2 Mayıs 2026 Cumartesi

Erkin Dilekçi yazdı / AB-Türkiye ilişkilerinde son yansıyanlar

Bunların başında hiç kuşkusuz Doğu Akdeniz geliyor. Özellikle Kıbrıs Adası'nda Rum kesiminin AB'ye girişi sonrası daha da gergin hâle gelen Yunanistan-Türkiye ilişkilerinin dolaysız sonucu olarak, Doğu Akdeniz'i kendi egemenlik sahası olarak gören AB emperyalistleri, bölgeye dönük Türk devletinin attığı adımları kendi çıkarlarına karşıt olarak görüyor.

Geçtiğimiz pazar günü AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Die Zeit gazetesinin 80. kuruluş yıl dönümü etkinliğinde yaptığı konuşmada geçen "Avrupa kıtasını, Rus, Türk veya Çin etkisine girmemesi için tamamen birleştirmeyi başarmalıyız. Daha büyük ve jeopolitik bir bakış açısıyla düşünmeliyiz" sözleri hem AB içerisinde hem de esas olarak Türkiye'de yoğun tartışmalara yol açtı. Zira öteden beri AB'ye giriş emelleriyle "yanıp tutuşan" Türkiye'de iktidar çevrelerinin AB yetkililerinden beklentilerinin tersine, Türkiye'nin neredeyse "rakip/düşman" olarak nitelendirilmesine denk gelen bu cümle, Türk egemen sınıflarının gerçekleştirilebileceğinden bağımsız olarak geniş kitlelerde "hayal satıcılığı" ve "uyuşturucu propaganda" için kullanışlı bir argümanın ellerinden kayıp gitmesine yol açıyor.

Von der Leyen'in sarf ettiği bu sözlerin yol açtığı tartışmaların etkisi durulmadan, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Yunanistan ziyareti sırasında yine Türkiye karşıtı yaptığı açıklamalar, faşist şeflik rejimi için ikinci bir soğuk duş etkisine dönüştü. Macron, bir gazetecinin Doğu Akdeniz'deki gerilemeye ilişkin sorduğu soruya —her ne kadar doğrudan Türkiye'nin adını geçirmemiş olsa da— "egemenliğiniz risk altındaysa yapmanız gerekeni yaparsınız, biz burada olacağız" diyerek Türkiye-Yunanistan arası gerginlikte ikiyüzlü "taraflar arası barış" burjuva diplomasisine dahi gereksinim duymadan saflarının neresi olacağını açıkça dile getirmiş oldu.

Emperyalist AB içerisinde her düzeyde belirleyici kuvvet konumundaki ülke temsilcilerinin yanı sıra, AB politikalarının dizaynında önemli bir pozisyona sahip Von der Leyen gibi burjuva siyasetçilerin sarf ettiği bu sözler öyle "yanlışlıkla" söylenmiş ya da "dil sürçmesi" olarak görülebilecek nitelikte değildir. Bu sözler, günümüz koşullarında AB'nin önümüzdeki döneme ilişkin bölgesel ve uluslararası düzeyde atacağı veya tahayyül ettiği ekonomik, siyasi ve askerî adımlara ilişkin de veriler sunuyor.

Kuşkusuz, AB-Türkiye ilişkilerinde giderek gerginlik noktalarının arttığına işaret eden bu tablonun ortaya çıkmış olması, değişmekte olan uluslararası dengeler ve emperyalist kapitalist dünya sistemiyle yakından ilişkilidir. Uluslararası ve bölgesel düzeyde gelişen emperyalist rekabet ve hegemonya mücadelesi koşullarında, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası emperyalist ABD öncülüğünde oluşturulan uluslararası sistem, bizzat yaratıcıları tarafından tehditler, şantajlar ve sınırsız güç kullanımıyla parça parça edilmektedir. Eski düzen ortadan kalkarken, yeni düzenin kuruluş kapısından her emperyalist veya bölgesel güç, kendi çıkarlarını önceleyerek, dolayısıyla blok inşasını güçlendirerek geçmek istiyor.

Nitekim her ne kadar burjuva medya tarafından pek de dikkate alınmamış olsa da, Türkiye'yi karşıt güç olarak Çin ve Rusya'yla anan Von der Leyen'in aynı konuşma içerisinde çok daha iştahlı bir biçimde dile getirdiği "Avrupa yeniden yapılandırılmalı... Uzun süredir rekabet gücümüzün temelini oluşturan model çok basit şekilde şöyleydi: Rusya'dan ucuz enerji, Çin'den ucuz iş gücü, ABD'den ucuz güvenlik. Bu artık geride kaldı" sözleri, AB'yi emperyalistler arası rekabette ayrı bir güç olarak inşa etme emellerini de ortaya koyuyor. Yine son olarak ABD ve Siyonist İsrail'in İran'a dönük başlatmış olduğu savaşa İngiltere ve AB emperyalist devletlerinin, Donald Trump'ın tüm istek ve tehditlerine rağmen aktif katılmamış olması ve bunun NATO içerisindeki çatlakları alenî hâle getirmesi de AB'yi ayrı bir blok olarak inşa etmek isteyenlerin belirleyici güç hâline geldiklerinin verilerini sunuyor.

