20 Ekim 2020 Salı

Saray'ı McKinsey de kurtaramayacak...

Türkiye ekonomisinin anahtarının kayyuma teslim edilmesi önümüzdeki süreçte mücadelenin gelişme potansiyeline işaret etmektedir. McKinsey'in ilk işi işçi ve emekçilerin tarihsel kazanımlarını gasp etmektir. Gelişmeler her türlü şiddet ve zora rağmen teslim olmayan, mücadele etmek isteyen bir kitlenin varlığına işaret ediyor. Burjuvaziyi korkutan budur. Şimdi yerelde ve merkezde örgütlenerek, birleşerek mücadeleyi, umudu büyütmenin zamanıdır.
Atılım gazetesinin bu haftaki 'Gündem' köşesinde yaşanan ekonomik krize karşı AKP iktidarının ülkenin ekonomisini McKinsey'e emanet etmesini ele alınıyor.
 
Atılım Gazetesi'nin Gündem yazısı şöyle:
 
Politik İslamcı faşist şefin daha ABD'ye ve Almanya'ya “eyyy” dediği, yedi düvel karşısında ne kadar “dik durduğu” mavalının mürekkebi kurumadı. Saray ve avanesinin ne kadar “anti emperyalist” olduğu, “ABD'ye kafa tuttuğu”, “yedi düvele karşı kurtuluş savaşı” verdiği ballandıra ballandıra anlatılıyordu. Fakat olaylar ve gelişmeler bunun ne kadar sahte, içte emperyalizm karşıtlığını şovenizm bulamacıyla nasıl ırkçı ve faşist yığınağa dönüştürme hedefiyle bağlantılı olduğunu tekrar açığa çıkardı. “Dünya beşten büyüktür” diye BM toplantılarında boy gösterenlerin geldiği nokta, “McKinsey Erdoğan'dan büyüktür” gerçeğine çarpmaktır.
 
Türkiye, mali-ekonomik ve siyasi, toplumsal kriz bileşkesinin üzerinde duruyor. Bu topraklar üzerinde yaşayan halklarımızın ve emekçilerin yoğun sömürüsü üzerine palazlandılar ve kamu adına ne varsa onu yağmalayarak har vurup harman savurdular. Uluslararası mali tekeller piyasadaki parayı çekince denizin suyu çekildi ve kayalıklar açığa çıktı. Yüzdürülen saadet gemisi karaya oturdu. Kara parçasının altının da son derece kırılgan bir fay hattı olduğu herkes tarafından görüldü.
 
Politik İslamcı faşist rejim kurtuluş reçetesini; sermayenin, olanakların, yönetme gücünün, iktisadi ve siyasal yaşamın tek elde toplanması ve dağıtılmasında buldu. Siyasi, iktisadi krizi başka türlü aşamayacağına inandı. Bunu sadece AKP/MHP koalisyonunda ifadesini bulan faşist cephenin tek başına hazırladığı reçete değil, aynı zamanda emperyalist mali sermayenin de bu reçeteyi yazdığı görüşü taraftar buluyor. Emperyalistler tüm eleştirilerine karşın çıkarları faşist rejimin devamından yanadır. Sömürü ve yağma cenneti olan bir Türkiye'nin emperyalist politikaların sadık hizmetkarı olduğu koşullarda sürdürülebilir kılınması onlar bakımından da tercih nedenidir. 16 yıllık AKP iktidarını ayakta tutan sadece seçimlerde elde ettiği halk desteği olduğunu ileri sürmek yanıltıcıdır. Bunda başat rol, emperyalist mali sermayenin açık veya örtülü desteğidir. Çıkarları rejimin zorbalığının, zulmün, sömürü ve yağmanın sürdürülebilir kılınmasında yatmaktadır. Çıkarları tehlikeye girdiğinde güçlerini ve çözüm arayışlarını birleştiriyorlar. Almanya'nın, ABD'nin aralarındaki tüm çelişki ve anlaşmazlıklara karşın Erdoğan diktatörlüğü ile kurduğu ilişki böyledir.
 
Ekonominin yönetim ve denetiminin McKinsey'e verilmesi, emperyalist mali sömürgeciliğin Türkiye'de yaşanan krize bulduğu çözümdür. Bu çözümler, geçmiş dönemlerde kriz karşısında emperyalistlerin bulduğu çözümden farklı değildir. 24 Ocak kararları böyledir. Bunun siyasal karşılığı 12 Eylül darbesi olmuştur. 2001 krizinde IMF'nin 15 maddelik Kemal Derviş programı devreye sokulmuştur. Bir şekilde emperyalist mali sermaye kendi çözümlerini merkezileştirerek krize çözüm buluyor.
 
Emperyalist mali sermayenin Türkiye'de bugünkü krize siyasi çözümü ise faşist rejimin tahkim edilmesi ve devrimci demokratik mücadelenin bastırılmasıdır. Siyasi gericilik ve faşizm iktisadi sömürü, yağma ve talanın güvenceye alınması için açık bir emperyalist desteğe dönüşüyor.
 
