ÇEVİRİ / Savaş ortasında hapishanelerde idam ve işyerlerinde işçi katliamları
Bundan dolayı, İran işçi sınıfı bugün çift cepheli bir savaşın altındadır. Bir yandan işyerlerinde ve geçim kaynaklarında bombalama ve yıkım, diğer yandan baskı, idam ve her türlü itiraz sesinin bastırılması. Bu iki cephe birbirinden ayrı değildir. İran Cumhuriyeti, yıllardır halkın geçim kaynaklarını ve yaşamlarını kendi güç arzularına rehin tutmaktadır. Bu projeler, halkın yoksulluk, ambargo, savaş, istikrarsızlık ve şu anda idamla ödediği bedellerdir.
Devam eden 36 günlük savaş sürecinde, İslam Cumhuriyeti dış savaşa karşılık, bir başka cepheyi, yani İran halkına karşı bir savaşı açmıştır. Bu ikinci savaş, bombalar, füzeler ve insansız hava araçları ile değil, idam ipleri, hücre hapisleri, siyasi korkutma ve baskının artırılmasıyla yürütülmektedir. Dışarıda İsrail ve ABD'nin saldırılarına odaklanan gözler, içeride yönetimin, halkı korku ile yönetme politikası için savaş ortamından yararlandığını görmemektedir.
Bu dönemdeki siyasi tutsak idamları, korkmuş bir rejimin hayatta kalma stratejisinin bir parçasıdır. Bu rejim, en büyük tehlikenin İran halkı olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu halk, yozlaşmış, verimsiz, baskıcı ve işçi karşıtı bu rejimi istememekte ve köklü değişiklikler talep etmektedir. Toplumdan meşruiyet kazanmamış bir hükümet, kriz anında en sert baskı araçlarına başvurur. İran Cumhuriyeti'nde bu araçlardan başka bir şey yoktur: İdam.
Bu 36 gün içinde açıklanan idam edilenlerin isimleri tarih sırasına göre şu şekildedir:
27 Mart 2026: Kouroş Kivani, çifte vatandaş, İran-İsveçli
29 Mart 2026: Salih Muhammedi, 19 yaşında ve güreşçi
29 Mart 2026: Said Davudi, 21 yaşında
29 Mart 2026: Mahdi Kasemi
10 Nisan 2026: Ali-Ekber Danışvarkar
10 Nisan 2026: Muhammed Tagi-Sangdehi
11 Nisan 2026: Babak Alipur
11 Nisan 2026: Pouya Ghabadi
13 Nisan 2026: Emir Hüseyin Hatami, 18 yaşında bir eylemci
15 Nisan 2026: Ebulhasan Montazir, Vahid Bani Amiriyan
16 Nisan 2026: Muhammed Amin Biglari, Şahin Vahid Parast (Kalor)
İran Cumhuriyeti'nin geçmişi göz önüne alındığında, hapishanelerde açıklanmayan başka suçlar da işlenmiş olabilir.
Bu isimler sadece mağdur listesi değildir, bunlar planlı suçun canlı belgeleridir. Her bir isim, dışarıda savaşla meşgul görünen İran Cumhuriyeti'nin, içeride idam aracılığıyla her türlü itiraz ve direnişi bastırmaya çalıştığını hatırlatmaktadır.
Endişe, sadece gerçekleştirilen idamlarla sınırlı değildir. Bazı siyasi tutukluların, özellikle Amin Fahim, Abolfazl Salehi Siawashani'nin bilinmeyen bir yere transfer edilmesi, İran Cumhuriyeti'nin baskıcı geleneğinde idam kararlarının uygulanmasının öncesi olabilecek bir adımdır.