Emperyalist ABD'nin bölgedeki iş birlikçisi konumundaki faşist Türk devletinin de öteden beri kendisini özellikle askerî ve jeopolitik konumunu kullanarak bölgesel bir güç olarak gördüğü ve konumlandırdığı bir gerçektir. Yeni uluslararası düzenin doğum sancılarının ona ve diğer bölgesel güç iddiasındaki devletlere sınırlı da olsa kendi çıkarları doğrultusunda hareket etme olanağı tanıdığı günümüz koşullarında, özellikle üç konu emperyalist AB ve faşist Türk devleti arasındaki ilişkilerin yükselip alçalmasına ve yer yer gerginleşmesine yol açıyor.

Bunların başında hiç kuşkusuz Doğu Akdeniz geliyor. Özellikle Kıbrıs Adası'nda Rum kesiminin AB'ye girişi sonrası daha da gergin hâle gelen Yunanistan-Türkiye ilişkilerinin dolaysız sonucu olarak, Doğu Akdeniz'i kendi egemenlik sahası olarak gören AB emperyalistleri, bölgeye dönük Türk devletinin attığı adımları kendi çıkarlarına karşıt olarak görüyor. Tersinden, özellikle Yunanistan, Mısır ve İsrail'in yeni dönemde bölgeye dönük geliştirmeye çalıştığı ve petrol-doğal gaz gibi Ortadoğu enerji kaynaklarının AB'ye sevkiyatını da içeren jeostratejik ortaklık, Türk egemen sınıflarınca "kendisinin bypass edilmesi" olarak algılanıyor.

İkinci tartışma konusu olan alan ise Ukrayna. Rusya ve Ukrayna arasında uzun zamandır süren savaşta, İngiltere'yle birlikte AB emperyalistlerinin bütün gücünü, AB sınırlarının son gelişme alanı olarak gördüğü Ukrayna'nın arkasına koyduğu çok açık. Özellikle Trump'la birlikte Çin'in öncelenmesi nedeniyle sözde herhangi bir biçimde taraflar arası yapılacak bir "barışla" bitirilmek istenen bu çatışma, olası böyle bir sonuçla noktalanması durumunda esas kaybeden olacak olan AB ve İngiltere'yi bütün kuvvetleriyle savaş politikalarının arkasında durmaya itiyor. Emperyalistler arası çelişki düzeyinin izin verdiği ölçüde faşist şef Erdoğan'ın Vladimir Putin'le geliştirdiği ilişki de bu nedenle artık AB emperyalistlerince taşınmak istenmiyor, "hoş görülmüyor".

Her ne kadar son olmasa da önemli görülebilecek çelişkili konuların üçüncüsünü ise Balkanlar oluşturmaktadır. Emperyalist bir güç olarak AB, nüfuz alanlarında ya da nüfuz alanı oluşturmak istediği bölgelerde farklı güçlerin bulunmasından rahatsızlık duymaktadır. ABD emperyalistlerinin belli bir döneme kadar çok aktif desteklediği AB'nin Doğu Avrupa'ya ve Balkanlar'a yayılma projesine rağmen hâlâ Rusya'nın etkisinin tam olarak kırılamamış olması, Çin'in —Sırbistan üzerinde çok somut olarak görüldüğü üzere— bölgeye giriş yapmış olması ve son olarak Türkiye'nin bölgenin eski hamisi olarak nüfuzunu artırmak için yoğun çaba içerisinde olması, AB emperyalistlerince "tehdit" olarak algılanıyor. Yugoslavya'nın dağılması sonrası Kosova'ya "BM Barış Gücü" adı altında yeniden ayak basan Türk devleti, siyasi diyalog, ekonomik entegrasyon, güvenlik ve kültürel etki üzerinden bölge devletleriyle ilişkilerini derinleştirmeye çalışırken, özellikle kimi Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerindeki mafyatik ilişkileri de bu amaç doğrultusunda kullanıyor.

Tüm bunlar, kendisini kapitalist-emperyalist rekabette yeniden güçlü bir blok olarak kurmak isteyen AB egemen sınıflarıyla, bölgesel bir güç olarak yayılmacı politikalar izlemeye çalışan Türk egemen sınıfları arasındaki olası rekabet ve çatışma alanı ve olasılıklarının arttığının göstergesidir. Bu bağlamda Türkiye'nin hâlâ bir AB aday ülkesi olması, durumda bir değişikliğe yol açmadığı gibi üyeliğin "kaderi" de yeni güç dengelerinin kuruluşuna bağlı olarak belirlenecektir. Ve öyle görünüyor ki, egemen sınıflar için hiçbir zaman gerçekleşmeyecek işlevsel bir burjuva propaganda aracı olarak kalacaktır.

Ancak ne Avrupa işçi sınıfı ve ezilenlerinin ne de Türkiye'deki işçi sınıfı ve ezilenlerin bu kapitalist egemenlik ilişki sistematiğinden, burjuva çıkar rekabeti ve çatışmalarından bir çıkarı olabilir. Bu durum ancak ve ancak suyun her iki tarafındaki halklar için daha fazla sömürü, yoksulluk ve gözyaşı anlamı taşımaktadır. Zira her iki tarafın askerî savaş sanayisini geliştirme istem ve arzuları, çok daha fazla işçi ve emekçinin açlık ve yoksulluğa mahkûm edilmesini koşulluyor. Çözüm ise tüm bu emperyalist, yayılmacı politikalara karşı işçi sınıfı ve ezilenlerin örgütlü mücadelesini geliştirmekten geçiyor.