4 Ekim 2022 Salı

Atılımı yükseltmek, devrimi hazırlamak

Doğrudur, devrim, nihayetinde kitlelerin eseridir. Ancak bir avuç “çılgının” dünyaya meydan okumasıyla başlar. Dönem, yılgınca söz tüketmenin değil; çılgınca ve coşkuyla iş üretmenin, devrimci görevlere sarılmanın dönemidir. Atılımı büyüterek yeni atılımlara, devrime hazırlanalım!
 

Özgün olarak sosyalist basınımızın, genel olarak devrimci sosyalist geleneğimizin 25. yılını kutladığımız bir politik faaliyet dönemindeyiz. Dile kolay! Yangınlar ortasında yaşanmış, ateşle yazılmış bir 25 yıl... Geride kalan bu çeyrek asırlık mücadele tarihimizin bize başarılı ve bir o kadar da zengin deneyimler sunduğunu biliyoruz. Ve şimdi, öncünün yeni mücadele yaşını politik kitle çalışmasının etkin bir gündemi haline getirdiğimiz bu kampanya çalışmasının son etabına doğru ilerliyoruz.

Sert ve ağır koşullarla seyreden politik iklim içerisinde yürüttüğümüz bu çalışmanın bir dizi zorluk ve engelle karşılaştığı açık. İster son birkaç yıldır kitle hareketinin yaşadığı kırılmanın etkileri olsun, ister diktatörlüğün genel olarak halklarımıza, özel olarak devrimci sosyalistlere dönük bitmek bilmez faşist terörü olsun, her biri politik çalışmalarımızı sınırlıyor. İstanbul'dan Amed'e kadar 25. yıl çalışmasının yürütüldüğü her yerde polis terörünün karşımıza dikilmesi, baskınlar ve gözaltı saldırıları, ajitasyon-propaganda çalışmasını engelleyen yasaklar çalışmalarımızı içe döndürmeyi amaçlayan faktörler olarak sayılabilir. Yanı sıra Rojava devrimini boğmaya dönük başlatılan işgal hareketi gibi kritik önemdeki gelişmeler de çalışmaların bir rutin kazanmasını şu ya da bu düzeyde etkileyen gelişmeler olarak söylenebilir. Her biri gerçek bir durum olarak karşımızda duruyor. Peki o halde, bu durumu nasıl yorumlamalıyız? Devrimci sosyalistler bütün bu koşullar içerisinde kampanyanın başarısını nasıl güvenceleyecekler?

Böylesi zorlu dönemlerin politik öznelerde beliren karakteristik sonuçlardan biri kötümser gerçekçiliğin yarattığı ruh haline kapılmaktır. Yasaklar, siyasi polisin sürgit devam eden baskıları, yargı terörü, savaş-işgal durumu, yıkılmaz görünen iktidar, geride duran kitleler ve nihayetinde toplumu saran umutsuzluk hali... Yüzeysel bir durum analizi yapmak, gerçeğin bu soğuk yanına bakmak yalnızca zihinlerde değil, pratik olarak da bir tür donma yaratıyor. Nitekim, kimi emekçi sol öznelerin böylesi bir durum içerisinde geriye doğru meylettiklerini, bir tür umutsuzluk rüzgarına kapıldıklarını söyleyebiliriz. Oysa sınıf mücadelesinin tarihi, gerçeğin bu yüzeysel, tek yanlı ve kaba okumasından çok daha fazlası olduğunu gösterir bize. Mevcut olan ile potansiyel olan, görünür olanla gizil olan, çürüyen ile gelişen arasındaki ilişkiyi kavramaktır aslolan. Ve tam da böylesi bir anda devrimci sosyalistler, içinden geçtiğimiz süreci gerçeğin kötümser yorumuyla değil, iyimser devrimciliğin nesnel analiziyle ele alıyorlar. Kampanyamızın “25. direniş yılında Atılım'ı yükseltelim” şiarı da böyle bir okumanın ürünüdür. Şiarımızın öznesi olarak ifade edilen “Atılım” yalnızca gazetemiz değildir; komünist öncünün çeyrek asırlık tarihinin her gününe sinmiş olan ruh halinin, düşünüş tarzının ve atılımlarla gelişen pratiğinin anlatımıdır. Sosyalist basın olarak Atılım'ı yükseltmek ve fakat yeni isyanları, baş kaldırıları mayalayan bu süreçte öncüyü yeni atılımlara hazırlayacak eylemi örgütlemektir.

