4 Aralık 2022 Pazar

Evrensel yazarlarının Mersin korkusu

Çünkü bugün AKP-MHP faşizmi bir savaş hükümetidir. Provokasyonlara ihtiyacı yoktur, açık bir savaş yürütmektedir. Devrimci eylemler değil, devrimci eylemlerden provokasyon çıkarmak iktidara hizmet etmektedir. Bugün bu eylem özelinde propaganda ve yayın dili, politik ifade dili farklılaşmak zorundadır. Bu dil devrimcilerin değil burjuvazinin dilidir.

27 Eylül akşamı HPG (Hêzên Parastina Gel-Halk Savunma Güçleri) gerillaları Sara Goyî ve Rûken Zelal, Mersin/Mezitli ilçesinde Tece mahallesinde bulunan polisevine yönelik silahlı ve bombalı eylem gerçekleştirdi. Gerçekleşen eylem sonuçları itibariyle hem iktidar, hem muhalefet hem de sol kamuoyunda ana gündemlerden biri oldu. Eylemi kimin, nereden gelerek, neden, nasıl yaptığından tutalım da eylemin amacının ne olduğuna, kime yaradığına kadar bir dizi tartışma yürütüldü, açıklamalar yapıldı ve yazılar yazıldı.

Bu yazının konu aldığı kısım ise Evrensel gazetesi yazarları Yusuf Karadaş, İhsan Çaralar, Ender İmrek ve Nuray Sancar'a ait olan dört yazıdır. İlk yayınlanan yazı Yusuf Karadaş'a aitti. İlkin bir değerlendirme olarak tekil bir noktada duran bu yazıya, bir sonraki gün eklenen üç yazı durumun sadece bir değerlendirme olduğunu değil örgütlü bir politik değerlendirmenin yapıldığını gösteriyor. Evrensel'in dört yazarı olması itibariyle bu politikayı Evrensel editöryasının politik tutumundan da bağımsız ele almamak gerekir.

Gazete ve yazarları Karadaş, Çaralar, İmrek ve Sancar'ın fikirlerini besleyen politik argümanlar kuşkusuz polisevine yapılan eylem sonrası HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar'ın eylemi kınama açıklaması, EMEP Genel Başkan Yardımcısı Selma Gürkan'ın eylem için "terör eylemi" tanımını yapması, TİP'in, "Saray rejimine güç verecek", Sol Parti'nin "İktidar politikalarına su taşıyacak" demesi ve tutuklu HDP'li eski Eşbaşkan Selahattin Demirtaş'ında, "Şiddetin her türlüsüne karşı çıkacağız, demokratik siyasette ısrarcı olacağız" mesajı ile geldi.

Karadaş'ın tespitleri ile başlayalım:
"Mersin saldırısı ve bu saldırıdan sonra Erdoğan iktidarı ile onun ‘Cumhur İttifakı'nın ortaya koyduğu tutum, ülkenin seçimler öncesinde sürüklenmek istendiği kaos ve çatışma ortamı ve bu ortamın yaratılması için hangi araçların devreye sokulduğunun görülmesi bakımından oldukça uyarıcıdır. Öncelikle böylesi provokatif saldırılar, iktidarın Kürt sorununu ‘terör sorunu' olarak göstermesine ve demokrasi mücadelesini bastırmak için baskı, şiddet ve yasaklara daha fazla sarılmasına alan açıyor. Dolayısıyla en büyük zararı halk güçlerine ve demokrasi mücadelesine veriyor.."

AKP-MHP ittifakı 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP'nin zaferi sonrası aldığı karar ile Kürt özgürlük nareketine yönelik topyekün imha saldırısı başlattı. Bu saldırı sadece KÖH'ün bulunduğu Güney Kürdistan dağlarında değil, Kuzey Kürdistan'da, Rojava'da ve Türkiye'nin tüm kentlerinde devrimci oluşumlara karşı gerçekleştirildi. Adına "çöktürme planı" dedikleri bu saldırı süreci bugün şiddetini en yükseğe çıkarmış biçimde sürüyor. Eylem yasakları, gözaltı ve tutuklamalar, yargısız infazlar, helikopterden atmalar, işkenceler, kimyasal saldırlar ve taktik nükleer bombalar; bu saldırı yöntemlerinin hepsi "1 Kasım faşist terör mekaniğine" göre planlandı. Bugün sadece Kürt sorunu değil AKP-MHP faşizmine karşı olan her şey bir terör sorunudur.

