4 Aralık 2022 Pazar

Arif Çelebi yazdı | Günümüzde ideolojinin önemi

Eski üretim ilişkileri yok olmaya yüz tutarken o döneme ait fikirler de tükenmeye, solmaya ve giderek yok olmaya yüz tutar. Artık eski toplum biçimi iktisadi, siyasi ve ideolojik bir kriz içindedir. Buna bir üretim biçimi ve ona tekabül eden bütün toplumsal ilişkilerin krizi olarak varoluşsal kriz diyoruz. İşte tam da bu, eskinin tükenmeye yeninin doğmaya yüz tuttuğu süreçte ideoloji her zamankinden büyük önem taşır, eski düzenden ve onun fikirlerinden kopan bütün sınıflara çekidüzen vererek onları bir siyasal ordu olarak birleştirir.

Kapitalizm krizde. Aslında krizden çıkamıyor desek daha doğru. Bu gelip geçici, herhangi bir devrevi kriz değil. Çıkmazda olan kapitalist üretim biçimi ve ona tekabül eden bütün bir toplumsal ilişkilerdir. Bir başka deyişle krizde olan burjuva toplumun varlık biçimidir. Kriz, ekonomik olduğu kadar siyasi, siyasi olduğu kadar ideolojiktir.

İdeoloji en genel anlamıyla politik çıkarların soyutlanması, politik çıkarlar da ekonomik çıkarların ifadesidir. Eğer bir çıkarlar çatışmasından söz ediyorsak, toplumsal ilişkilerde bunun karşılığı sınıf çıkarları ve çatışmasıdır. O halde ideoloji sınıfsal bir durumdur. Elbette bunlar basit soyutlamalar olarak ele alınamaz, salt determinist anlayışla biri belirler diğeri belirlenir denemez. Devrimsel sıçramanın ifadesi olan yeni ilişki bir kez oluştu mu diyalektik yeni ilişkiler temelinde bir süreç olarak kendini gösterir. Her biri diğeri üzerinde etkide bulunur.

Yine de burada çözülmesi gereken bir problem çıkar karşımıza. Toplumsal sınıflar oluştuğu günden bugüne toplumsal gelişmenin motoru sınıf mücadelesidir. Mücadele hep aynı sınıflar arasında olmaz, mücadele eden sınıflar, birbirleriyle savaşırlar, hem de bu çok şiddetli ve tüketici, yok edici bir savaştır. Toplumu oluşturan ana sınıfların birbiriyle savaşında galip yoktur. Köle sahipleri ile köleler arasındaki savaş her ikisini de yok etmiştir. Onların yerini feodaller ve serfler almıştır. Feodallerle serfler arasındaki mücadele de böyledir. Onların yerini de burjuvazi ve proletarya almıştır. Toplum biçimini oluşturan ekonomik temel değiştiğinde, eski sınıfların yok olmaya yüz tutması ile o sınıflara tekabül eden siyaset de ideoloji de giderek etkinliğini yitirir, yeni ekonomik temel ona tekabül eden üst yapı kurumları, yani siyaset ve ideoloji ile birlikte yeni bir toplum biçimini yeni bir sosyal insan tipini ortaya çıkarır.

Eski üretim ilişkileri yok olmaya yüz tutarken o döneme ait fikirler de tükenmeye, solmaya ve giderek yok olmaya yüz tutar. Artık eski toplum biçimi iktisadi, siyasi ve ideolojik bir kriz içindedir. Buna bir üretim biçimi ve ona tekabül eden bütün toplumsal ilişkilerin krizi olarak varoluşsal kriz diyoruz. İşte tam da bu, eskinin tükenmeye yeninin doğmaya yüz tuttuğu süreçte ideoloji her zamankinden büyük önem taşır, eski düzenden ve onun fikirlerinden kopan bütün sınıflara çekidüzen vererek onları bir siyasal ordu olarak birleştirir. Feodalizmin çözülmesi ve kapitalizmin doğuşu sürecinde bu çok açık biçimde görüldü. Tam da böylesi bir süreçte eski toplum biçiminin politik ifadesi olan devletin ideolojik aygıtları işlemez hale gelir. Egemen sınıf ideolojisinin bütün alameti farikası sömürdüğü, egemenlik altında bulundurduğu sınıflar ve kesimler arasında "rıza üretme"ye hizmet etmesidir. Toplum biçiminin krize girmesi ile ideolojinin rıza üretimi de varoluşsal bir krize girer. Eski egemen ideolojinin krize girmesi ile ona bağlı olan ezilen sınıflar arasında muazzam bir kargaşa doğar, deyim yerindeyse her kafadan bir ses çıkmaya başlar. Böyle zamanlarda ezilenlerin mücadelesi serttir, kopuşsaldır ama yeni bir ideoloji etrafında toplaşmadıkları müddetçe enerjileri boşa akar, çünkü oluşan muazzam toplumsal enerji bilinçten, dolayısıyla hedeften yoksundur.