Böyle bir dönem okumasının nihai uğrağı, devrimin ve sosyalizmin güncel olarak kavranması olur. Yani devrimi “uzak ve nihai bir hedef” olarak değil, her günkü politik faaliyetin, her türlü mücadele ve eylem biçiminin, günlük olarak yaşanan her politik ve ekonomik gelişme üzerindeki belirleyici etkisi olarak kavramaktır. Bunun somuttaki karşılığı şudur: Günlük olarak yaşanan her ekonomik, politik sorun devrimin temel sorunudur ve bu kesintisiz ajitasyon, propaganda ve örgütlenme faaliyetinin konusudur. Bunun dışındaki her türlü bakış açısı devrimi ütopik olarak kavrayan bir tür iddiasızlıktır.

İşte “Atılım” kampanyası her şeyden önce tam ve öncelikli olarak böylesi bir iddiasızlığa darbe vuruyor. Faşist baskılara, politik sıkışmışlığa, örgütsel daralmaya, umutsuzluğa ve karamsarlığa meydan okuyor. Karmaşık olandan basite doğru söyleyecek olursak; en zor görünen koşullarda devrim iddiasında bulunmak, kitle hareketinin geriye çekildiği yerde öncü rol üstlenerek öne fırlamak, her türlü etkinliğin yasaklandığı yerde kitlelerle büyük buluşmalar örgütlemeye girişmek, zindanlarla korkutulan yerde devrimci eylemi savunmak, sessizliğin dayatıldığı yerde sokakta slogan atmak, bir afiş asmanın bile gözaltı-tutuklamayla sonuçlandığı yerde militan bir tutum alarak yüzlerce, binlerce afiş asmanın yolunu bulmak... Haftalar önce başlayan, kimi zaman daha çok görünen, kimi zaman duran, şu haliyle yine de kendisine bir yol açmaya çalışan kampanyamızın özü özeti budur: Devrimci iddiayı büyütmek!

Dar anlamda kampanyamızın başarısını güvencelemenin, geniş anlamda süreci kazanmanın yolu bu bilinçle hareket etmekten geçiyor. Bu yalnızca belirli bir tarih aralığıyla sınırlanmış bir kampanya değil, dönemi ve geleceği kazanmanın bilincini, zorluklara yenilmeyen ruh halini, sınırları aşma iddiasını büyüttüğümüz kolektif bir eylemdir.
Ancak böyle bir bakış açısı devrimci iddiamızı örgütleyebilir ve bir dönemi kazanmayı güvenceleyebilir. Somut durumda kampanya çalışmaları içinde karşılaştığımız ve yukarıda sıraladığımız tüm zorluklar, bu engellerin ta kendisi, zaten sınıf mücadelesine içkin değil mi? İşçi sınıfı ve kapitalist barbarlık... Devrim ve karşı devrim... Faşist diktatörlük ve komünist öncü... Bütün mücadele bu iki gücün her günkü çarpışmasının, her eyleminin sonucu değil mi? “Beka sorunu” diye tarifledikleri durum tam da bu dönemde gerçekte kendi sonlarını anlatmıyor mu? Birkaç yıl öncesine kadar basın açıklaması, yürüyüş, gece etkinlikleri yapmak serbestken, bildiri dağıtmak, afiş asmak sıradan bir faaliyet halini almışken bugün neden yasaklara, gözaltı ve tutuklamalara konu oluyor? Bir komünist militan bunu nasıl yorumlamalı? Tek bir yanıtı var: Tarihsel deneyimlerden süzülen bilgisiyle burjuvazi ve onun faşist rejimi, bu koşulların devrim doğurduğunu biliyor. Bunu bildiği içindir ki amansız bir şekilde ezilenlere ve öncülerine saldırıyor. Geriden başlayalım; 1871 Paris Komünü, Fransız ve Alman burjuvazilerinin yıkıcı savaşı ortasında doğmadı mı? 1905'de çarlığın yıkılmaz denildiği dönemde Rus işçileri ayaklanmadı mı? 1917'de 1. emperyalist paylaşım savaşının kan ve barutu ortasında Sovyet devrimi gerçekleşmedi mi? 12 Eylül karanlığının ardından Kürt devrimci baş kaldırısı karanlığı yırtarak gelişmedi mi? “Bu ülkede bir şey olmaz” iddiasızlığının buz gibi katılaştığı bir anda Gezi Ayaklanması patlak vermedi mi? Rojava devrimi tam da karanlık ve gerici bir iç savaşın ortasında doğmadı mı?

