4 Ağustos 2020 Salı

Saçılık: 'Hayat eve sığar' cümlesi hoş ama boş bir söz

Koronanın ortaya çıkışıyla birlikte değişen toplum dinamikleri hakkında konuşan Veli Saçılık, "Bu dönemde ihtiyacı hissedilen en önemli şey örgütlü toplumdur" dedi ve bir kişinin iradesi yerine ortak aklın egemenliğine dikkat çekti. 

Çin'in Wuhan kentinde ilk yeni tip koronavirüs (Covid-19) vakasının ortaya çıkmasından bugüne vaka sayısı 500 bini geçti, hayatını kaybedenlerin sayısı ise her geçen gün artıyor.  

Dünya Sağlık Örgütü, virüsle ilgili sosyal izolasyon önlemlerinin alınması çağrısı yaptı ve pandemi ilan etti. Ancak bu önlemler, ülkeden ülkeye farklılık gösterdi. İlk görülen bölge olan Çin'in deneyimleri diğer pek çok ülkeye örnek olmadı, İtalya'da ölümler 8 bini, İspanya'da ise 4 bini geçti. Salgının yayılma hızı göz önüne alındığında sayılar daha da artacak. Sırada ABD'nin olması öngörülüyor.

Türkiye'de ilk vaka açıklaması 11 Mart'ta yapıldı. Resmi açıklamalara göre yaşamını yitirenlerin sayısı 100'e yaklaştı. Ancak yeterli test yapılmadığı için gerçek sayılara ulaşılamamakla birlikte toplam vaka sayısı Cumhurbaşkanı Erdoğan'a göre 60 binlere yaklaştı, Sağlık Bakanı Koca'ya göre ise 3 bin bandında. 

Ana gündem; sosyal mesafe, 65 yaş üstü kişilere uygulanan sokağa çıkma yasağı… Mart ayı başından itibaren toplumsal ilişkilerin tümü yeni bir düzenleme içine girdi. 

Konuya ilişkin ETHA'ya konuşan HDP PM üyesi ve sosyolog Veli Saçılık, "Bir şeyin değişeceğini söylemek yerine her şeyin değişmesi gerektiğini söylemek bence daha doğru bir yaklaşım olur" dedi.

'ÖRGÜTLÜ İNSANLIK OLMADAN ANCAK TOPLUMSAL YANGINLAR GERÇEKLEŞİR'
Korona'nın hayatımıza girmesiyle birlikte, insani ilişkilerin ve hatta sistemlerin değişebileceği tartışılıyor. Salgının sona ermesiyle birlikte bir şeyler değişecek deniyor. Bizleri ne bekliyor?

Virüs meselesi çıktığından beri, herkes her şeyin değişeceğini söylüyor. Bir şeyin değişeceğini söylemek yerine her şeyin değişmesi gerektiğini söylemek bence daha doğru bir yaklaşım olur. Çünkü bir şeylerin değişmesi için onu değiştirecek örgütlü bir kuvvet gerekir. Öyle anlatımlar var ki sanki gökten sosyalizm inecek ve bizi kurtaracakmış gibi söylemler geliştiriliyor, bu doğru değil. Sosyalizm toplum için, dünya için, ekoloji için ve hatta insanlık dışında diğer canlılar için de bir kurtuluştur. Hayata geçmesi için mücadele edilmesi gereken bir fikriyattır. 

Durup dururken bir şeylerin değişeceğini söylemek insanlarda boş bir beklenti yaratır. Kapitalist sağlık sistemi, üretim ve tüketim sistemi sağlıksız kentleşmeyi, sağlıksız toplumsal ilişkileri, sömürüyü beraberinde getirdi. Yoksulluğun ve zenginliğin kalın bir çizgiyle birbirinden ayrılmış olması insanlar arasında uçurum yarattı. Bireysel kurtuluş hikâyeleri anlatıldı, gemisini kurtaran kaptan denildi. Ama son geldiğimiz noktada insanlığın kurtuluşunun evrensel olduğu, bireysel kurtuluşun olmadığı, bütün insanların kaderinin birbirine bağlı olduğunu korona meselesinde daha iyi gördük. Biz bugünden sonra insanlara gelecekten bilgiler vermek değil, geleceği kurmak için mücadele etmeliyiz. Herkes için sağlık, herkesin erişebileceği eğitim ve ekolojik dengenin korunduğu sağlıklı bir dünya talep etmek zorundayız. Bunlar için mücadele ettiğimiz takdirde hayalini kurduğumuz ve gerçekten de insanlığın kurtuluşu olan sosyalizm fikri ete kemiğe bürünecektir. 

