ve örgütlü bir güce dönüşmesinden geçer.