18 Şubat 2026 Çarşamba

Anna, Lorena, Alma…

Alınteri Gazetesi Yazarı Oya Açan, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.

Onları birbirine bağlayan kadın olmaları değil SADECE. Aynı erkek egemen anlayışın devletteki, ordudaki, okuldaki, işyerindeki, evdeki bekçilerine karşı her şeyi göze alan bir mücadele yürütmeleri. Gözlerimizin önünde yapılan Filistin soykırımını, boğulmak istenen Rojava Devrimi'ni gündemde tutmak ve bunu enternasyonal mücadelenin başta gelen konusu haline getirme çabası onlarınki… Üstelik sadece kendi bulundukları alanla sınırlanmadan bütün dünyayı evleri, bütün "sorunları" kendi sorunları olarak gören, o nedenle de engelleme, sınır, bariyer tanımamaları.

Emperyalist efendiler ve yardakçıları dünyayı yaşanmaz bir yer haline getirdi. Anna, Lorena ve Alma… insanlıktan çıkarılmaya çalışılan, çöp muamelesi yapılıp kendi topraklarından süpürülüp atılmak istenen bütün halkların acısını duydukları için ayağa kalkan, doğru bildikleri doğrultusunda ellerinden ne gelirse ortaya koyan kadınlardan söz ediyoruz: Gazze'ye yardım götürmek için yola çıkan ve Özgürlük Filosu'na katılıp Vicdan gemisininin siyonist rejim tarafından alıkonması sonucu İsrail'de gözaltındayken çıplak arama sırasında tecavüze uğrayan Alman gazeteci Anna Liedtke, sınırdışı edilmek üzere gözaltına alındığı sırada Türkiye'de cinsel işkenceye uğrayan Halklar Karavanı'nın yirmi sekiz aktivistinden Lorena ve Alma…

Ülkeler değişiyor, dönemler değişiyor fakat erkek egemen devletlerin yöntemleri de saldırı ve "göz korkutma" araçları da değişmiyor. "Olay yeri" Türkiye oluyor, İsrail oluyor Arjantin oluyor Almanya… oluyor. Dünya eski dünya değil ve kadınlar artık eski dünyanın kadınları hiç değil!

UTANÇ SİZİN, DİRENİŞ BİZİM!
Halep'te cansız bedeni cihatçı barbarlar tarafından işe yaramaz bir eşya gibi ikinci kattan atılan Deniz Çiya özgürleşmiş bir kadın simgesi değil miydi? 

Rojava'da YPJ savaşçısı bir kadının örgülü saçının savaş ganimeti olarak sergilendiği video üzerine başlayan saç örme kampanyasına saçını ördüğü bir videoyla katıldığı için tutuklanan, Şakran Cezaevi'nde çıplak aramaya maruz kalıp fiziki saldırıya uğrayan yine 16 yaşında bir kız çocuğu değil miydi?

El kadar çocuğu çıplak arama adı altında utandırarak cezalandırmaktan, korkuturum "umudu"nu canlı tutmaktan vazgeçmeyen bu sistemle sorunu var kadınların.

"Utancı onlara bırakarak" kendilerine yapılanları dünya aleme ilan eden kadınları geriletemiyorlar çünkü. Ellerinin uzanabildiği her yere, sesleri ulaşanlarla dayanışmaya, bunu bütün dünyaya ilan etme uğraşında bu kadınlar çünkü…

CİNSEL ŞİDDETİN İŞKENCE ARACI OLARAK KULLANILMASI
Cinsel şiddetin işkence aracı, mücadeleden vazgeçirme silahı olarak kullanılması yeni değil. Dünyada da Türkiye'de de cinsel şiddetin kadın oldukları için özellikle kadınlara uygulandığı bilinir. 

Kadınları aşağılayan, onları zayıf ve güçsüz, cahil ve bilgisiz olarak kodlayan eril akıl her vesileyle onları utandırmaya, onurlarını kırmaya çalışır. "Eksik etek" lafını duymayanımız yoktur. Erkek kadar "söz hakkı" yoktur onların, susturulup itaate zorlanması gerekenlerdir! Hele bu kadınlar "hayır" demeye başlamış, "makbul" olmayı reddedip dünyaya meydan okuma gücünü ele geçirmişlerse, hele kendilerini örgütlü mücadele içinde var etmeye -ya da o tercihi benimsemeye- yönelmişlerse…

Çıplak arama dayatması, ‘80 sonrası Türkiye hapishanelerinde özellikle kadınlara uygulanan bir işkence yöntemiydi. Çıplaklığı kullanarak işkence yapmak 12 Eylül askeri faşist darbesinin keşfi değildi… Mesele çıplaklık da değildi, düşman karşısında "çaresiz" olunduğu fikrini kadın tutsağın zihnine yerleştirme çabasıydı. Çıplak arama da "çıplak arama"dan ibaret değildi zaten, tacizin âlâsı bu sırada polis ve gardiyanlar tarafından adeta normalleştirilmiş tarzda "icra edilirdi".