Yazarın farkında olmadığı birinci durum bu anlamıyla zaten ülkenin kaos ve çatışma ortamının içinde olduğudur. Enflasyon, ekonomik kriz, işsizlik, kadın cinayetleri, işçi cinayetleri, Kürtlerle savaş, işçi direnişleri, toplumsal cinnetler, öğrenci isyanları, mahalle direnişleri vs. bunların hepsi bir kaosun ve çatışma ortamının, iktidara göre terörün bir parçasıdır. Tüm yazarlar ülkede bir krizin olduğu tespitini yapıyor ancak bu krizin içinde kopan fırtınanın faşist iktidar tarafından nasıl dindirilmeye çalışıldığını görmüyor. İktidarın daha fazla şiddet ve baskı araçlarını kullanmasının zemini HPG gerillalarının eylemine bağlanıyor. AKP-MHP faşizminin bugün en demokratik eylemlerde yürüttüğü saldırıdan, zindanlarda uyguladığı keyfi kararlardan, Kürdistan halkına karşı her türden şiddetten ve yasaktan daha fazlası ne olabilir. O zaman bu eylem faşist iktidarın demokratik mücadele alanını daha fazla daraltmasına zemin olamaz. Aksine yapılan bu eylem AKP-MHP faşist iktidarının inşa ettiği korku duvarlarını yıkılmasına zemin olabilir. Çünkü bu eylem iktidara şunu göstermektedir: Ülkeyi ne kadar polisle, bekçiyle, muhbirle, ajanla, askerle donatırsan donat; ne kadar askeri teknoloji geliştirirsen geliştir, hala eylem yapılabilir ve darbe yiyebilirsin. Bu sebepten yapılan bu eylem faşist iktidarın ne kadar baskı ve şiddet saldırılarını arttıracağının işareti değil; ne kadar zayıf olduğunun, her türlü imkana karşı bu düzeyde bir eylemi engelleme kapasitesinden yoksunluğunun göstergesidir.

"…İktidarın derdi HDP'nin kınaması ya da kınamaması değil, bu saldırıların her koşulda HDP ve demokrasi güçlerini hedefe koyup baskılamak için bir araç olarak kullanılmasıdır."

Yazar burada faşist iktidarın tutumuna ilişkin gerçek bir noktayı yakalıyor. Bugün HDP ve demokrasi güçleri ağızları ile kuşta tutsalar faşizmin saldırılarından muaf olamazlar. Bu durum sınıf savaşımının doğasına terstir. HDP ve demokrasi güçleri ne zaman iktidara teslim olursa ya da iktidarı teslim alırsa o zaman baskı altında olmaktan kurtulur. Bu eylemin iktidar için bir saldırı fırsatı olmasına gerek yok, bugün faşizm adında Kürt, devrimci, Alevi, kadın, muhalif geçen her şeyi bir saldırı fırsatı olarak kullanabilmektedir. Asıl bu eylemi fırsata çevirmesi gereken devrimci güçlerdir. Bu eylemden yakalanması gereken ivme hem iktidarın savaş politikalarının teşhiri ve ülkenin savaştan kaynaklı geldiği ekonomik krize karşı grevler, gösteriler, ayaklanmalar örgütlemektir. Bir mermi hesabı ile başlayan iktidarın savaş bütçesi bugün tüm toplumu aç bırakmaktadır, işçiler daha fazla sömürülmektedir, ekonomik kriz daha fazla büyümektedir. İşte bu eylemden açığa çıkarılması gereken sonuçlardan biri budur. Bu doğrultuda, Mersin eylemi iktidarın demokrasi güçlerini baskıladığı değil demokrasi güçlerinin faşist iktidarı baskılayacağı bir araca dönüştürülmelidir.

