8 Ağustos 2022 Pazartesi

Efe Dağlı yazdı | Dün dündür

"Dün dündür" ifadesi pragmatik bir siyasetin kurucu bileşeni olabilir. Türkiye'de siyasal islamcılık ve onun iktidar olmuş biçimi, geçmişte yenemediği veya yenişemediği güçlerle kurduğu ilişkide bu dilin gereğini yaptı. Çeşitli virajlarda AKP bu taktiğe yaslanmış, zaman zaman düşman saydıklarından birilerini diğerlerine karşı kullanarak onları zayıflatmaya çalışmıştır. Bir tür son manevra gibidir ve o kartı, hele bu koşullarda, seçim sonuçları ya da sürekliliği sağlanmış bir Gezi demokratik itirazı olmadan kullanmayacaktır. Dolayısıyla bu sözden hareketle bile iktidardan himmet bekleyenler, acaba şunu şunu şunu yapar mı diye niyet uykusuna dalanlar bir defa daha yanılacaklardır.

Türkiye siyaset kültürü yüzeysel olduğu için kendisini basit biçimlerle çoğaltmaktan öte yeni meseleler etrafından saflaşmalar yaratma, fikirler üretme kapasitesi taşımaz.

Kürt dinamiğini çekip çıkarın, hiç değilse 150 yıldır aynı sorunları gerilimleri üretir durur siyaset: Modern, muhafazakar, laik-dindar ayrımı. Sonra bunlar da gelir kimin iktidarda olduğuna göre değişen yaşam tarzı dayatmalarına dayanır. Böyle bir toprakta yetişen siyasetçi profilindeki tekdüzelik rastlantısal değil. En aykırı görünen tipler bile gün gelir Demirelleşir.

Türkiye entelektüel yaşamında ve siyasetinde doğru yaşlanmak bir büyük imkansızlıktır. Rejim herkese kendi ruhunu içerir.

Geleneksel ve dindar Türk siyasetçisinin Çoban Sülü’nün şapkasından çıkması veya dönüp dolaşıp o şapkaya girmesi ritüel kıymetindedir.

Unutmayalım Demirel de 2000'lerin başında, gerçek bir reelpolitiker olarak Ergenekon havasını soluyup memlekete içermeye gayret ediyordu ve düzen içinde onu topa tutan 'sol’ muhalifleri Demirel'e hızla yakınlaşıyordu.

NATO zirvesinde sarf edilen "dün dündür" klişesi rastlantısal ya da anı kurtarmak için akla ilk gelen formülasyon değil. NATO vesilesiyle;
Emperyalistlerle bağımlı ülke ilişkilerinin son kertede nasıl bir seyir izlediğini,
Türkiye egemenlerinin ve onların sözüm ona ‘yerli milli’ icracılarını NATO dışı seçeneklere muktedir olmadığını,
Emperyalistlerin şu veya bu bileşeninin mutlak üstünlük hali kuramadığını ve aynı zamanda bu nedenle de NATO'nun bir tür müşterek caydırıcı güç olarak yeniden diriltildiğini,
Halk özgürlük mücadelelerinin emperyalistlerin askeri-mali çıkarlarınca umursanmadığını, hatta ‘terör’ tehdidi altında tutulup ölümcül bir kıskaca hapsedilmeye çalışıldığını,
Şeflik sisteminde üretilen elden düşme antiemperyalist söylemin ABD'nin dikkatini çekmeye dönük kaprisli bağışlar olduğunu, ABD kendilerini gözden çıkarmadıkça Türkiye siyasal islamcılığının ona karşı mesafe alacak zihnisel donanım, siyasal askeri, mali birikim taşımadığını da en net biçimde gördük.

Perinçek türü soytarıların ortalığı kapladığı son yıllarda siyasal islamcılığa olmadık misyon biçiliyordu ve şimdi bunların tamamı yerle bir.

ABD, AKP'yi veya kurucu liderliğini gözden çıkarmadıkça o cenah ABD ile her ilişkiye hazırdır. Sığınılan "Dün dündür” klişesini siyasal islamcılığın NATO'ya hediyesi sayabiliriz. Bir tür temennadır. Biz hiç sizden uzak olmamıştık ki "şirinliği"dir.

AKP, bu vesileyle, Batı ile, elbette bütünüyle ihmal edilmek istemediğini son yıllarda bağıra çağıra gösterdiği gibi yeni bir kurucu ilişki geliştirmek için her şeyi göze almıştır. Siyasal özerklik dayatmalarını her boşluk anında sürdürmek isteyecektir ancak artık daha zayıftır. AKP muhitlerinde dahi itibarlı olmayan ve hırsızlık-yolsuzlukla anılan isimler üzerinden dolaşıma sokulan "Batı'nın bittiği” genellemesi de onların dediği gibi değildir. Meseleyi her zamanki yüzeysellikleriyle ve günlük siyaset üzerinden okumaya çalışmalar kendilerini iyice gülünçleştiriyor. Eğer bir medeniyet tartışması yapılacaksa AKP, ezilen insanlık için geniş satıhlı Doğu medeniyetinde olan, kalan, bulunan ne varsa tamamını tahrip etme makinası gibi çalışmıştır.

AKP, ABD'nin kendisini gözden çıkardığını düşündüğü için ve düşündüğü şiddette, içeride kendisine alternatif olabilecek hiçbir odak bırakmamaya ant içmiş gibi burjuva siyasetini dahi kriminalize etmekten sakınmadı. Şayet bu paranoya ortadan kalkarsa ABD'ye onun hayal edemeyeceği kadar hizmette bulunmaya açık bir yapısı vardır. Necmettin Erbakan'ın AKP siyasal çıkışını bir ABD projesi etrafında okuması bütünüyle subjektif değildi ve kendileri ABD ile ilişki kanallar yaratmak için her şeyi yapmışlardır.

