28 Kasım 2020 Cumartesi

Savaş bitti, nefret sürüyor

Söz konusu anlaşmaya bir zafer ve mağlubiyet açısından bakmak bizi bir yere götürmeyecek. Söz konusu topraklar, Ermeniler ve Azerilerin bundan önce birlikte yaşadıkları, bundan sonra da birlikte yaşayacakları bir coğrafya. Bütün kesimler, bu birlikte yaşama imkanları ve yollarına odaklanan bir tutum izlemeli. Kurulacak dil de bu yönde olmalı.

Ermenistan- Azerbaycan savaşının 10 Kasım'da varılan ateşkes anlaşmasıyla sona ermesinin yankıları gerek Ermenistan'da, gerek Azerbaycan'da, gerek Türkiye'de sürüyor.

1994'te sona eren savaştan sonra geçen 26 yıllık süreçte müzakereler devam etmiş, ancak bir sonuca varılamamıştı. Geçen hafta da yazdığım gibi, Ermenistan bu süreci iyi kullanmamıştı, zira meselenin toplamına baktığımızda Ermenistan'ın Azerbaycan'a bazı bölgeleri iade etmesi, sürecin temelini oluşturuyordu ve kimi bölgelerin iade edilmesi zaten bir gereklilikti.

Ancak Ermenistan'da kimse 'toprak veren' konumuna düşmek istemediği için adım atılmadı ve sonuçta Ermenistan müzakere masasında vereceği topraktan daha fazlasını, üstelik binlerce asker kaybederek iade etmiş oldu.

Bu, şüphesiz, bir mağlubiyet duygusu yarattı Ermenistan'da. 10 Kasım'dan bu yana, anlaşmayı imzalayan Başbakan Paşinyan'a tepkiler yöneliyor ve bunlar sürecek gibi görünüyor.

Paşinyan ise istifa taleplerine kulak tıkayarak "Karabağ'ın statüsü meselesine odaklanalım" diyor. Bu da elbette önemli bir konu, zira tüm kayıplara rağmen Ermenistan/Karabağ güçlerinin elinde hâlâ bir bölge var. Bu bölgenin statüsünün ne olacağı, belli ki uzun süren bir müzakere sürecini gerektirecek.

Bu tabloya bakıldığında, artık rollerin değişmiş olduğu söylenebilir. 26 yıl boyunca müzakerelerden bir sonuç almayı umutsuzca bekleyen Azerbaycan'ın yerini Ermenistan almış gibi görünüyor. Azerbaycan artık statü meselesini gündeme almayı reddediyor. Son anlaşmayla bölgede asıl söz sahihi olduğunu gösteren Rusya ise meseleyi zamana bırakma yönünde mesajlar veriyor. Burada Ermenistan ancak Fransa'dan ve belki yeni ABD yönetiminden destek bulabilir. Ancak bu da kırılgan bir denge olacak, belli. Zira iki ülke de bölgede epey ağırlık kaybetti.

Türkiye'ye bakarsak, bir zafer havası hâkim. Bu savaşta hedef tüm Karabağ'ın ele geçirilmesiydi ama bunun gerçekçi bir hedef olmadığı da belliydi. Rusya, Azerbaycan hiçbir şey almadan bu savaşı sona erdirmek istemedi ve kendi hesaplarına göre Azerbaycan'ın makul genişlikte bölgeyi kontrol altına aldığına kanaat getirdikten sonra devreye girip savaşı bitirdi. Yani şimdi hem Ermenistan'ın, hem de Azerbaycan'ın elinde bir şeyler var ve Rus askeri bölgeye tamamen yerleşmiş durumda.

Türkiye demiştik; bu savaşta Türkiye'yi bu derece devreye sokan motivasyonun kaynağı Azerbaycan'la son yıllarda kurulan işbirliği kadar, Ermenistan'a yönelik düşmanlık da oldu.

Bu, AKP yönetimine özgü bir durum değil. 1990'larda da Türkiye hükümetleri aynı oranda Azerbaycan'la birlikte hareket etmiş, aynı oranda Ermenistan'ı düşmanlaştırmıştı.

Ancak bu sefer Türkiye hem askerî teçhizat, hem de asker intikali bakımından daha fazla işin içinde oldu. Ayrıca ana akım medya da her fırsatta Ermenistan'a yönelik nefret söylemini bolca dolaşıma soktu.

Savaşın ardından da bu hava sürüyor. Ermenistan'daki mağlubiyet havası Türkiye'de büyük bir coşku ve keyifle karşılanmış vaziyette. Kelbecer'i terk eden Ermeni nüfus için Hürriyet gazetesinde "Geldikleri gibi gidiyorlar" başlığı bile kullanıldı. Oysa bölgeyi terk eden sivil nüfustu ve bütün o coğrafyada Ermeniler ve Azeriler çok uzun yıllardır yaşamaktaydı. 30 yıldır onbinlerce Ermeni ve Azeri evlerin terketmek zorunda kalmıştı ve travma hala her iki taraf için sürmekteydi.

Söz konusu anlaşmaya bir zafer ve mağlubiyet açısından bakmak bizi bir yere götürmeyecek. Söz konusu topraklar, Ermeniler ve Azerilerin bundan önce birlikte yaşadıkları, bundan sonra da birlikte yaşayacakları bir coğrafya.

Bütün kesimler, bu birlikte yaşama imkanları ve yollarına odaklanan bir tutum izlemeli. Kurulacak dil de bu yönde olmalı.

Teslimiyet, mağlubiyet, zafer dilinden konuşmak belki bugün duyguları ve kalabalıkları motive edebilir. Ancak şu son 30 yılda her kesimden on binlerce insan evlerini terk etmek zorunda kaldı, binlerce insan hayatını kaybetti. Bunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bu kayıpların yası ve ağırlığı içinde, bundan sonra inşa edilecek hayat için 'kurucu' bir dil kullanmak şart. Yoksa bu kahredici denklem ortadan kalkmayacak.