Aksi takdirde, 1929 dünya ekonomik buhranı sonrası ortaya çıkan otoriter faşist yönetimler yaygınlaşacak göçmenlere karşı düşmanlık, kadınlara karşı düşmanlık, yoksullara karşı düşmanlık genel bir davranış halini alacaktır. Bugün bunun örneklerini gördüğümüz gibi şu anda devletler sokağa çıkma yasağı ve çeşitli alanlarda uyguladıkları yasaklarla kendi otoritelerini toplum üzerinde çok daha ileriye taşıyorlar. Özellikle sınırların kapatılması, göçmenlerin sınır dışı edilmesi, insanları ölümle korkutarak baskıcı uygulamalara razı etmek genel bir davranış halini alıyor. Devrimciler, sosyalistler, demokratlar bu gidişata dur demezlerse eğer dünya üzerinde otoriter baskıcı yönetimler artacak, sınırsız sınıfsız dünya özlemi yerine sınıfların kendisini daha içeriye doğru çektiği, çekirdek haline geldiği ve sınırların dikenli tellerle örüldüğü, zenginlerin virüs ve benzeri gibi durumlarda evde kaldığı, fakirlerin ise sokağa salındığı ortamları çok daha fazla yaşayacağız. Tekrar etmek gerekirse; hiçbir mücadele, hiçbir insanlık değişimi kendiliğinden oluşmaz onun taşıyıcıları onun mücadelecileri ve onun örgütleri olur. Örgütü insanlık olmadan ancak toplumsal yangınlar, toplumsal kargaşalar gerçekleşir ve bundan da emekçi sınıflar zararlı çıkar.

'GERÇEK BİR SAĞLIK SİSTEMİ YOKKEN EVDE KALIN DEMEK İNSAN AKLIYLA DALGA GEÇMEKTİR'

Sizce 'hayat eve sığar' mı?

'Hayat eve sığar' cümlesi aslında sınıflar arasındaki farkları göz önüne aldığımızda hoş ama boş bir sözcük. Çünkü milyonlarca emekçi bugün çalışmak zorunda, sadece çalışmak zorunda olduğundan değil, bir gün işe gitmezse ekmek alacak parası olmayan milyonlarca insan yaşıyor bu ülkede ve dünyada. 

Durum böyleyken 'Hayat eve sığar' dedikten sonra işçileri işe yollayan zenginlerin, kocaman malikanelerde oturarak 'lütfen evde kalın' demesi boş bir söz. Belki biz de şunu söyleyebiliriz evet, virüsün yayılmaması için evde kalınması gerekir ama bu gereklilik için sosyal bir devlet, sosyal bir dayanışma ve insanlık arasında eşitlik gerekir. Bunlar yokken ve gerçek anlamıyla bir sağlık sistemi, eğitim sistemi yokken kalkıp evinizde kalın demek lükstür, insanların aklı ile dalga geçmektir. Tabii ki tehlike altında insanlar evde kalmayı tercih edecektir. Ama insanların bugün işe gidiyor olması, tıkış tıkış otobüslerde, yemekhanelerde yan yana oluyor olması bir tercih değil bir zorunluluktur. 

AKP'nin açıkladığı yardım süsü verilmiş pakete baktığınızda emekçiler için, küçük esnaf için ortaya konulmuş hiçbir şey yoktur. Tamamen büyük sermayeyi kurtarmak üzerine kurulu. “Evde kalın” diyenler aslında emekçilere söylemiyorlar kendi sınıfdaşlarına, kendi yandaşlarına bunu söylüyorlar. Evet, onlar evde kalabilirler ama biz milyonlar, işçi kalacağız ve giyeceğiz tulumları. Çünkü kapitalizm bize böyle bir kader biçmiş! Bununla ilişkili elbette emekçilerin de söyleyeceği bir söz ve değiştireceği bir dünya var diye düşünüyorum. Evde kalın diyenler ve bizi aç bırakanlar esas değiştirmemiz gerekenlerdir. Biz onları değiştirdiğimizde hep beraber evde kalabileceğiz ve hep beraber sokağa çıkabileceğiz.

