25 Eylül 2020 Cuma

Virüs ve sömürü düzeni kurtulsun mu?

Tek yudumluk suyunu şirketlerin yangınına boca eden devletin işçi sınıfına duadan başka hiçbir şey veremeyeceği de, bu virüs ve sömürü düzenine karşı bir numaralı halk sağlığı önleminin çalışmak zorunda bırakılanların isyanı olacağı da görülmüştür.

Faşist şef Koronavirüsle Mücadele Eş Güdüm Toplantısı sonrasında "Ekonomik İstikrar Kalkanı" adını verdiği ve küresel salgının sebep olduğu ekonomik yıkımı önleyeceğini iddia ettiği 100 milyar TL'lik ve 21 maddelik bir kurtarma paketi açıkladı.

4 şeyi baştan tespit edelim:

1) Bu paket büyük burjuvaziyi kurtarma, faşizmin taşradaki dayanağı olan orta burjuvaziyi rahatlatma, işçi-emekçiyi ise borca batırma paketidir.

2) Bu paket ne büyük burjuvaziyi kurtarabilecek, ne orta burjuvaziyi rahatlatabilecek ne de işçi-emekçiyi tüketime sevk edebilecek bir pakettir.

3) Mali-ekonomik sömürge tipi krizi katmerli hale getiren küresel salgının ilerleyen günlerinde iktisadi panik vaka sayısı gibi katlanarak artabilir, bunun da sonucu kitlesel işten çıkarmalar, iflaslar ve intiharlar olabilir.

4) Bu kapitalist barbarlığa karşı bir numaralı halk sağlığı önlemi çalışmak zorunda bırakılan işçi ve emekçilerin isyanı olabilir.

Önce paketin detaylarına ve her bir maddenin ne anlama geldiğine bakalım.

SERMAYEYE (DAHA) AZ VERGİ, (DAHA) ÇOK DESTEK, (DAHA) BOL KEFALET
Paket, 10 sektördeki şirketlerin önümüzdeki 3 ayda devlete iletmeleri gereken stopajı 3, KDV ve SGK primlerini ise 6 ay erteliyor. Bu, IMF'nin önerdiği, başlı başına sermaye sınıfının nakit akışı ihtiyacını gözeten, karşılığında da kamu gelirlerini azaltan tipik maliye bir politikası.

Ancak şu var ki, şirketler bu zamana kadar malın fiyatının içinde ödediğimiz ve devlete ulaştırsın diye kendilerine emanet ettiğimiz KDV'nin yüzde 60'ını zaten devlete aktarmıyor, el koyuyordu. Daha doğrusu burjuva devlet KDV'yi şirketlere hediye ediliyordu. Bu paket ile kalan yüzde 40'ı da 6 aylığına sermayeye bırakılmış oluyor. Patronun ödemesi gereken SGK payının da önemli bir kısmı zaten kamu tarafından "destekleniyordu". Benzer şekilde, kalan SGK primi de 6 aylığına şirketlere hediye ediliyor.

Anlayacağınız, zaten doğru düzgün vergi ödemeyen sermaye daha da rahatlatılırken, kamu gelirleri yine emekçilerin omzuna yüklü halde kalıyor.

Şefin ihracatçılara da bir müjdesi var. Paket ile ihracatçılara stok finansmanı sağlanıyor. Yani "siz üretmeye devam edin, satamasanız da stoklayın, depo bedellerini işçi sınıfına ödettiririz" denmiş oluyor. Paket, herhangi bir şekilde borçlarını ödemekte zorlanan şirketlere finansman desteği verileceğini söylüyor. Yani devlet doğrudan şirketlere kaynak aktarıyor.

Bu önlemler doğrudan büyük burjuvaziyi kurtarmaya yarıyor. Bir de faşizmin taşradaki dayanağı kılınan ve çıkarı büyük burjuvaziye doğrudan bağlı asalak orta burjuvazi var. Paket, devletin bu kesime kefil olarak bankalardan daha fazla borç almalarını sağlayan Kredi Garanti Fonu'nun daha aktif kullanılmasını öngörüyor. Kredi limiti şirket başına 25 milyar liradan 50 milyar liraya çıkartılıyor. Bu zamana kadar KGF ile dağıtılan kredi miktarının 400 milyar TL'yi bulduğu düşünüldüğünde bu limit arttırımı bir o kadar daha kredi pompalanması anlamına geliyor.

Diğer bir deyişle kefalet düzeni norm haline geliyor. Böylece kârlar özel kalmaya devam ederken artık daha fazla şirketin daha büyük miktarlardaki zararlarına ortak olmuş oluyoruz halk olarak. Emperyalist küreselleşme evresinin "kamulaştırması" böyle oluyor...