"Demokratik siyasetin baskı, yasak ve tutuklamalarla böylesine darlaştırıldığı koşullar ‘düz ova' ile ‘dağ' arasındaki mesafeyi de kısaltıyor. Şiddet eylemlerinin ve bu kısır döngünün en çok demokrasi mücadelesine zarar vermesi de bu gerçeği değiştirmiyor."

Bugün kentlerde süren devrimci mücadele ile dağlarda süren gerilla mücadelesi arasında politik-askeri açısından birçok farklı ve uzak nokta vardır. Kentlerde faşist saldırıların artıyor olması yasal alan sınırlarında süren devrimci mücadeleyi dağlarda süren gerilla mücadelesine yaklaştırmaz. Aksine uzaklaştırır. Eğer bir kıyas ve yakınlaşmadan bahsedeceksek faşist saldırganlık üzerinden değil, devrimci mücadelenin militan ivme kazanması üzerinden kurmamız gerekir. Bugün hiçbir kentte demokrasi güçleri kimyasal silahlarla, taktik nükleer bombalarla vurulmuyor. Bu işin bir yönüdür. Diğer yönü ise şiddetten uzaklaşma eğiliminin doğurduğu eylemsizlik ve pasifizm halidir. Devrimci şiddet son kertede tüm şiddet araçları ve aygıtlarının parçalanmasına hizmet eder. Bugün devrimci güçler şiddet araçlarını kullandığı için bir kısır döngü değil, yeteri kadar ve sıklıkta kullanmadığı için böyle bir durum söz konusudur. Döngüyü bozacak olan şiddet araçlarından vazgeçmek değil, şiddet araçlarını kitleselleştirmektir.

"Önceki saldırılarda hep ‘Kandil'i adres gösteren Soylu, Akar gibi iktidar sözcülerinin bu kez Suriye'yi işaret etmeleri, bu saldırılardan kimlerin ve nasıl medet umduğunu ortaya koyuyor. Suriye Kürtlerine yönelik operasyonu şovenizmi kışkırtmak ve ülkeyi baskı ve şiddet ortamında seçimlere götürmek için kullanma hesabı yapan iktidar, Suriye'yi adres göstererek son saldırıyı bu operasyon için bir gerekçe haline getirmek istiyor."

Yazar son olarak burada da iktidarın saldırıdan ne bulduğunu değil ne umduğunu anlatıyor. Sanki Suriye yerine Kandil adres gösterilse idi hiçbir sorun olmayacaktı. Suriye'ye saldırı gerekçelendirmesi yapması için AKP-MHP faşizminin bu eyleme ihtiyacı yoktur. Zaten fiili olarak SİHA'larla, top atışları ile Suriye'ye yönelik bir işgal saldırısı bulunuyor. Topyekun işgal saldırıları da hiç bu tarz eylemler gelişmeden "milli güvenlik" sorunu denilerek yapıldı. Faşist iktidar için Kürt halkının bulunduğu her karışa yönelik saldırı bir devlet tutumudur. Faşist iktidarın tüm dış politikası bugün Kürt'e karşı savaş üzerine kuruludur. NATO, Rusya eksenli kurduğu tüm ilişkilerin de merkezinde bu vardır. Bu eylem olmadan önce faşist Erdoğan iktidarı en az on defa Suriye'yi bir kez daha işgal etmek istedi, ancak uluslararası güç dengesi buna şuanda olumlu yanıt vermedi. Bu dengelerin gevşediği ilk anda saldıracaktır. Bu eylem bu sebepten kaynaklı iktidarın Suriye Kürt'lerine yönelik saldırısının bir gerekçesi değil aksine tüm savaş tekniğine rağmen böyle bir eylemden duyacağı kaygıyı yaratır. Eylem gecesi suç bakanı Soylu'nun yüzü bu kaygının en net göstergesidir. Şovenizm zehrine gelince öncelikle bu zehir, gerillanın eylemini Kürt'lere yapılacak saldırının meşruluk zemini olarak ortaya koyan fikirde bulunmaktadır. Şovenizme karşı mücadeleye önce bu yazıdan başlanması gerekmektedir.

