16 Temmuz 2020 Perşembe

Osman Tiftikçi yazdı: Türkiye’de parlamenter sistemin dünü ve 7 Haziran 2015’ten sonraki durumu - II

Türkiye tarihinde ilk ortaya çıktığı 1876'dan beri işçilerin, köylülerin, Kürtlerin, kadınların, gençlerin, gayrımüslim azınlıkların sorunlarına çözüm üretebilecek bir Meclis var olmadı. Bu sistem altında bundan sonra da hiç olmayacaktır. CHP, İyi Parti ve diğer düzen partilerinin "eski parlamenter sistemi tüm kurumlarıyla yeniden inşa etmek istiyoruz" türünden sözleri, demagojidir, samimiyetsizdir. 

Haziran 2011 seçimleri öncesinde Kürtler ve Türkiyeli siyasi çevreler, farklı demokratik örgütler, bireyler, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunu oluşturdu. 2008 yılında kurulan BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) bu bloğu destekliyordu. Bağımsız adaylarla seçime girildi ve yüzde 5,6 oranında oy alınarak 36 milletvekili çıkarıldı. 15 Ekim 2011'de de HDK (Halkların Demokratik Kongresi) kuruldu.

HDK Türkiye'de düzenin ezdiği, dışladığı bütün toplumsal kesimleri (yani meclise kendi kimlikleriyle, kendi örgütlerinin temsilcisi olarak girmeleri istenmeyen kesimler), sınıfları kapsıyordu. Bunların çoğu (Kürtlerin dışındakiler) büyük, kitlesel örgütler değillerdi ama bileşimin niteliği önemliydi. Sol örgüt ve dergi çevreleri, bazı sendikalar, Alevi dernekleri, resmi İslamın dışında kalan İslamcılar (Demokratik İslam Kongresi), engelli dernekleri, kadın dernekleri, LGBTİ dernekleri, Çerkesler, Süryaniler, hukukçular, HDK içinde yer almıştı. Burada önemli olan bu saydıklarımızın bireysel düzeyde değil, genelde örgütlü olarak, ortak bir program etrafında HDK içinde yer almasıydı. HDK, kendi bileşenlerinden daha geniş çevrelerin, Ermeni, Rum, Ezidi kesimlerin, örgütlü olmayan çevrelerin desteğine de sahipti.

HDK'nin aldığı kararla Ekim 2012'de HDP (Halkların Demokratik Partisi) kuruldu. 2014 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde HDP'nin adayı Selahattin Demirtaş yüzde 10'a yakın oy aldı. HDP 2015 seçimlerine parti olarak katılma kararı aldı ve yüzde 13 oyla 80 milletvekili çıkardı. Yani hep yükselen bir hava yakalanabilmişti.

Türkiye'de Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu ile başlayan süreçte, ezilen, yönetimden dışlanan kitlelerin nabzı tutulabilmiş, Gezi'nin yarattığı hava nispeten arkaya alınabilmiş, Kürt partilerinin 1990'lardan beri alabildiği düşük oy yüzdeleri yüzde 10'lara, yüzde 13'ün üzerine çıkarılabilmişti.

HDP'nin yüzde 10 barajını aşması ve meclise MHP'nin önünde üçüncü parti olarak girmesiyle birlikte Türkiye'de siyasi sistem alt üstü oldu.

İSTENMEYEN GÜÇLERİN MECLİSE GİRMESİNİN ÖNCEKİLERDEN FARKLARI
Sosyalistler, Kürtler, gayrımüslimler tarihimizde ilk defa Meclise girmiyordu. İlk kez 1908'de sosyalist gayrımüslim milletvekilleri, ikinci olarak 1920'de ilk TBMM'de Türkiyeli komünistler ve kendi kimlikleriyle Kürtler mecliste yer alabilmişti. 1965 seçimlerinde ise TİP yüzde 3 gibi bir oyla 15 milletvekili çıkarmıştı. 