İŞÇİ SINIFINA FAZLA MESAİ, ÜCRETLİ AÇLIK, BORÇ VE ESPRİ
19. maddede telafi çalışmasının 2 aydan 4 aya çıkmasından bahsediliyor. Telafi çalışması, zorunlu nedenlerle işin durması, kapasite altında çalışılması ya da işçinin talebi ile kendisine izin verilmesi hallerinde yaşanacak iş kaybının telafi edilmesi için işçinin önceden ve "ücretsiz olarak" günde en fazla 3 saat fazla mesaiye bıraktırılmasına imkan veren bir esnek çalışma modeli. Bu, söz konusu aralardan 2 ay öncesini kapsayacak bir süre için geçerliydi. Paket ile bu 4 aya çıkarılmış durumda. Yani 4 ay sonraki ekonomik daralma gerekçe gösterilerek işçiler bugünden zorla fazla mesaiye zorlanabilecek. Bu, açıkça ücretsiz kölelik düzeni...

Paket, salgının yarattığı kriz nedeniyle faaliyetine ara veren iş yerlerindeki işçilere "Kısa Çalışma Ödeneği" ödenmesini de içeriyor. Bu bir anlamıyla ücretli izin oluyor. DİSK de bunu önermişti. Peki, sevinmeli miyiz?

Ücretli izinden farklı olarak bu sistemde işçinin ücreti daha düşük miktarda karşılanıyor. Örneğin kriz, salgın vb. nedenle üretim durdurulunca, asgari ücretle çalışan bir işçiye aylık 1750 TL ödeniyor. Buna ücretli izin değil, ücretli açlık denebilir, zira işçiyi açlık sınırının çok altında yaşamaya mahkum ediyor. Bir çok işçi bu hakkı kullanmaktansa salgına maruz kalarak çalışmayı tercih etmek zorunda kalacak, tâbiri caizse veremi görüp sıtmaya razı olacaktır.

Kısa Çalışma Ödeneği kamudan fonlanıyor ve bu yüzden işçiden daha çok sermayeyi korumak amaçlı bir önlem olarak öne çıkıyor. Çünkü patronların "sıkıştıklarında" tüm yükü emekçi vergi, prim ve kesintileri ile fonlanan kamuya yıkmalarına imkan tanıyor. Bu yönüyle ücretli iznin faturasını sermaye değil, diğer işçiler ödemiş oluyor. Sermaye istediğini alıyor, işçiler "sefalette dayanışıyor".

Alt sınıflara hiçbir desteğin olmadığını söyleyemeyiz. Pakette Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın belirlediği kriterlere göre ihtiyaç sahibi ailelere yapılacak nakdi yardımlar için ilave 2 milyar liralık bir kaynak ayrılacağı belirtiliyor. Nesnel ölçüye dayalı sosyal hak kavramının sosyal yardıma dönüştüğü emperyalist küreselleşme evresinde faşist iktidarların bunu kitle tabanlarını konsolide etmek için siyasi bir şantaj aracı olarak kullandığını biliyoruz. Yani paketin hedeflediği şey alt sınıfları kurtarmak değil, sınıfların alt-üst olmaması için iktidarı kurtarmak...

Paket ile ev kredisi almak isteyen işçi-emekçiye de "kolaylıklar" sağlanıyor. Ancak elbette ki onlar sermayenin faydalandığı "kefalet düzeninden" faydalanamıyor. Yani eğer bir fabrika batarsa borcunu devlet ödüyor ama biz ulaşması kolaylaştırılmış ev kredisinin bir taksidini dahi ödeyemezsek evimiz elimizden alınıyor. Zaten sınıflar arası servet aktarımı aktarım mekanizması da böyle çalışıyor.

Paketin trajikomik yönleri de yok değil. Örneğin bir yandan sosyal mesafelenme kuralları gereği insanları evde oturmaya çağıran iktidar, diğer yandan konaklama vergisinin Kasım ayına kadar uygulanmayacağını, İç havayolu taşımacılığında 3 ay süreyle KDV oranının yüzde 18'den yüzde 1'e indirildiği söyleyerek hem halk sağlığını tehlikeye atıyor, hem de işçi ve emekçilerle adeta dalga geçiyor.

PAKET KÜÇÜKTÜR MİDE BULANDIRIR
Buraya kadar anlattıklarımız klasik bir sermaye kurtarma operasyonu olarak gözükebilir. Ancak sorun şu ki 100 milyar TL'lik bir paket kapitalist sınıfın dertlerine geçici süre de olsa deva olmaktan çok uzak. Bundan iki sene önce ithalat bağımlılığını azaltma iddiasıyla açıklanan "Süper Teşvik" paketi bile 19 şirketin 23 projesine tam 135 milyar TL teşvik verilmesini içeriyordu.