Çaralar'ın yazısı ile devam edelim.
"Böyle bir saldırı karşısında her ‘normal' iktidar terör saldırısına karşı çıkan tüm güçleri kendi yanında göstererek hareket etmeye çalışırdı. Ama tek amacı iktidarda kalmak olan, bunun için de önümüzdeki seçimi kazanamayacağını bilen, bu yüzden de seçimi kazanmaktan umudunu kesip ‘Seçimi götürmeyi', dolayısıyla muhalefeti ezmeyi seçim stratejisi edinen tek adam yönetimi daha saldırının ilk saatlerinden itibaren saldırının CHP ve HDP'yle bağlantılı olduğunu iddia eden bir propagandayı tercih etti. …Böylece seçimde karşısında olacak tüm güçleri teröristlikle, teröre destek vermekle suçlayan bir kara propaganda devreye sokuldu. Oysa gerek CHP gerekse HDP ve Edirne Cezaevinde tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş, saldırının hemen arkasından saldırıyı açıkça ve tereddütsüz lanetlemişlerdi."

Öncelikle burjuvazi ile demokrasi güçlerinin, devrimcilerin terör tanımı aynı olamaz. DAİŞ terörü ile PKK eylemleri ya da bir devrimci örgütün silahlı eylemleri bir "terör" kavramı içinde değerlendirilemez. Nasıl ki haklı ve haksız savaş tanımı var ise terör demek için de eylemin oturmuş olduğu sınıfsal, ideolojik konumu ele almak gerekir. Bugün en büyük terör şebekesi emperyalist-kapitalist sistem ve ona bağlı işleyen burjuva devletlerdir. Bunların başında yer alanlardan biri AKP-MHP faşist terör yapılanmasıdır. Yine birçok terör eylemini ona bağlı olarak yapan DAİŞ'tir. Bu noktada değerlendirme terazisini doğru ayarlamak gerekir. Lenin "gerilla savaşı" üzerine olan yazısında "bir sosyal-demokrat teorisyen ya da yayıncının…gururlu bir böbürlenme ve kendini beğenmiş bir edayla anarşizm, blankicilik ve terörizm konusunda gençliğinde papağan gibi öğrendiği tümceleri yinelediğini gördükçe, dünyanın en devrimci öğretisinin bu aşağılanması, bana dokunuyor" demektedir. İdeolojik temellendirmeden yoksun olan bir terör ve terörizm değerlendirmesi devrimci eylemlerin altını boşaltır, düşman güçlerin işine yarar.

Bu eylemin devrimci öğretisinden bir ders almayanlar için sadece terör eylemi denilerek sıfatlandırılmaya çalışılan Mersin eylemi bir seçim stratejisinin parçası değil bir devrimci savaşın parçasıdır. Bu savaşı doğru kavrayamamak güncel politik mücadelede AKP'ye karşı yürütülen faaliyet ortamının daraltıldığını düşünür. Aksine bu tarz devrimci eylemlerin çoğalması ve niteliğinin yükselmesi devrimci eylem zeminini güçlendirirken iktidarın siyaset zeminini daraltır. Eğer silahlı mücadele bugün güçlenirse, devrimci şiddet kitlelerle buluşursa AKP'nin seçimlerde ya da önümüzdeki süreçte iktidarda kalmak için devrimci güçleri ezmesi zorlaşacaktır. Ancak bu militan mücadele hattı tasfiye edilirse, demokratik mücadele alanı da topyekun tasfiye olacaktır.

"Bu yüzden de kimse Mersin saldırısını vakadaki benzerliklerine karşın 7 Haziran-1 Kasım 2015 döneminin terör günlerine benzeterek dehşete düşmedi, paniğe kapılmadı. Tersine, bu girişimlere karşı mücadeleye, demokrasi güçlerinin birliğine ve ortak mücadelenin önemine dikkat çekildi. Evet tehditler gerçek ama görmezden gelinerek ya da boyun eğilerek de tehditlerle başa çıkılamaz. Nitekim iktidar halkı korkutarak sindirmek, kendisine biat ettirmek için terör söylemini kullandı. Ama hem demokrasi güçleri hem de geniş halk yığınları yaşadıklarından doğru sonuçlar çıkararak bugün aynı oyuna düşmeyeceklerini gösteren bir tutuma yönelmiş bulunuyorlar. Geleceği kuracak olan da bu tutum olacak!"