Gerçek şu ki, savaş ortasında idamlar güç gösterisi değil, korkunun göstergesidir. İran Cumhuriyeti, halkın bu rejimi yoksulluk, istikrarsızlık, ayrımcılık, yolsuzluk ve yıkımla ilişkilendirdiğini çok iyi bilmektedir. Bu yüzden patlamalar ve askeri atmosferin gölgesinde, hapishanelerde işlenen suçları sessizce ve normalleştirerek sürdürmeye çalışmaktadır. Bu, topluma karşı bir psikolojik savaş, halkı kana bulanmış bir mesajla tehdittir; eğer gökyüzünde bir savaş görünüyorsa, yerde de idam ipi hazırdır.
Ancak bu durumu tam olarak anlayabilmek için, sadece hapishanelere bakmak yeterli değildir. Siyasi tutsakların idamı ile ilgili bir başka mesele daha vardır. Bombalamalar yalnızca "rejim merkezlerini" hedef almaz, bu savaşın en büyük yalanlarından biridir. Çelik fabrikası, petrokimya merkezleri, rafineriler, enerji santralleri, ulaşım ağları ve sanayi tesisleri hedef alındığında, yok edilen sadece "altyapı" değildir, işçilerdir. Gece vardiyasındaki bir çelik fabrikası işçisi, petrokimya tesislerinde sözleşmeli çalışan, şoför, teknisyen, hizmet sektörü işçisi, güvenlik görevlisi, gündelik işçi ve diğer tüm emekçiler, aynı bombalamalarla katledilmektedirler.
Ancak savaşın resmi anlatısında bu işçiler yok. Askeri verilerde onların adları geçmez. "Sanayi merkezlerinin hedef alınması" şeklindeki haberlerde, o merkezlerde çalışan canlı insanlardan bahsedilmez; bu insanlar, ailelerinin ekmeğini kazanan, ter döken, aynı "sanayi hedeflerinin" altında gömülen insanlardır. Bu anonimlik tesadüf değildir; savaşın ve kapitalizmin insan karşıtı mantığının bir parçasıdır. Bu mantıkta, işçilerin hayatının bir değeri yoktur. Tıpkı İran Cumhuriyeti'nin siyasi tutsakları "güvenlik" etiketleriyle öldürmesi gibi, savaş makinesi de ölen işçileri "yan hasar" başlığı altında gizler.
Bundan dolayı, İran işçi sınıfı bugün çift cepheli bir savaşın altındadır. Bir yandan işyerlerinde ve geçim kaynaklarında bombalama ve yıkım, diğer yandan baskı, idam ve her türlü itiraz sesinin bastırılması. Bu iki cephe birbirinden ayrı değildir. İran Cumhuriyeti, yıllardır halkın geçim kaynaklarını ve yaşamlarını kendi güç arzularına rehin tutmaktadır. Bu projeler, halkın yoksulluk, ambargo, savaş, istikrarsızlık ve şu anda idamla ödediği bedellerdir.
Bu koşullarda, savaşın yıkıcı boyutları, rejimin hapishanelerde işlediği suçların önüne geçmemelidir. Savaş suçları hakkındaki geniş kapsamlı haberlerle, hapishanelerdeki suçlar ikinci plana atılmamalıdır. Tıpkı "stratejik ve altyapısal hedeflerin" adı altında, fabrikalarda ve üretim merkezlerinde ölen işçilerin gözden kaçırılmaması gerektiği gibi. Bugün İran halkını savunmak, savaşın başlatıcılarına, idam, baskı ve halkın geçim ve yaşamını rehin almayı sürdürenlere karşı aynı anda durmak demektir.
İdam edilenlerin isimlerini tekrar hatırlatmalıyız. Katliama uğrayan, idam edilmek üzere olan tutsakları savunmalıyız. Bombalamalarda kimliksizleştirerek katledilen işçileri, anlatının merkezine geri getirmeliyiz. İran Cumhuriyeti, kriz anında, öncelikle kendi halkına saldırır; bir yandan idam ipiyle, bir yandan yoksulluğu yayarak ve bir yandan da toplumu savaşın mantığına teslim ederek hayatta kalma mücadelesini sürdürür.
*Komala'nın web sitesinde yer alan bu yazıyı Ivana Benario ETHA için çevirdi.