Daha önce Meclise giren bu temsilcilerin toplumsal dayanakları son derece zayıftı. Örneğin II. Meşrutiyetin Ermeni, Bulgar sosyalistlerinin işçi sınıfı ile ve kendi ulusal toplulukları dışındaki kesimlerle bağları yoktu. Bunlar İttihatçılarla yapılan ulusal ittifaklarla Meclise girmişlerdi. 1920'de birinci TBMM'ne giren birkaç komünistin de ezilen toplumsal kesimlerle, işçi sınıfıyla bağları çok zayıftı. Kürtler parça parçaydı, Meclisteki Kürtler geneli temsil etmiyor ve siyasi bir örgütlenmeye dayanmıyorlardı. Kaderleri M. Kemal'in elindeydi. Komünist ve Kürt vekiller, merkezi otoritenin henüz zayıf olduğu, Kürtlerle ittifaka ve Sovyet yardımına hayati ihtiyaç duyulduğu özel koşullarda meclise girebilmişlerdi. Bu koşullar ortadan kalkınca silindiler.

1965 yılında TİP'in gösterdiği başarı, aynı yılın başlarında getirilen "milli bakiye sistemi" isimli seçim sistemine bağlanır. Bu sistem DP döneminde yaşanan olumsuzlukları engellemek için 1965 yılında getirilmişti. Ama solcular da bundan istifade edip meclise girince 1968 yılında (1969 seçiminden önce) bu sistem kaldırıldı. Yani milli bakiye sistemi sadece bir seçimde uygulanabildi. TİP'in başarısında seçim sisteminin önemli payı vardı ama TİP'in başarısı, o dönem esen genel devrimci havadan ve Türkiye solunun, Kürtlerin TİP etrafında bir birlik sağlamalarından ileri gelmişti. Sol 1960'lı yıllarda ilk kez kitlesel bir güce dönüşmüş, gençlikle, işçi sınıfıyla, Kürt birikimiyle ilişkiler kurmuştu. Egemen sınıfları korkutan bu ittifaktı.

TİP etrafındaki ittifak, farklı toplumsal kesimlerin, işçi sınıfının, etnik kimliklerin tartışılmış, ortak bir program etrafında bir araya gelinmiş, örgütlü bir ittifakı değildi. Bu ittifak kendiliğindendi, o günün antiemperyalist, sosyalist havasının bir ürünüydü. Bu nedenle kısa sürede dağıldı ve 1970'li yıllarda TİP bütün önemini kaybetti.

1965 yılından sonra Türkiyeli sosyalistler ve Kürtler ittifak halinde 2011 yılında Meclise girebildiler. 7 Haziran 2015'teki başarı bunun bir devamıydı.

HDP, HDK'de (Halkların Demokratik Kongresi) bir araya gelen farklı etnik, dinsel, cinsel vs. örgütlenmelerin iradi bir ürünü idi. Daha önceki seçimlerde ve esas 2011 seçimlerinde bir denenmişliğe sahipti.

İttifakta yer alan Türkiyeli devrimci siyasi örgütlerin her birinin 40 yıllık geçmişi vardı. Dile kolay. Türkiyeli devrimci örgütler 12 Eylül cuntasından sonra çok ağır darbeler yemişler ama bütün yasak ve baskılara rağmen örgütlü varlıklarını sürdürebilmişlerdi. 1990'lardan itibaren ortaya çıkan yeni tarihi koşullar dikkate alındığında bu durum gelecek açısından çok önemli bir başarıdır.

Kürtler de öyle. 12 Eylül'den sonra Türkiye solunun darmadağın olduğu dönemde, Kürt hareketi yeni temellerde yeniden doğuşunu başlatabildi. Kürt hareketi Orta Doğu ve Türkiye'de üzeri küllenmiş birçok dinamiğin (Ezidiler, Süryaniler, Asuriler, Araplar, Farslar, Ermeniler, Çerkesler vs.) yeniden ortaya çıkabilmesinin koşullarını da yarattı. Kürt hareketi geliştirdiği farklı mücadele ve örgütlenme biçimleriyle, direngenliğiyle, kitleleri harekete geçirmede gösterdiği başarılarla Türkiye solu için de esin ve moral kaynağı oldu.