7 Haziran-1 Kasım faşist terör mekaniği içinde sıkışıp kalan siyasal anlayışın tezahürü olan bu tespitler doğrultusunda Evrensel yazarı Çaralan tarafından değerlendirilen Mersin eylemi, 1 Kasım mekaniğini yeniden canlandıracak bir dişlinin parçası değil aksine o mekaniğin nasıl parçalandığının en somut göstergelerinden biri olarak değerlendirilmesi gerekir. Ancak tespitteki örneksel uyuşmazlık zaten ilk olarak kendini ele vermektedir. Yukarıda da bir kısmı ile anlatıldığı üzere 7 Haziran-1 Kasım süreci faşist AKP iktidarının faşist MHP ile anlaştığı bir şok terörü saldırı dönemidir. Bu saldırı sürecinde kullanılan DAİŞ terörü ile bugün PKK eylemini aynı düzeyde değerlendirmek açıkçası bir akıl tutulmasıdır. Yazarın kendi korkusunu hafifletmek için "kimse paniğe kapılmadı, dehşete düşmedi" demektedir. Bu eylem karşısında işçi sınıfı ve ezilen halkların yaşayacağı bir korku yoktur aksine bu panik ve korku havası faşist iktidar üstünde oluşmaktadır. Olayları ve zamanları içeriğinden kopuk değerlendiren bu bakış açısı ile yazarın yarattığı şey yaygaracılıktan başka bir şey değildir. Eğer 7 Haziran seçimlerinin başarısı doğru değerlendirilse idi AKP iktidarının 1 Kasım faşist terör mekaniğini kurması engellenebilirdi, 10 Ekim Ankara katliamından doğru dersler çıkarılsa idi DAİŞ'e karşı en büyük savaşı yürüten Kürtler ve enternasyonalist devrimciler daha güçlü sahiplenilir, Afrin ve Serekaniye işgallerine karşı büyük bir mücadele örgütlenirdi. Bugün geleceği kuracak olan tutum yazarın dediğinin aksine Mersin eylemi gibi eylemlerin arkasında durarak örgütlenebilir. Demokratik siyasetin önünü bu duruşun niteliği açabilir.

Çünkü AKP-MHP faşizmi tüm siyasal konumlanmasını PKK ile savaş üzerine haritalandırarak bir iktidar geleceği tasarladı. Ve bu tasarının somut göstergesi olarak da PKK'in ve devrimci güçlerin topyekün tasfiyesini veri olarak ortaya koydu. Elinde avucunda ne varsa her şeyini bu savaşa yatırdı. Adına varlık-yokluk, beka savaşı dedi . Her gün televizyonlarda suç bakanı Soylu rakamlar verdi, "şu kadar terörist etkisiz hale getirildi, ülke içinde bu kadar kaldılar, o bölge terörden temizlendi" açıklamaları yapıldı. Ancak bugün yürütülen onca savaş suçuna, yasaklı kimyasal silahların kullanılmasına rağmen görülüyor ki Kürt özgürlük hareketi olduğu yerde, diz çökmemiş, ayakta duruyor ve eylemler düzenliyor. Bu eylem o zaman iktidara allahın lütfü değil cezasıdır, iktidara pas değil goldür, bir provokasyon değil halkı ve devrimcileri uyandırma eylemidir.

Üçüncü yazıda İmrek'in dediklerine bakalım.
İmrek'de Çaralan gibi yapılan eylemi kimin yaptığından ve kimin hangi açıklama ile üstlendiğinden tek bir kelime etmiyor. Onlara göre eylemi yapan "malum" örgüt. Bu sebepten dört yazardan da öğrenilemeyen eylemi gerçekleştiren örgüt ve üyelerine dair bilgi yazının başına koyuldu.

