4 Aralık 2022 Pazar

Arzu Demir yazdı | Kutuplaştırmaya karşı saflaşma

Halka yönelik bu düşmanlık karşısında "her türlü teröre/şiddete karşıyız" nakaratını mı tekrar edeceğiz yoksa faşist şeflik rejimini yıkacak antifaşist direniş cephesini mi güçlendireceğiz.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan birkaç yıl önce "Gerekirse Suriye'ye dört adam gönderirim. Türkiye'ye 8 füze attırıp savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesi'ne de saldırtırız" demişti. 13 Kasım akşamı Taksim'de gerçekleşen katliam, Hakan Fidan'ın söylediğinin boş bir tehdit değil, gerçek olduğunu hatırlattı. 2015-2016 yıllarında DAİŞ çeteleri ile işbirliği halinde yaptıkları kitle katliamını, bu kez faşist şeflik rejimi taşerona ihtiyaç duymadan, kontrgerilla örgütlenmesi ile kendi yaptı. "90'lara mı dönüyoruz?" klişe ve şablonunu tekrarlamak istemiyorum. Ancak şunu demek istiyorum: Nasıl ki 90'larda devletin kontrgerillası işbaşında Kürt halkı başta olmak üzere ezilenlere karşı büyük suçlar işlediyse, bu tip yapılanmaları dağıttığını iddia eden AKP döneminde de kontrgerilla tipi örgütlenmelerin devletin asli unsuru olarak görevinin başında oldukları anlaşıldı.

Fail devlet bir kez daha sobelendi. Suçüstü yakalandı. Son bir ay içinde faşist şeflik rejiminin, kimyasal silah saldırıları ve kendi askerlerini yakma görüntülerinden sonra Taksim katliamı üçüncü suç üstü oldu.

Ayrıca yalancının mumu yatsıya kadar bile yanmadı. Kod adı SS olan Savaş Bakanı Süleyman Soylu, kurguladıkları senaryoyu bile yüzüne gözüne bulaştırdı.

SS'in "Terörist Efrîn'den geldi" açıklamasından bombayı Taksim'e bırakan kişi olarak lanse edilen Ahlam Albashi'nin gözaltına alınma anına kadar her anı fiyaskoyla sonuçlanan bir senaryoydu bu.

Sonucu elbette 6 can kaybı, 81 yaralı ve travmalarıyla çok ağır oldu.

Katliamın ardından sağdan ve solun kimi kesimlerinden gelen açıklamalarda ortak değerlendirmeler dikkat çekiciydi: "Kör terör eylemleri halk düşmanlığıdır. Şiddet sarmalına izin vermeyelim. Bize karşı yeni oyunlar oynanabilir. Kutuplaşmaya gelmeyelim."

Değerlendirmelerin bir diğer ortak noktası ise; "7 Haziran-1 Kasım sürecine döndürülmek isteniyoruz" oldu.

Mersin'de iki gerillanın polis merkezine yönelik gerçekleştirdiği eylemin ardından "her türlü şiddete karşıyız" korosu bu kez, "her türlü teröre karşıyız" nakaratına geçti.

"Her türlü teröre karşı olmak" içinden geçtiğimiz bu süreçte ne anlama geliyor?

Birincisi, bu değerlendirme, söyleyenin niyeti ne olursa olsun, gerçeğin karartılmasının aracı olmaktadır.

İkincisi, Mersin eyleminin ardından başlayan bu torba siyaset tarzı, ezilenlerin devrimci şiddetini de devlet terörü ile aynı torbanın içine sıkıştırmaktır.

Taksim saldırısı, "her türlü terörden" öte, faşist şeflik rejiminin faili olduğu sivil halka yönelik gerçekleştirilmiş bir katliam saldırısıdır. Halka karşı işlenmiş suçtur. SS saldırının olduğu gün, Hakan Fidan'ın "attırırım 8 füze" dediği yerde, Suriye topraklarında, İdlip'teydi. Bunu bir kenara not edelim.

Halka yönelik bu düşmanlık karşısında "her türlü teröre/şiddete karşıyız" nakaratını mı tekrar edeceğiz yoksa faşist şeflik rejimini yıkacak antifaşist direniş cephesini mi güçlendireceğiz.

Dönemin iki kritik sorusu var. Birincisi bu. İkincisi de... Herkes, 7 Haziran-1 Kasım dönemine işaret ediyor. O dönemde, halkların HDP'de somutlaşan 7 Haziran zaferi ile Kürt halkının özyönetim ilanını hazmedemeyen faşist şeflik rejiminin halka karşı büyük bir kıyım saldırısı yaşandı. O günlerde, emekçi sol harekette bu kudurmuş saldırganlıktan korunmak gerekçesiyle "sokaktan evlere çekilme" eğilimi güçlüydü. Bugüne gelirsek. Benzer bir saldırganlık karşısında ezilenler faşizmin saldırganlığından sokaktan çekilerek mi korunacak yoksa faşizmin karşısında sokakta daha güçlü dikilerek mi?

Salı akşamı Özgür TV'de konuğum olan HDP Sözcüsü Ebru Günay'ın söylediği şu söz değerli: "7 Haziran- 1 Kasım süreci tekrar edemez. Türkiye toplumu o dönemde neler yaşandığının, iktidarın nasıl kirli oyunlar oynadığının farkında."

Faşist şeflik rejimi, 2015'de kitle katliamları ile yaptığı şok dalgası ile korku iklimi yaratarak, halkı teslim almaya çalışmıştı. Şimdi benzer bir psikolojiyi örgütlemek istiyor. "Her türlü terör" değerlendirmesi de faşist şeflik rejiminin algı ve toplumsal psikolojiyi yönetme operasyonunun, korku iklimi yaratma amacının bir parçası haline gelmek oluyor.

"Kutuplaşmaya gelmeyelim" uyarısı yerinde elbette. Önümüzde başörtüsü merkezli anayasa değişikliği süreci var. İktidar bu referandumu da yeni ve yapay bir kutuplaşmanın aracı yapacak.

Bu kutuplaştırma siyasetine karşı ezilenler faşizmin karşısında nasıl saflaştırılacak?

Dolayısıyla da "her türlü terör" tekerlemesini bir kenara bırakarak Taksim katliamının failini faşist şeflik rejiminde aramak ve bu fail gerçekliğine bağlı kalarak politik tutum almak zorundayız.