Kürtler 1990 yılından itibaren parlamenter sistemi zorlamaya başladılar. Bu yılda HEP (Halkın Emek Partisi) adıyla ilk yasal partilerini kurdular. HEP, SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti. Cuntanın kapattığı CHP'nin yerine kurulmuştu) içinde yer alan Kürt milletvekillerinin, Ekim 1989'da Paris'te düzenlenen "Kürt Ulusal Kimliği ve İnsan Hakları" konulu bir konferansa katıldıkları için partiden atılmaları sonrasında kurulmuştu. SHP'nin bu kararı üzerine birçok SHP'li milletvekili de partiden istifa etmişti.

Kürt siyasetçiler devletin büyük baskılarıyla karşılaştılar. HEP ve onun yerine kurulan DEP, HADEP, DEHAP, DTP gibi partiler kapatıldı. Milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılıp tutuklandılar. Birçok parti yöneticisi öldürüldü. Parti binaları bombalandı. Gazeteleri, yayın organları yasaklandı, gazete binaları bombalandı, muhabirleri öldürüldü. Fakat mücadeleden vazgeçilmedi.

HDP esas olarak bu iki tarihi dinamik, tarihi birikim, Türkiye solu ve Kürt  hareketi üzerinde yükseldi. İttifak yapan güçler birbirlerini çok uzun süredir tanıyorlardı. Kürt hareketinin, Türkiye solunun ve farklı milli, dini kimliklerin birikimleri üzerinde yükselen HDP, daha önceki parlamenter deneyimlerden farklı olarak istikrarlı ve kalıcı olduğunu gösterdi. 7 Haziran seçimlerinden sonra yapılan bütün hileli, baskılı, yasaklı seçimlerde bile yüzde 10 barajını aşmayı başarıp, meclisin değişmez partisi oldu. Yani artık ortada geçmişte olduğu gibi (1908, 1920, 1965 deneyimleri) geçici, koşullara özgü, seçim yasasında yapılacak bir değişiklikle, zorbalıkla ortadan kaldırılabilecek bir güç yoktu. Tersine kalıcı, istikrarlı, 2011 yılından beri sürekli gelişen, bütün toplumsal dinamikleri tetikleyebilecek bir yapılanma ortaya çıkmıştı.

7 Haziran seçimleriyle ortaya çıkan bu durum artık parlamentonun eski biçimiyle, yüzde 10 barajı olsa da, egemen sınıflar, işbirlikçi tekelci sermaye açısından bir işe yaramayacağını gösteriyordu. Eski biçimiyle parlamento istenmeyen sınıf ve toplumsal kesimleri, milli, dini kimlikleri, baskıcı politikalar ve yasalarla yönetimin dışında tutuyor, "bir daha ki seçimde düzelir" umudunu yaratarak, ezilen kitleleri değişik isimde düzen partileriyle oyalıyor, böylece bağımlı kapitalist düzenin devamı sağlanıyordu. 7 Haziran seçiminden sonra parlamento artık bu işlevi görmüyordu. Kürtlerin, Türkiyeli komünistlerin yanı sıra, "Afedersin Ermeni"ler bile II. Meşrutiyet Meclislerinden sonra (1908, 1912, 1914 seçimleri) ilk kez kendi kimlikleriyle Meclise girmişlerdi. Bu nedenle mevcut parlamenter sistem kaldırılıp atılmalı, yerine yeni bir şey konulmalıydı.

AKP, MHP, CHP lideri ve kurmayları başta olmak üzere Meclisteki bütün düzen partileri hep birlikte, 7 Haziran seçimlerinden sonra harekete geçtiler. Yaptıkları ilk iş 7 Haziran seçimlerini geçersiz saymak ve HDP'yi, bu partinin tabanını ve tepesini büyük bir zorbalıkla dağıtmaya çalışmak oldu. Önemli gelişmeleri hatırlayalım:

