Saray rejiminin çözümü tasfiye!
Evrensel Gazetesi Yazarı Yusuf Karataş, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları kapsamında yazdı.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Savunma Bakanı Yaşar Güler tarafından yapılan açıklamalar, Saray rejiminin Kürt sorunuyla ilgili süreçteki çözümünün örgütlü Kürt güçlerinin tasfiyesi ve Kürt halkının demokratik kazanımlarının ortadan kaldırılması olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Güler, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye'deki geçici Heyet Tahrir eş Şam (HTŞ) yönetimi arasında 29 Ocak'ta imzalanan entegrasyon anlaşmasından sonra Türkiye'nin artık işgal ettiği bölgelerden çekilip çekilmeyeceğiyle ilgili soruya "Oralardan çekilme kararını Türkiye Cumhuriyeti alır. Başkasının ne dediğine bakmaz. Şu anda böyle bir karar yok” yanıtını veriyor. Fidan ise Suriye'deki gelişmeleri değerlendirirken "Bu işin bir de Irak ayağı var. Suriye ayağı bittikten sonra Irak ayağı var. İnşallah Irak'ta buradakinden ders çıkartırlar da daha akıllı bir karar alırlar ve oradaki geçiş daha kolay olur" diyerek Şengal, Kandil ve Maxmûr kampına yönelik yeni bir operasyonun sinyalini veriyordu. Aslında bu açıklamalar geçici HTŞ yönetimine bağlı grupların Kürt güçlerine karşı 6 Ocak'ta Halep'ten başlattıkları saldırıları kimin planlayıp yönettiğini de ortaya koyuyor.
HTŞ ve Saray rejimi, 5 Ocak'ta Paris'te HTŞ yönetimi ve İsrail arasında yapılan anlaşmadan sonra ABD ve batılı emperyalistlerin kendilerine açtıkları müdahale alanını SDG'yi tamamen ortadan kaldırmak ve Kürt kentlerinin hepsini işgal etmek için bir fırsata çevirmeye çalıştılar. Ancak Kürt halkı ve SDG'nin direnme kararı ile uluslararası dayanışmanın etkisiyle aynı zamanda İran ve Irak planları bakımından bazı bölgesel dengeleri de gözetmek zorunda olan emperyalistler yeniden ‘ateşkes' için araya girmeye mecbur kaldılar ve devamında Kürtlerin sınırlanmış da olsa kazanımlarının korunduğu bir yeni bir entegrasyon anlaşması imzalandı.
Ancak halen devam eden Kobanê kuşatması başta olmak üzere entegrasyon sürecinde bugüne kadar yaşananlar bu sürecin halen kırılgan olduğunu, dolayısıyla yeni gerilim ve çatışma riskinin tamamen ortadan kalkmadığını ortaya koyuyor. Bugün tablo farklı olsa da HTŞ yönetiminin ve Erdoğan rejiminin 10 Mart anlaşmasını zaman kazanmak ve saldırı için uygun koşulları yaratmak amacıyla kullandıklarını da unutmamak gerekiyor. HTŞ, Alevilere yönelik katliamlar nedeniyle meşruiyet krizi yaşadığı bir dönemde imzalanan 10 Mart anlaşmasıyla zaman kazanmaya oynadı ve Saray rejiminin desteği ve ABD ile İsrail Siyonizminin dayatmalarını bir bir yerine getirerek Kürtlere yönelik saldırıları için uygun koşulları yarattı.
Ayrıca Kürtler bugün Rojava'nın işgal altında olmayan bölgelerinde yerel özerkliğe dayalı bir model istediklerini ortaya koyarken HTŞ yönetimi bunu hiçbir şekilde tartışma konusu bile yapmak istemiyor. En son Münih Güvenlik Zirvesi'nde SDG Genel Komutanı Mazlum Ebdî Kürtlerin kendilerini yönetecekleri bir siyasi model istediklerini söylerken HTŞ yönetiminin Dışişleri Bakanı Şeybani Kürtlerin otonomi gibi bir taleplerinin olmadığını iddia ederek bu talepleri kabul etmeyeceklerini ortaya koymuştu. Şunu da unutmamak gerekiyor: Suriye'nin geleceğini sadece geçici HTŞ yönetimi ve Kürtler arasında süreç belirlemeyecek. Dürzilerin statüsünün ne olacağı belirsizliğini koruyor. Sahil bölgelerinde katliamlara maruz kalan Arap Aleviler kendileri güvende hissetmiyor ve düzenledikleri kitlesel protestolarla bu gidişata sessiz kalmayacaklarını ortaya koyuyorlar. Dolayısıyla hem Kürtler hem de diğer etnik, dinsel, mezhepsel topluluklar için ülkede nasıl bir yönetim modelinin oluşturulacağı, nasıl bir anayasanın yapılacağı büyük bir soru işareti olarak duruyor.
Fidan'ın sıranın Şengal, Kandil ve Maxmûr'a geldiği açıklaması Saray rejiminin bu süreçteki politikasını ve çözümden ne anladığını gözler önüne seriyor. Güler'in sahada istedikleri tamamen gerçekleşmeden Suriye'de işgal edilen bölgelerden çekilmeyecekleri açıklaması da bunu tamamlıyor. Bu açıklamalar Erdoğan yönetiminin süreçteki hedefinin silahlı Kürt güçlerinin tasfiyesi ya da tamamen kontrol altına alınması olduğunu bir kez daha gösterdi. "Suriye'den çekilmeyeceğiz” demek, Kürtlerin olası herhangi bir kazanımına müdahale tehdidinin devam ettirilmesinden başka bir anlama gelmiyor. Öte yandan Fidan'ın Şengal'e karşı Irak'taki Şii Haşdi Şabi grupları ile operasyon yapılabileceği sözleri, Erdoğan yönetiminin uygulayageldiği etnik, dinsel, mezhepsel gerilimleri kışkırtma ve bunu yayılmacı emelleri için kullanma politikasındaki ısrarı da gösteriyor.
Öte yandan Fidan'ın açıklaması ülkedeki süreç için de dikkat çekici bir boyut taşıyor. Nitekim PKK silah bırakma ve kendini tasfiye etme kararı aldığı halde bu sürecin yasal dayanaklarının oluşturulması yerine yeni operasyon tehdidinin yapılması, ülkedeki rejimin bütün derdinin süreci kendi çıkarları için araçsallaştırmak olduğunu ortaya koyuyor. Saray rejimi Kürt güçlerini tasfiye ederek, en azından kendi kontrolü altına alarak bu süreci bölgede ABD emperyalizmi ile uyum içinde yayılmacı emelleri sürdürmek ve iç politikada da süreci zamana yayarak muhalefeti bölüp etkisizleştirmek ve bu baskı rejimini kalıcılaştırmak için kullanmaya çalışıyor. Bir yandan DEM Parti'yi sürecin muhatabı olarak kabul ederken DEM bileşenlerinden ESP'ye yönelik tasfiye amaçlı operasyon da bu politikanın bir dışavurumudur. Kuşkusuz saray rejiminin saldırılarını püskürtmek ve halkların eşitliğine dayalı demokratik bir gelecek kurabilmenin yolu en geniş halk güçlerinin devrimci-demokratik birliğini sağlamaktan; mücadele ve dayanışmayı büyütmekten geçiyor!