Buradan çıkarmamız gereken ana fikir, toplum biçimlerinin varoluşsal krize saplandıkları dönemde sınıf mücadelesinin bir sınıfın diğerinden talepler ileri sürmesinin çok ötesine geçerek yeni bir toplumsal düzen arayışını ifade etmesidir. Böyledir çünkü mevcut sistem taleplere yanıt verme -ezerek ya da ödün vererek- yeteneğini kaybetmiştir artık. Böylesi dönemlerde kaçınılmaz olarak egemen sınıfa karşı mücadeleye atılanların talepleri düzen dışı olmakta ve yeni düzen arayışına zemin hazırlamaktadır.

Kapitalizmin varoluşsal kriz içinde olduğu fikri giderek daha çok benimsenir oldu. Toplumsal maddi gerçeği marksist bir analize tabi tutan herkes bu sonuca ulaşabilir elbette. O halde günümüzün temel sorunu nedir? Daha tam bir deyişle kapitalizmin varoluşsal krizine yanıtımız ne olmalıdır?

Diğer her şeyi bir an için bir kenara bırakarak ideoloji konusuna devam edelim.

Kapitalist toplum biçiminin kendinden önceki sınıflı toplum biçimlerinden temel bir farkı var. Önceki toplumlarda yeni üretim biçimi eski toplumun bağrında oluşuyordu, bir özel mülkiyet toplumundan bir başkasına geçiliyordu, dolayısıyla ona tekabül eden ideoloji de bu temelde oluşuyor ve giderek geniş yığınları etkisi altına alıyordu. Oysa kapitalist toplum biçimi altında yeni toplum ancak üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin aşılması ile oluşabilir, bu nedenle kapitalist toplum içinde özel mülkiyetin aşıldığı yeni toplum oluşamaz, böyle bir toplum ancak kapitalizmin yıkılması ile mümkün olabilir. Bu da geleceğin toplum biçiminin, bu toplum biçimine tekabül eden bir üretim biçimi henüz yokken bir tasarım olarak ortaya çıkabilir. Ama bu tasarım ne kadar bilimselse o kadar uygulanabilirdir.

Marksizm, bilimsel sosyalizmdir. Bilimsel sosyalizm burjuvaziye karşı bütün emekçi sınıfların özlemlerine yanıt verdiği için bir dönem dünyada büyük bir etkinlik kurdu. Sonra geriledi. Neden? Tartışma konumuz bu nedenler değil. Daha temelden gidelim. Bu bir sınıf savaşı. Burjuvazi bu savaştan galip çıktı. Ne var ki burjuvazi kendi çıkmazını, varoluşsal krizini engelleme ya da aşma güç ve yeteneğinden yoksun. Tıpkı bir zamanlar feodallerin içine düştükleri çıkmaz gibi.

O halde bu kriz ancak bütün emekçi sınıfları bir kurtuluş bayrağı altında toplayacak yeni bir dünya tasarımı ile aşılabilir. Nedir bu yeni dünya tasarımı ya da ne olmalıdır? Kapitalist üretim biçiminde iki temel sınıf var, burjuvazi ve proletarya. Diğer bütün ara sınıf ve tabakalar bu ikisi içinde erir, kuşkusuz bu bir süreçtir. Şimdi hangi süreçteyiz? Açıktır ki bu iki temel sınıf dışındaki tabakalar daha önemsiz pozisyondadır. Bu ikisi sınıf mücadelesinin motorunu oluşturuyor. Bu hep böyle değil miydi? Kuşkusuz köylülüğün, küçükburjuvazinin, ulusal burjuvazinin yaygın olduğu dönemde son tahlilde burjuvazi ile proletarya arasındaki çatışma ana doğrultuyu belirlese de diğer sınıf ve tabakaların sürece büyük etkileri olduğunu göz ardı edemeyiz.