T. Erdoğan 2015 yılının Şubat ayında Dolmabahçe'de mutabakat imzalanacak aşamaya gelen barış sürecini bitirdi. Nisan 2015'te Abdullah Öcalan ile görüşmeler kesildi. 7 Haziran seçimi geçersiz sayıldı ve Suriye'ye, Kürtlere yönelik savaş tezkeresine CHP dahil bütün düzen partileri evet dediler, ardından savaş başladı. (1925 yılında Takrir-Sükun Kanunu ile partilerin, derneklerin, gazete ve dergilerin yasaklanması, İstiklal Mahkemelerinde yargılamaların başlaması, tek parti tek adam yönetimine geçiş süreci de Kürt ayaklanması bahane edilerek başlatılmıştı.) Suruç ve Ankara'da büyük kitlesel katliamlar yapıldı. Bu savaş ve katliam ortamında 1 Kasım'da yeniden seçim yapıldı. HDP gene yüzde 10 barajını aştı ve Meclise girdi. Yani bu iş daha önceki dönemlere, örneğin 1965'e, 1990'lı yıllarda bazı Kürt milletvekillerinin Mecliste yer almasına benzemiyordu. Türkiye 12 Eylül'ü aratmayacak bir savaş ve baskı ortamına sokuldu. Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin gibi Kürt illerinde katliamlar yapıldı. CHP sözcüleri, Kürt halkına yönelik baskı ve katliamlara, tüm ülkede estirilen terör havasına karşı çıkacaklarına AKP'yi, "neden Kürtlerle barış yapmaya kalktın, neden Kürtleri muhatap aldın" diye kıyasıya eleştiriyorlardı. Yani CHP kurmayları, canla başla Kürt düşmanlığını daha da körüklemeye çalışıyorlardı. CHP, HDP'li vekillerin Meclisten atılması için AKP'ye destek verdi. Ne AKP ne de CHP ve düzen partileri, var olan Anayasayı bile takmıyorlardı. Bunu da açıktan ifade ediyor, "Anayasa'ya aykırı ama…" diyorlardı.

Sıra eski parlamenter sistemin kaldırılıp yerine ucube başkanlık sisteminin, T. Erdoğan komutasında tek adam yönetiminin resmi olarak kurulmasına gelmişti.

Başkanlık sistemi T. Erdoğan'la birlikte ortaya çıkmış yeni bir olgu değildi. 12 Eylül Cuntası, başında  Kenan Evren'in bulunacağı iki partili bir parlamenter sistem kurmaya çalışmış ama başaramamıştı. Daha sonra T. Özal ve S. Demirel başkanlık sistemini tartışmaya açtılar. Sermaye daha 1990'ların başlarında, Kürt hareketinin gelişimine ve Türkiye'de sol dinamiklerin, etnik, dini muhalif güçlerin sahip oldukları potansiyele bakarak, gelecekte olabilecekleri hissediyordu.

Daha sonra, 30 Aralık 2004 tarihli Hürriyet gazetesinde, konuyla ilgili olarak Rahmi Koç'un şu sözleri yer aldı:

"En iyisi akıllı bir diktatör. Ama bu devirde mümkün değil. İkinci en iyi ise başkanlık sistemi."

2011 yılından itibaren başlayan, 7 Haziran ve 1 Kasım seçim sonuçlarıyla devam eden süreç, egemen sınıflar açısından başkanlık sistemini, tartışma konusu olmaktan çıkarıp bir zorunluluk olarak dayatmıştı.
 