"Dahası adı geçen örgüt tarafından olayda yer alan ve yaşamlarını yitirenlerin kimlikleri açıklanıncaya kadar, devlet yalan ve yanlış bilgiyle ortamı seçim çalışmasının unsurlarıyla doldurma çabasındaydı. Şiddeti engellemekle sorumlu olanlar acizliklerini gizlemek için muhalefete saldırmanın yolunu seçtiklerine tanık olduk."

İmrek yazısında olay yeri inceleme gibi çalışıyor. AKP bunu dedi, örgüt şu açıklamayı yaptı, CHP bunu dedi. Şiddeti engellemekten sorumlu olanlar aslında görevlerini yapmış olsalardı İmrek'e göre bu yazıya da gerek kalmayacaktı.

"Kürt sorununu eşit haklara dayalı, demokratik barışçı bir yolla çözmek yerine baskı ve şiddetle sürdürmekten yana olanların yaratılan ortamı iktidarlarının bekası için değerlendirmenin hesabıyla meşgul oldukları bir sır değil. Bu defa da bizi şaşırtmadılar. Ne polisin ölümü ne kan ne acı ve gözyaşı onların umurunda. Onlar koltuklarını korumanın çabasındalar."

İmrek nasıl bir şaşırtmaca bekliyordu bilinmez fakat ülke gerçekliğinden kopuk bu değerlendirmeler şaşırtıyor. Bir kez daha net olarak söylemek gerekir ki AKP-MHP faşist iktidarı Kürt özgürlük hareketi ile bir savaş içerisindedir. Tıpkı Rusya ve Ukrayna'nın savaştığı gibi bir savaş söz konusudur. Her gün uçaklardan tonlarca bombalar atılmakta, operasyonlar ülke içinde ve dışında yürütülmektedir. Bu savaşın gerçekliğini görmeden dökülen göz yaşıyla, kanla, acı ile kimsenin adab olması beklenmemelidir. Savaşlar vicdan ile değil silahlar ile yürütülüyor.

İmrek'in olay yeri incelemesine eklenmesi gereken tek eksik HPG'nin açıklamasıdır. Açıklamanın bir bölümü "Halkımızın boğazına soykırım bıçağı dayatılmışken, zindan direnişçileri üzerinde insanlık dışı uygulamalar geliştirilirken, masum Kürt halkı her gün farklı şekillerde katledilirken ve yoldaşlarımız kimyasal silahlarla şehit edilirken hiç kimse Apocu fedai militanların farklı davranmasını beklememelidir. Bu görkemli eyleme dil uzatanlar, önce AKP-MHP faşist soykırımcı rejiminin gerilla güçlerimize karşı alçakça ve namertçe kimyasal silahları kullanmasına bakmalıdır. Faşist rejimin kimyasal silah kullanmasını kınamayan çevrelerin, Kürt halkını ve değerlerini korumak için kendisini feda eden fedaileri, hangi gerekçeyle olursa olsun düşman diliyle kınaması ancak sindirilmişlikle ifade edilebilir. Kürt halkının soykırımını durdurmak için kendisini feda eden yoldaşlarımız en kutsal değerlerimizdir. Bu değerlere dil uzatanların ne yurtsever halkımızın ne de fedailerin hakikatini temsil etmediği bilinmelidir" ifadeleri ile devam etmektedir. Açıklamanın bir bölümünü oluşturan bir kısım aslında örgütün bakış açısını da yazarların, kurumların, kişilerin değerlendirmelerinin aksine yansıtmaktadır.
Yazar Sancar ile son noktayı koyalım.

"Mersin'de bir polisin öldürülmesiyle sonuçlanan terör eyleminin seçimlere kötü bir başlangıç olduğunu yazan ve düşünen birçok insan tarihin tekerrür edebileceğinden korkmakta haklı. Bir süredir bu tür eylemlere kalkışmayan PKK'nin üstlendiği saldırı şimdi 7 Haziran'da olduğundan daha fazla pazarlayacağı şeye sahip olmayan iktidarın elinde hemen bir koza dönüştü. Enflasyonun krize döndüğü şu sıralarda beraber yürüdük biz bu yollarda, aşk ile hizmet ile aynı gemideyiz hepimiz, göklerden gelen bir karar… gibi söylemlerin zerre öneminin kalmadığı şu günlerde doğrusu iyi bir pas."