'YAŞLILARA KARŞI AŞAĞILAYICI TUTUMUN TEMELİNDE FAŞİST ZİHNİYET YATIYOR'

Yaşlılara yönelik yaşanan linç girişimi ne anlama geliyor?

Yaşlılara karşı aşağılayıcı tutum linç kültürünün bir yansıması. Daha birkaç hafta önce göçmenlere karşı büyük linç girişimleri oldu. Çinlilere saldıranlar oldu. Yani toplumun çeşitli alanlarında sürekli bir linç kültürü geliştiriliyor, Kürt sorunu da böyle, Alevi sorunu da böyle kadın sorunun da böyle. Birçok alanda bunu yaşıyoruz.

Hükümetin 65 yaş üstünün sokağa çıkmaması gerektiğini söylemesinden sonra toplumsal alanda deşarj olma bağlamında yaşlılara karşı büyük bir linç kültürü gelişti. Bu durumu kapitalizme bağlayabiliriz. Çünkü kapitalizm yaşları “emek sürecinden kopmuş işe yaramaz ve emeklilik sistemine yük” olarak görüyor. 'Yük olma' durumundan dolayı da onları hedef gösteriyor. Üstünde durulması gereken şey, toplumun çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla her alanda emek vermiş kişilerden oluştuğu ve her insanın doğada eşit özgür biçimde yaşama hakkı olduğudur. Bu tip aşağılama ve linç kültürüne karşı bir söylem geliştirmek gerekir ama Türkiye'de özellik de bu tipteki davranışların temelinde baskıcı otoriter faşist zihniyet yatmaktadır.

'ÖRGÜTLÜ TOPLUM HER TÜRLÜ VİRÜSÜ YENECEKTİR'

Virüse karşı alınan önlemleri kitle kontrolünü de beraberinde getiriyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya genelinde burjuva politikacıların açıklamalarına bakarsak yaşlıları yük olarak görme, gelişen virüs salgını sebebiyle insanları dua etmeye yönlendirme ve benzeri gibi saçma sapan açıklamalar görüyoruz. Her ne kadar saçma sapan diyorsam da aslında ideolojik bir duruş sergiliyorlar. Çünkü onlar yaşlıları yük olarak görüyorlar, dini mevcut durumdaki insanların beynini uyuşturmak ve kendi başarısızlıklarını saklamak için kullanıyorlar. Dolayısıyla bu tip yöntemleri sığınıyorlar. 

Diğer taraftan, Türkiye ekseninde de hem ekonomik anlamda hem de sosyal anlamda AKP hiçbir şey gerçekleştiremiyor ve sadece camilerden sela ve benzeri şeylerle geçiştirmeye çalışıyor. Kitleleri kendi çıkarları çevresinde seferber edip kitlenin sağlığını ve kitlelerin varlığını tehlikeye atıyor. AKP'nin bugün yaptığı tek şey budur. Bundan öte bir davranış sergilemiş değil. Avrupa'ya, Amerika'ya ve diğer dünya ülkelerine baktığımızda yine benzer davranışlar görsek de onlar görece olarak ekonomik yardımlar ve benzeri gibi göz boyama şeyleri yapıyor. AKP ise sadece dinle insanların aklını çelmeye ve mevcut başarısızlığı gizlemeye çalışan bir tarz izliyor. Kapitalist dünya devletlerinin ve Türkiye'deki neoliberal politikaların temsilcisi AKP'nin genel anlamda virüs salgınına karşı ve diğer sorunlara karşı çözüm üretebileceğini düşünmemeliyiz. Onların kitle kontrolünün yegane yolu din ve basın yoluyla insanların beyinlerini esir almaktır. İnsanlar beyinlerinin esir etmemek için kendi çıkarları doğrultusunda örgütlenmek zorundadır örgütlü toplum her türlü virüsü yenecektir.

Bu dönemde ihtiyacı hissedilen en önemli şey örgütlü toplumdur. Yaşadıklarımıza baktığımızda egemen sınıfların istediğini yaptığı, sağlığımızı tamamen tehlikeye attığı ve bizim buna müdahale edemediğimiz bir ortamı yaşıyoruz. Halbuki örgütlü toplumlarda bir kişinin iradesi ya da bir zümrenin egemenliği değil toplumsal ortak aklın egemenliği önemlidir. Parasız sağlık, herkesin erişebileceği bir sağlık sistemi kendi iradesine eline alan örgütlü toplumun eseri olacaktır.