Ya güncel olarak durum ne? İşte Irak, Lübnan, Mısır, Azerbaycan... İşte Ekvador, Şili, Uruguay... İşte en ağır işgal saldırılarına kahramanca direnen Rojava! Yolsuzluğun, yoksulluğun, işsizliğin, açlığın, zam ve vergilerin, gerici savaşların ve emperyalist barbarların yarattığı yıkımın ortasında halkların isyanı, ayaklanmaları, direnişleri bir bir patlıyor. Ve faşist şefin dümenini tuttuğu diktatörlük de bu koşullarda kendi sonunu getirecek halkın biriken ve büyüyen öfkesini görüyor.

Coğrafyamızdaki “durgunluğa” bakıp yılgınlığa düşenler bizden uzak olsun. Biz bütün bu yıkımın ardında özgür geleceğimizi görüyoruz. Bundan dolayıdır ki, gözaltılar, tutuklamalar ve yasakçı uygulamalara takılmıyoruz. Tek bir sosyalistin bile olduğu yerde devrimci politikanın en asgari ve zor koşullarda en azami işleri yapabilme yeteneği olduğu bilinciyle hareket ediyoruz. Birkaç kişi olduğumuza bakmaksızın yüzlerce gazete, binlerce bildiri ve afiş dağıtmayı büyük bir coşkuyla yapıyoruz. İstanbul'dan Amed'e, Adana'dan Karadeniz'e, Ankara'dan İzmir'e şu ya da bu kadar kişi olduğumuza bakmadan binlerin katıldığı buluşmalar, etkinlikler örgütlemeye girişiyoruz. Nerede bir işçi direnişi varsa, nerede bir kadın çığlığı yükseliyorsa, nerede bir doğa talanı yaşanıyorsa “Atılım ruhunu” oraya taşıyoruz. Devrimi güncel olarak kavrıyor ve onu hazırlamaya girişiyoruz. Hazırlığın somut karşılığının ise kesintisiz ajitasyon-propaganda çalışması olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla tartışmaya konu olan şey yaşadığımız sorunlar ve engeller değil, bulmamız gereken çözümlerdir. Komünist militan bulduğu koşullara saldıran ve onu değiştirendir. Ne faşist yasaklar ne siyasi polis ne emekçilerdeki karamsarlık ne örgütsel zayıflığımız ve ne de sayıca az olmak... Bütün bunların çözümü politik kitle ajitasyonu ve propagandasının örgütlenmesinde, özcesi sınıf savaşımını her türlü araç ve biçimle büyütmektir.

Doğrudur, devrim, nihayetinde kitlelerin eseridir. Ancak bir avuç “çılgının” dünyaya meydan okumasıyla başlar. Dönem, yılgınca söz tüketmenin değil; çılgınca ve coşkuyla iş üretmenin, devrimci görevlere sarılmanın dönemidir. Atılımı büyüterek yeni atılımlara, devrime hazırlanalım!