"Batı"nın bir değerler sistemi olduğu, bu nedenle AKP'yi dışlayacağı tezine inanan var mı hala? Dünyanın belli başlı despotlarının hemen hepsiyle "Batı"lı devletler-sermaye grupları harıl harıl işbirliği yapmıştır. Dün de böyleydi bu bugün de.

Tekelci sermayenin çıkarları bütün ara faktörleri elediği için bağımlı ülkelere sermaye güvenliği gibi asgari şartlar dışında ilkesel işbirliği koşulları dayatmaz.

Kaldı ki kimi kime üstün tutuyorsunuz?! Orban o kulübün üyesi değil mi? Trump'la yürünmedi mi? Mondi ilişki mi kestiler? Bolsonaro ile türlü anlaşmalar yapılmadı mu? Türkiye'deki muhataplarının neyi eksik?

Herhangi bir emperyalist için somut çıkarlardan ve göreceli olarak, demokrasi bilincine sahip güçlü iç kamuoyu basıncından başka istikamet tayin edici güç yoktur.

Bir süredir batı kamuoyları yabancı karşıtlığıyla felç ediliyor. İşçi aristokrasisi denilen tabaka geri dönüşsüz biçimde konum kaybediyor. Korkunun katalizörü olduğu negatif bireyselleşmeyle toplumsal kültürler aşınıyor. Burjuva demokrasileri kademe kademe daralıp faşizm çeşitlemelerine doğru geriliyor. Yarın ne olacak endişesi, bu his Türkiye'nin siyasal islamcılıkla imtihanında son on yılın özeti gibidir, toplumları içe doğru büzer ve sermaye elbette bunu da kara çevirmeye çalışır.

"Dün dündür" ifadesi pragmatik bir siyasetin kurucu bileşeni olabilir. Türkiye'de siyasal islamcılık ve onun iktidar olmuş biçimi, geçmişte yenemediği veya yenişemediği güçlerle kurduğu ilişkide bu dilin gereğini yaptı. Çeşitli virajlarda AKP bu taktiğe yaslanmış, zaman zaman düşman saydıklarından birilerini diğerlerine karşı kullanarak onları zayıflatma amacına ulaşmaya çalışmıştır. Dolayısıyla onun iç politikada bu ifadeye müracaat etmesi bir büyük güç karşısında çaresiz kalması ön koşuluna bağlıdır ve hiçbir zaman kendiliğinden pratik politika halini almaz. Bir tür son manevra gibidir ve o kartı, hele bu koşullarda, seçim sonuçları ya da sürekliliği sağlanmış bir Gezi demokratik itirazı olmadan kullanmayacaktır.

Dolayısıyla bu sözden hareketle bile iktidardan himmet bekleyenler, acaba şunu şunu şunu yapar mı diye niyet uykusuna dalanlar bir defa daha yanılacaklardır.

Ayrıca bu sözün asıl hedef kitlesi partinin çekirdek tabanı değil karşı cephede yer alan kararsız unsurlardır. Türkiye egemen siyaset kültürü belli klişelere hapsolduğu için toplumun önemli bir bölümünü bu gibi araçlarla mobilize etmenin konforunu da üretir.

Tümü arasında karşılıklı yarar ilişkisi vardır. Biri varlığını diğerine borçlanır. Müşterek bir tutum olarak hepsi diğer kulvarlardan gelen ve kendilerine ayrılan toplumsal gruplara etkide bulunmak isteyen siyasal aktörlerin varlık zeminini zayıflatmaya çalışır.

AKP, kendinden daha siyasal islamcı grupların büyümesine izin vermez, en nihayet çıkar savaşı orada da sürer ve ona yakın görünen gruplara karşı konum kaybetmeye tahammülü yoktur. Bu tür kayıplar, ileride ki olası alternatiflerini bizzat yaratmak olacaktır.

CHP'nin sosyalist ve devrimci sola bitip tükenmeyen kurumsal alerjisi ve kökünü kurutma arayışı benzer siyasal bencillikleri de kapsayan bir iktidar tekniği unsurudur.

AKP'ye biat eden siyasal islamcı çevreler saygınlık kaybı yaşayarak anlamsızlaştı. Günlük menfaatler uğruna iktidarın günahlarına ortak olmaktan geri durmadılar. Halihazırda AKP'ye karşı halkçı temelde bir islamcı toplumsal hareket oluşmuyorsa bunu AKP'nin yumuşak tedbirlerle kurutma stratejisinin başarısı olarak düşünebiliriz.

Benzer bir tehlikeye CHP ile ilişkiler bağlamında Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir bölümünde rastlıyoruz. CHP ile etkileşim sahası oluşturan ve oradan sağlam çıkan herhangi bir akım bulunmuyor. İlişkinin sonucu CHP'nin rengini almaktır ve modernite-kemalizm-içeriksiz Batıcılık gibi başlıklarda bunun etkilerini birçok emekçi sol çevrede görmek mümkündür.

Sosyalist hareketin ihtiyacı CHP ile yakınlaşmanın ampirik bahanelerini öne sürmek değil bağımsız cephesini kurma iradesi ile Türkiye Halk Cumhuriyeti'ni tesis etme mücadelesini iç içe geçirmektir.