Kulağı tersten tutmak dedikleri bu olsa gerek. Bugün faşist iktidarın yaşadığı ekonomik ve siyasal krizin tek konsolide edildiği nokta yürütülen savaşın başarısına bağlıdır. Faşist iktidar tüm geleceğini savaşta kazandığı başarılar üzerine kurmuştur. Bu savaşta aldığı her darbe ve yenilgi faşist iktidarı biraz daha çökertmektedir. Hatırlayalım Gare operasyonunu, faşist iktidarın aldığı yenilgi uzun zaman sonra ilk defa toplumsal muhalefet de bir moral ve sokağa çıkma cesareti geliştirdi. CHP tezkereye hayır dedi. Bu anlamıyla bugün hem Mersin'de yapılan eylem hem de Zap'ta süren direniş faşist iktidara darbe vurmaktadır. İktidarın en kıdemli savaş güçlerini yıpratmaktadır. Faşizmi en genel anlamıyla zayıflatmaktadır. Elbette tek başına yeterli değildir. Kürt özgürlük hareketinin ve birleşik devrim güçlerinin hem dağlarda hem de şehirlerde ortaya koymuş oldukları mücadele çizgisinin faşizmi yıkmak için kitleselleşmesi gerekmektedir. O zaman bu eylem ve yürütülen gerilla savaşı AKP-MHP faşizmin elinde bir koz değil aksine emek ve demokrasi güçlerinin elinde bir koza dönüşmelidir.

Bu yazıda da 7 Haziran-1 Kasım kıyaslaması yapılıyor. O döneme hakim olan faşist terör mekaniğini nasıl gelişti. Önce bunu sorgulamak gerekir. Yine o dönemde bu mekaniğe tüm eksikliklerine rağmen gerekli cevap veren öz yönetim direnişleri oldu. Cevap veremeyen ise Türkiye emek ve demokrasi güçleri oldu. Faşist terör mekaniği karşısında eylem yapmaktan korkar noktaya gelindi. Şimdi bugün esen rüzgarda korku değil cesaret vardır. Toplumu bu yazılarla korku ve panik havasına sokmanın anlamı yoktur. Evrensel gazetesi birçok işçi havzasında dağıtılıyor. Yazarlar yazılarının okunduğunu düşünerek, işçi sınıfına havuz medyasının dışında bir bakış açısı sunduklarını bilerek yazmalıdır. Yazar bu eylemi iktidara kullanacağı bir pas olarak görüyor. Hayır bu eylem faşist iktidarın tüm savaş makinasına rağmen atılmış bir goldür. Burada iktidara atılan bir pas varsa o da yazarların bu tip kınamacı, provokatör, terörist değerlendirmeleridir.

"HDP'nin PKK ile eşitlenmesi HDP ile temas edenlerin de listeye yazılması kesintisiz devam ediyor."

"Fakat Mersin suikasti Emek ve Özgürlük İttifakının deklarasyonunun tartışıldığı bir gündemi ikinci plana iterek her türlü demokrasi mücadelesinin terör gölgesinde konuşulmasının imkanını çoğalttı. 2015 yılında Ceylanpınar'da iki polisin öldürülmesinden sonra ateş hiç de durduğu yeri yakmamıştı. Memleketin içi ve Ortadoğu barut fıçısıyken siyaseti herhalde kendince tayin ettiği belli bir istikamete yöneltmeyi amaçlayan böyle bir eylemin muhtemel sonuçlarını da tahmin etmek zor değil. Her şeyden önce iktidarın bütün ‘ama'larını meşrulaştıran, demokrasi mücadelesinin siyasal kanallarını genişletmek için bir araya gelen emek demokrasi güçlerini iktidarın yeni itham ve saldırılara açık bırakan bu tür eylemler her zaman provokasyonlara davetiye de çıkaracaktır. ‘Biz de varız' demek için değer mi?"