Krizin ne kadar yıkıcı olduğunu, McKinsey'in dolandırıcı, yağmacı ve müflis tüccar olduğunun teşhir edilmesi gereklidir fakat bu durumu değiştirmeye yetmez, yetmemektedir. Himayeci mali sömürgecilik sistemini, sömürücü kan emici kapitalizmi ve faşist rejimi yıkmaya ve ortadan kaldırmaya yönelmeyen, bu hedef ve perspektifle birleşmeyen eleştiri ve teşhir nihayetinde aydınlatma gücünün ötesine geçemez. Bununla birleşen ama aşan bir politik programı, devrimci demokratik programı içermeyen hiç bir palyatif çözüm önerisi faşizm ve krizden çıkışı sağlayamaz.
 
İşsiz, aç kalan, evine ekmek götüremeyen, elektrik, doğalgaz ve su parasını ödeyemeyen milyonlara kurtuluş yolunu göstermek ve bunu örgütlemek dışında bir seçenek yoktur. Kriz dönemleri çözüm gücünün de geliştiği dönemlerdir. Halkın taleplerinin tek tek formüle edilmesi ve bunlar için harekete geçmesi önemlidir. Bu, mücadelenin genişlemesi ve yaygınlaşmasını sağlayabilir. Kitlelerin mücadeleye atılmasını kolaylaştırır. Eğer tek tek mücadeleleri bir araya getiren, birleştiren ve ortak bir hedefe bağlayan bir özne yoksa kitle mücadelesi duvarı dövüp geri çekilen dalga olarak kalır.
 
Diktatörlüğün şimdiki planı iktisadi taleplerle bile olsa işçi-emekçi kitle mücadelesinin gelişmesini engelleme, ortaya çıktığı durumda da hızla bastırma üzerine kurulmuştur. Yoğun sömürüye azgın faşist kudurganlık eşlik etmektedir. İşssiz, aç ve yoksul kalan emekçiler Kürt düşmanlığı temelinde ırkçılık, şovenizmle alıklaştırılarak burjuvazinin krizden çıkış dinamikleri haline gelmesi olasılık dahilindedir. Dolayısıyla, krizi anlatmakla yetinmemek, doğrudan ezilen ve sömürülen milyonların kapitalizme ve faşizme karşı mücadeleye çekecek propaganda, ajitasyon ve örgütlenme çalışmasına yoğunlaşmak gerekir.
 
İşbirlikçi kapitalistlerin merkezileşmiş kayyumcu çözümü karşısında mücadele güçlerinin acil bir yanıt etrafında birleşmesini zorunlu kılmaktadır.
 
Türkiye ekonomisinin anahtarının kayyuma teslim edilmesi, önümüzdeki süreçte mücadelenin gelişme potansiyeline işaret etmektedir. McKinsey'in ilk işi işçi ve emekçilerin tarihsel kazanımlarını gasp etmektir. Sosyal güvenlik sistemini dağıtmak, özel sigorta sistemini geliştirmek, işçilerin kıdem tazminatını ortadan kaldırmak, işsizlik fonunu yağmalamak, esnek çalışma biçimlerini uygulamak, vergi soygunu ve zamları artırmak, temel işleri arasında yer almaktadır. Dolaysıyla emekçi sol, antifaşist, devrimci güçlerin, kitle örgütleri ve mücadeleci sendikaların da buna uygun bir biçimde kendisini hazırlama ve düzenleme, güçlerini ortak bir mücadele programı etrafında birleştirme görevi ötelenemez. Mevcut duruma tek tek, parçalı karşı koyuşlarla yanıt verilemez. Elbette parçalı, orada burada gelişen direniş ve mücadeleler değerli ve anlamlıdır. Fakat bundan daha anlamlı olan parça parça gelişen hareketleri, çabaları ortak bir hedefe bağlayarak örgütlemektir.
 
Kriz karşısında arayış içinde olan milyonlarca işçi ve emekçinin her yerde toplumsal dayanışma biçimlerinin örgütlenmesi ve geliştirilmesi önemli görevlerimizden biridir. Emekçilerin ve ezilenlerin kendiliğinden gelişen direnişleri yanında olarak, gündelik yaşamına temas ederek ana uygun düşen  araç ve biçimlerini bulup açığa çıkarmak gerekiyor.
 
Himayeci mali sömürgeciliğe, kapitalist sömürüye karşı mücadele, Sarayda somutlaşan faşist rejime, ırkçılığa ve şovenizme karşı mücadele ile iç içe geçmiştir. AKP'nin antiamerikancılığının da, AB karşıtlığının da foyası dökülmüştür. Ekonominin anahtarını emperyalistlere teslim eden AKP'nin iç ve dışta faşist saldırganlık, işgal ve yağma politikalarını sürdüreceği açıktır. Elinde devletin çıplak zor araçlarından, yasak ve baskıyı artırmaktan başka bir şey kalmamıştır.
 
Gelişmeler, her türlü şiddet ve zora rağmen teslim olmayan, mücadele etmek isteyen bir kitlenin varlığına işaret ediyor. Burjuvaziyi korkutan budur. Şimdi yerelde ve merkezde örgütlenerek, birleşerek mücadeleyi, umudu büyütmenin zamanıdır.