Öncesi de bir yana Türkiye'de ‘80'li yıllardan itibaren toplumsal ayağa kalkışlarda, örgütlü mücadelenin öznelerine karşı sınırsız olarak uygulanan cinsel şiddet hepimizin hafızasında hala canlıdır. Gündelik hayatın olağan akışı içinde her vesileyle sergilenen eril saldırganlık burjuva devletin ve onun polisinin deneyim "hazinesi"nde yazılı olmayan "talimatlar" bölümündedir. Erkek devlet şiddetinin nasıl uygulanması gerektiği polisi, jandarması, bekçisi… aracılığıyla her yolla icra edilir.

‘80'lerde cinsel şiddet ve cinsel işkencenin -özellikle örgütlü kadınlar üzerinde- katmerlisi vardı. Toplumsal cinsiyet kalıpları algılarımıza ister istemez öyle derinlemesine işlemiştir ki, poliste yaşanan taciz girişimleri, tecavüz saldırıları öyle kolay kolay anlatıl(a)mazdı bile… Ancak biri anlatmaya başlayınca yalnız olmadıklarını anlayanların cesaretiyle birer birer dökülür, tortulaşmış zehri akıtırdı diğerleri de…

Kuşkusuz meselenin toplumsal-siyasal bilinçle çok yakından bağlantısı vardır. Sınıflı bir toplumdan geliyoruz, kapitalizmin ideo-kültürel olarak biçimlendirdiği ailelerden, çevrelerden, okullardan geliyoruz. Bilinç oluşumu ve gelişimi belli evrelerden geçmeden olgunlaşmaz. Yeterince hesaplaşılmamış ideolojik zayıflıklar, olgunlaşmamış yanlar ve özellikler böyle zamanlarda ciddi handikaplara dönüşebilir. Onuru nereye oturttuğumuz, mücadeleyi nereye oturttuğumuz, devrim ve komünizm kavgasının neferleri olarak kendimizi nereye oturttuğumuz belirleyici bir rol oynar bu noktada.

DÜNYA EVİMİZ, ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ YÜRÜYÜŞÜMÜZ, DEVRİM HEDEFİMİZ!
Anna, Lorena, Alma… Enternasyonalizmi baştacı etmiş bu gencecik kadınlar örgütlü mücadelenin kazanmak için gerekli şart olduğunun altını çiziyor, ardıllarına cesaret, güven ve öne atılma iradesi aşılıyor.
Yaşadıklarını anlatırken, bir sızlanma, yazıklanma ya da hüzün gölgesi düşmüyor sözlerine, sesleri titremiyor. "Bu düşman bunu yapar" meşrulaştırması hissedilmiyor. Kendilerine yapılan cinsel şiddet işkencesinin binlerce Filistinli, Rojavalı, Türkiyeli kadına da yapıldığını  biliyor ve konuşmalarının bir çok yerinde, "ben burada kişisel olarak konuşmuyorum, kişisel olarak kendime yapılandan söz etmiyorum" diye belirtme gereğini duyuyorlar.

EN DEVRİMCİ ŞEY SESSİZ KALMAMAKTIR!
Anna Liedtke tecavüze uğrayışını, "Bunu, bu konuda konuşamayan tüm insanlar adına paylaşıyorum" diyerek gerekçelendiriyor ve ekliyor: "Adalet benim için sadece bunu yapanların cezalandırılmasından ibaret değil! Adalet siyonizmin, işgalin, soykırımın, hapishane sistemlerinin, tüm şiddetin son bulmasıdır!"

Kadın kurtuluş mücadelesi, kadını yüzlerce yıl boyunca tutsak eden eşitsizliklere, cinsel köleliğe karşı bir mücadele değildir sadece. Onun mücadelesi, emek-sermaye çelişkisinin çözümü kadar -ve bu doğrultuda- sistemin ürettiği tüm toplumsal sorunlara karşı verilen bir kavgadır. Faşizme, gericiliğe, savaşa ve ekolojik yıkıma karşı, gasp edilmek istenen kazanımlarımıza karşı enternasyonal bir mücadelenin savaşçılarıdır onlar. İnsanlık suçları geçit yaparken, elle tutulacakmışcasına yakınken katliamlar, "En devrimci şey sessiz kalmamaktır!" Tıpkı Nazım Hikmet'in şiirinde dile getirdiği gibi tam bir gönüllülük ve enternasyonal bir ruhla dolup taşmaktır.

"İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamişken…"