Yazarın kaygı ve korkuları giderek artmaktadır. Bu korkular yazarı öyle bir noktaya taşıyor ki iki kadın gerillanın fedaice bir tarzda gerçekleştirdiği eylemi "biz de varız demek için" diyecek kadar bir acziyete sürüklüyor. AKP-MHP faşizminin yürüttüğü kirli savaşın hiçbir aşamasından bahsetmeyen yazar bu eylemin iktidara meşruluk sağlayacağını iddia ediyor. Bu fikri kabul etmek mümkün değil.

"Bu seçim döneminde de o eski, ‘hep aynı şeyler'in yaşanacağı duygusu her fırsatta besleniyor. Çünkü faşizme göz kırpan politik biçim altında yürütülen iktidar ilişkileri bağlamında provokasyonlar, demokratik süreçlerin işlemesine olanak tanımamak için bir mazeret. Ama aynı zamanda bir sonuç da. Barış politikalarının ve demokrasinin hakim olmadığı her yer provokasyonlara verimlidir."

Artık yazarın burada yürüttüğü tespitler değerlendirme sınırlarını zorluyor. "Faşizme göz kırpan politik biçim altında yürütülen iktidar ilişkileri bağlamında provokasyonlar" ithamı politik gerçeklikten ve yaşamdan yoksunluğun bir belirtisidir. Aynı zamanda ideolojik olarak da AKP iktidarının yazar üzerinde kurduğu hegemonyanın göstergesidir. Çünkü bugün AKP-MHP faşizmi bir savaş hükümetidir. Provokasyonlara ihtiyacı yoktur, açık bir savaş yürütmektedir. Devrimci eylemler değil, devrimci eylemlerden provokasyon çıkarmak iktidara hizmet etmektedir. Bugün bu eylem özelinde propaganda ve yayın dili, politik ifade dili farklılaşmak zorundadır. Bu dil devrimcilerin değil burjuvazinin dilidir. Bu sebepten Lenin'in dediği basmakalıp öğrenilmiş sözcüklerle Mersin eylemi gibi eylemler değerlendirilmemelidir. Hem devrimci yaşayıp hem iktidarın ekmeğine yağ sürmek bu eylemin yaptığı değil ancak bu yazıların yaptığıdır. Bu yazı bu anlamıyla polemik değil devrimci bakış açısına hizmet etmesi gereken bir uyarıdır.

Son olarak Mersin eylemine dair yapılan açıklamalarla ilgili olarak ETHA, ANF ve Mücadele Birliği ajanslarında da yazılar yayınlandı. Aslında anlayana birçok noktası ile yeterli bu yazılara yapılacak katkı Türkiye ve Kürdistan devrim mücadelesinde faşizme karşı birleşmesi gereken mücadele güçlerinin faşizme karşı en ileri düzeyde mücadele yürüten Kürt özgürlük hareketi karşısında birleştikleri gerçeğini bir kere daha vurgulamaktır. Aynı zamanda faşizme karşı birleşemediği ölçüde faşizme karşı yapılan eylemde birleşen bugünün sol anlayışının öz eleştirisini bu açıklamaların ve yazıların arkasında durulmasa dahi verilmesi birleşik devrim gücünün örgütlenmesini büyütmek için ön koşuldur. Çünkü bugün emek ve demokrasi ittifakının temelini oluşturan, birleşik devrim güçlerini kuran temel ideolojik akıl birleşik devrime aittir. Hiçbir görüntü, unvan peşinde olmadan yıllardır Kürt halkı ile omuz omuza stratejik bir yürüyüş içinde, her türden bedeli ödemeye hazır olarak, iki ülke devriminin gerçekleşmesinin yolunun birleşik mücadeleden geçtiğini anlatan birleşik devrim güçleridir. Devrimci kamuoyu üzerinde egemen olması gereken fikirler burjuvazinin hegemonyasından değil birleşik devrimin gücünden beslenmelidir. Ve bugünden sonra da hem ideolojik mücadele hem de pratik mücadele ile bunu kanıtlayacak olan birleşik devrim mücadelesi olmalıdır.