9 Şubat 2026 Pazartesi

ESP'ye destek vermek

İnsan hakları savunucusu avukat Eren Keskin, ajansımıza yönelik siyasi saldırılara karşı başlattığımız "Dayanışma Yazıları" kampanyası kapsamında yazdı.

Yaşadığımız coğrafya, yüzyılın en büyük suçlarından birinin işlendiği ve bu suçun unutturulması üzerine inşa edilmiş bir Cumhuriyetin coğrafyasıdır. 1915'te Ermeni halkına ve diğer Hristiyan halklara karşı uygulanan soykırımın ardından, bu suçu gerçekleştiren İttihatçı zihniyetin kurduğu bir devlet yapılanmasından söz ediyoruz. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte tekçi bir kimlik ve tekçi bir ideoloji esas alınmış; Türk ve Sünni Müslüman kimliği dışında kalan tüm kimlikler ya yok edilmiş ya da yok sayılmıştır. Böylesi bir tarihsel ve siyasal zeminde muhalefet etmek, başlı başına zorlu bir mücadeleyi gerektirmektedir.

Şunu açıkça biliyoruz: Sayımız çok fazla değil. Kendilerini sağcı, solcu, liberal ya da demokrat olarak tanımlayan geniş bir kesim, gerçekte aynı İttihatçı zihniyetle ve Cumhuriyetin resmi ideolojisinin kodlarıyla biçimlenmiştir. Kemalizm'in ve resmi ideolojinin kurucu kabullerini sorgulamadan kabul eden bu kesimler, Türkiye'yi, dünyayı ve Kürdistan’ı bu kodlarla okumaya devam etmekte; bu konforlu alanı terk etmek için herhangi bir çaba göstermemektedir. Gerçek anlamda değişimi zorlayan, devrimci bir tutumla dönüşümü hedefleyen kesimler ise her zaman baskı altındadır.

Bu kesimlerin başında Kürt hareketi, sosyalistlerin bir bölümü, kadın hareketi, LGBTİ+ hareketi ve kimi sendikal yapılar gelmektedir. Gerçekten de bu coğrafyada, biat etmeyen yaklaşık yüzde yirmilik bir kesimle mücadeleyi sürdürmekteyiz. Bu nedenle işimiz kolay değildir.

Coğrafyamızdaki temel mesele bugün de yakıcılığını koruyan Kürt meselesidir; daha doğru ifadeyle Kürdistan meselesidir. Dört parçaya bölünmüş bir Kürt ve Kürdistan gerçeği vardır ve bu parçaların her birinde yaşanan gelişmeler diğerlerini doğrudan etkilemektedir. Bugün Bakur Kürdistanı'nda yaşanan yeni sürecin arka planında da Rojava'da, Kuzey Suriye'de yaşanan gelişmeler bulunmaktadır. Devlet bu süreci farklı isimlerle adlandırsa da bizler bunu yeni bir barış ya da demokratikleşme süreci olarak tanımlıyoruz.

Ancak devletin totaliter yapısı ve kendisini muhalefet olarak tanımlayan kesimlerin büyük çoğunluğunun Kürt meselesine yaklaşımında resmi ideolojiden kopamaması, çözümü zorlaştırmaktadır. Bu nedenle içeriden yükselen demokratikleşme, çözüm ve barış iradesini güçlendirmek hayati önemdedir. Bu talep yükseltilmediği sürece, adil ve kalıcı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Devletin, Kürt hareketi ve onun gerçek destekçileri olan sosyalistler üzerindeki baskıyı sürdürmesinin nedeni de tam olarak budur.

Bir yılı aşkın süredir devam eden bu süreçte Kürt hareketi birçok somut adım atmıştır. Silahların yakılması, Rojava'da yürütülen görüşmeler ve atılan karşılıklı adımlar bunun örnekleridir. Buna karşın Türkiye Cumhuriyeti devleti, bugüne kadar kayda değer tek bir adım dahi atmamıştır. Dahası, atması zorunlu olan adımları bile yerine getirmemektedir. Türkiye, tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereğince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamakla yükümlüdür. Ancak konu Kürt siyasetçiler olduğunda bu kararlar sistematik biçimde yok sayılmakta; uluslararası hukuk açıkça ihlal edilmektedir.
Bu hukuksuzluğun en güncel örneklerinden biri, geçtiğimiz hafta ESP'ye yönelik gerçekleştirilen operasyondur. Yaklaşık yüz kişi, ülkenin birçok ilinde eş zamanlı olarak gözaltına alınmış; çoğunluğu İstanbul'da olmak üzere üç günlük gözaltı süresinin ardından savcılığa ve mahkemeye çıkarılmıştır. Hiçbir somut delil olmaksızın 77 kişi "örgüt üyeliği" iddiasıyla tutuklanmıştır. Bu tutuklamalar, hukuki değil, tamamen siyasal kararlardır. Üstelik tutuklananların önemli bir bölümü kısa süre önce tahliye edilmiş kişilerden oluşmaktadır.

Buradaki amaç son derece açıktır: Devlet bir yandan "barış süreci" söylemini sürdürürken, diğer yandan Kürt halkının gerçek destekçilerini cezaevine koyarak bu desteği parçalamayı hedeflemektedir. Eğer gerçek bir barıştan söz edilecekse, Kürt halkının yanında duran sosyalistlere yönelik bu saldırılara karşı hep birlikte ses çıkarmak zorundayız.

ESP'nin kriminal bir yapı gibi gösterilerek susturulmaya çalışılmasını kabul etmek mümkün değildir. Nasıl ki Kürt hareketine yönelik baskılara karşı çıkıyorsak, aynı kararlılıkla ve aynı politik netlikle ESP’ye yönelik baskılara da karşı çıkmalıyız.