Tam da burada şöyle bir soru çıkar ortaya? Proletarya burjuvaziye karşı savaşırken aynı zamanda kendi yok oluşunu da hazırlamaz mı? Tam da öyle. Burjuvazi ile proletarya arasındaki savaşta her ikisi de yok olur. Bu kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlığı ortaya çıkaran toplumsal maddi gerçektir. Önceki süreçlerde proletarya egemen burjuvaziyi yense de burjuvaziyi yeniden ve yeniden üreten meta üretimi ilişkileri küçük ve orta üreticiler arasında varlığını korumaya devam ediyordu. Proletarya bir yandan büyük burjuvaziye tokat atarken diğer yandan büyük bir kitle olan burjuvazinin diğer kesimlerine, küçük ve orta meta üreticilerine el uzatmak zorundaydı. Bugün bu zorunluluk dünyanın büyük çoğunluğunda ortadan kalkmış durumda.

Proletarya burjuvaziyi yok ederken kendini de yok edecek. Yeni dünyanın gerçeği budur. Bu kaçınılmazdır çünkü büyük burjuvazi diğer bütün burjuvaları mülkiyetsizleştirerek dünya ölçeğinde tekelci hakimiyet kurmuştur. Proletarya bu burjuvaziyi yok ettiğinde kendisini de ortadan kaldırmış olacaktır.

Bu nesnel bir durumdur. Zorunludur. Proletarya ancak böyle özgürleşebilir. Özgürlük zorunluluğun bilincidir. Bu bilinci edinemediği müddetçe proletarya ücretli kölelik zincirleri ile yaşamaya devam edecektir.

Demek ki proletaryanın omuzlayacağı görev, salt kendisi ile ilgili sınıf çıkarlarının peşinde koşmak değil, kendisini ortadan kaldıracak devrimci bir mücadele yürütmektir. Buradan çıkan sonuç şu olmalıdır, proletarya salt kapitalizme karşı değil, bugüne kadar oluşmuş bütün bir özel mülkiyet dünyasına baş kaldırmalıdır. O özel mülkiyet dünyası insanlığı ve doğayı muazzam bir mahva sürüklemektedir. Proletarya bu gerçeği kavramazsa mücadelesi ne ölçüde yıkıcı olursa olsun son tahlilde burjuvazinin yedeğine düşmekten kendini koruyamaz. Bu nedenledir ki özel mülkiyet dünyasının bir sonucu olan erkek egemenliği ve doğanın yıkımına karşı savaşım doğrudan doğruya sınıf mücadelesinin konusudur. Bu her iki konu sınıf mücadelesinin olmazsa olmazıdır bugün. Bu ikisinden uzak duranın gideceği yer ekonomizm bataklığıdır. Sömürgeci hegemonyanın olduğu yerlerde de örneğin dört parça Kürdistan, sömürgeciliğe karşı mücadeleyi sınıf mücadelesi olarak ele almayanlar sermayenin sınıf mücadelesinden ne denli dem vururlarsa vursunlar sermayenin politik yedek ordusu olmaktan kendilerini kurtaramazlar.

Proletaryanın öncü müfrezesi, kurmayı iddiasını taşıyan komünistler marksizm ve bilimsel sosyalizmi politik hareket halinde ve canlı biçimde üreterek burjuvaziyi ve onunla birlikte bütün bir özel mülkiyet dünyasını ortadan kaldıracak bir ideoloji haline getirebilirler. Bunun şartları yüzyıl öncekinden çok daha elverişlidir. Her komünist kendisini ideolojik bir bomba olarak örgütlemeli ve ulaştığı her yerde kendini patlatmalıdır. Bu bombalardan yoksun hiçbir politik hareket ezilenlerin ayaklanmalarına yanıt veremez.