Kaldı ki son 2 senede TL serbest düşüşe geçti, borçlar durduğu yerde katlandı, dış finansman muslukları kısıldı, ekonomi küçüldü. O günden beridir Türkiye kapitalizmi devletin kredi pompalamasıyla zar zor ayakta duruyor. Durum zaten yeteri kadar kötüyken, bir de küresel salgının dünya ticaretine, dolayısıyla ihracata vurduğu darbeyle sarsılacak olan Türkiye kapitalizmi aynı zamanda mali-ekonomik sömürgelerden çıkışı 2008 seviyesinin 2 katına ulaşmış olan yabancı sermaye şoku ve yükselen dolar endeksinin yükünü taşımak zorunda kalacak. Kısacası ihtiyaç 100 milyar TL'den çok daha büyük olacak.

Öte yandan, bu 100 milyar TL içinden bir nevi ücretli izin imkanı sayılabilecek Kısa Çalışma Ödeneği'ne ayrılabilecek miktar şirket kurtarmaya giden kısımla kıyaslandığında o kadar sınırlı kalacaktır ki, üretim durdurmalarının yaratacağı yangına bir damla su bile olamayacaktır. Ayrıca konut piyasasını canlandırma amacıyla ev kredilerinde tüketicilere getirilen kolaylığın talebe yansıması da bu kriz koşullarında çok gerçekçi gözükmüyor. Sonuç olarak bu paketin ne büyük burjuvaziyi kurtarabilecek, ne orta burjuvaziyi rahatlatabilecek ne de işçi-emekçiyi tüketime sevk edebilecek bir paket olduğu söylenebilir.

Bu bir "hesap hatasından" ziyade Türkiye kapitalizminin sınırlarına işaret ediyor. Bu açıdan bakıldığında ABD, Almanya ve Fransa gibi emperyalist devletlerin devasa şirket kurtarma paketleri ile yapılacak kıyas en hafif tabirle saflık olur. Görünen o ki işsizlik fonu, TCMB'nin ihtiyat akçesi, dış kredi, tehdit ve bütçe açığı yoluyla genişletilen kredi havuzu daha fazla genişletilemiyor. Mali-ekonomik sömürge tipi krizi katmerli hale getiren küresel salgının ilerleyen günlerinde iktisadi paniğin vaka sayısı gibi katlanarak artması kuvvetle muhtemel. Bunun ilk sonuçları üretim kesintileri, iflaslar, kitlesel işten çıkarmalar ve maalesef emekçi intiharları olabilir.

BİR HALK SAĞLIĞI ÖNLEMİ OLARAK GREV
Tek yudumluk suyunu şirketlerin yangınına boca eden devletin işçi sınıfına duadan başka hiçbir şey veremeyeceği de, bu virüs ve sömürü düzenine karşı bir numaralı halk sağlığı önleminin çalışmak zorunda bırakılanların isyanı olacağı da görülmüştür. Dolayısıyla 1) işten çıkarmaların yasaklanması 2) telafisiz, yıllık izne ek olacak ve zararı sermaye sınıfına yüklenecek bir ücretli izin ve 3) ücretsiz temel gıda ve ihtiyaç talebiyle grev ve iş bırakma eylemini örgütlemek şimdi çok daha anlamlı. Bu yüzden devlete seslenen talepleri hızlıca terk etmek, doğrudan işçi ve emekçilere seslenmek gerekiyor. Hem bahse konu seslenmeleri fiili bir güce dönüştürecek olan dışarıda olmak zorunda olanlardan başka kimdir ki?

Madem canımız bu denli önemsizdir, o halde önem kazanana kadar piyasanın çarklarının dönmesinin de bir gereği yoktur. Şurası açık olmalıdır: eve kapanma lüksü olmayan ve kurtarılmaya değer bulunmayanların grevi bizim değil, sermayenin hayatını durduracaktır. Yoksa bizi besleyecek gıda ve temel ihtiyaç stokları bu ülkede yeterli derecede mevcuttur. Yetmezse de çalışarak neyi ne kadar üreteceğimize karar vermek yine bizim elimizdedir.

Aksini savunanlar, yani iradeleşmekten ve iradeleştirmekten çekinenler işyerlerinde canımızı bile koruyamazken bir de kurtarma paketlerinin yüküyle kısa zamanda daha ağır bir sefalete mahkum kalacağımızı görmelidir. Bu virüs ve sömürü düzeni kurtulsun mu? Sorumuz budur.