Tereddütler T. Erdoğan'ın, R. Koç'un ifadesiyle "akıllı bir diktatör" olup olamayacağı noktasında toplanıyordu. Çünkü T. Erdoğan istikrarsız, tutarsızlıklarla dolu ve başına buyruk biriydi. Ne zaman ne yapacağı belli değildi. Sık sık çizgi dışına çıkıyor ve güven vermiyordu. Belki bunlardan daha da önemlisi, T. Erdoğan geniş kitleler tarafından istenmeyen, onların tepkisini toplamış biriydi. T. Erdoğan Türkiye tarihinin en kitlesel halk ayaklanması olan Gezi olaylarına neden olmuştu. Türkiye'nin 81 vilayeti T. Erdoğan'ın şahsına karşı ayağa kalkmıştı. Kürtlerin, sosyalistlerin, sosyal demokrat kitlenin, Alevilerin, gayrımüslimlerin, Atatürkçü kitlenin, siyasetle ilgisiz görünen milyonlarca gençlik kitlesinin, örgütlü kadın hareketinin gözünde bütün meşruluğunu yitirmiş durumdaydı. Kitleleri zapt edebilmek için elinde polis copundan, yandaş mahkemelerden, yasaklardan başka ikna aracı kalmamıştı. Ama kitleler, esas olarak T. Erdoğan'ın bu baskı araçlarıyla değil, CHP'nin, "sabredin, bittiler, tükendiler, ilk seçimde gidiyorlar, provokasyona gelmeyin" türünden pasifikasyon politikaları ile yerinde tutulabiliyordu. Halkı işin içine katmadan T. Erdoğan'dan kurtulmanın yolları aranıyordu. AKP, Gezi ayaklanmasından sonra 2013 yılı Aralık ayında rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarıyla düşürülmeye çalışılmış ama başarılı olunamamıştı. Aynı şey 7 Haziran seçimlerinden sonra başlayan yeni süreçte 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle denendi. Gene başarılı olunamadı. R. Erdoğan'ı devirmek için yapılan bu iki girişim (17-25 Aralık ve darbe girişimi) egemen sınıfların, yaşadıkları ağır siyasi kriz karşısında, demokratik bir alternatife sahip olmadıklarının itirafı ve kanıtıydı.

Bu başarısız girişimlerden sonra egemen kesimler için sıra bükemedikleri bileği öpmeye geldi. İstedikleri başkanlık sistemi için T. Erdoğan'dan başka seçenekleri yoktu. 16 Nisan 2017 günü danışıklı ve usulsüzlüklerle dolu bir referandum yapıldı. Bir yıl sonra Haziran 2018'de yapılan erken seçimlerde de T. Erdoğan, CHP kurmaylarının paha biçilmez yardımlarıyla Cumhurbaşkanı seçildi. CHP'nin tavırlarına yazıyı uzatmamak için değinmiyorum.

Eğer CHP gerçekten başkanlık sistemine geçilmesini ve T. Erdoğan'ın tek adam olmasını istemeseydi, ya da söylediklerinde samimi olsaydı yapacağı iş belliydi; HDP ile yan yana gelip milyonlarca kitleyi, onlarca demokratik kitle örgütünü, işçi ve kamu çalışanları sendikalarını, kadın örgütlerini, meslek kuruluşlarını AKP'nin karşısına dikmek. Hadi bunu HDP ile yan yana görünmemek için yapmadı diyelim. CHP samimi olsaydı hiç değilse seçimdeki usulsüzlüklere karşı kendi kitlesini seferber edebilirdi, ki CHP kitlesi buna dünden (Gezi'den beri) hazırdı. CHP kurmayları tam tersini yaptılar, örneğin mühürsüz oyları, olağanüstü hal koşullar altında referandum yapılmasını kabul ettiler. Kılıçdaroğlu direnmek isteyen CHP kitlesini azarlayıp evlerine gönderdi.

K. Kılıçdaroğlu'nun ve CHP kurmaylarının T. Erdoğan'dan nefret ettiklerine dair en küçük bir şüphemiz yok. Çünkü bunca hakaretten, aşağılamadan, fiziki saldırılardan, CHP'ye yönelik komplolardan sonra zaten başka türlü olması mümkün değil. Ama mesele devletin ve düzenin bekası olduğunda, CHP şu tercihle yüz yüze kaldığında; AKP ve Erdoğan mı, yoksa Kürtler, komünistler azınlıklar ve yanlarındakiler mi? Tercih hiç tereddütsüz birinciden yanadır. Çünkü AKP diğer düzen partilerinden farklarına rağmen, CHP'nin kurucusu olduğu düzenin, sistemin bir partisidir.

CHP kurmayları hakkında söylediklerimizi abartılı bulanlar, yapılanları, CHP liderinin kişisel zaafı, basiretsizliği, korkaklığı vs. olarak değerlendirenler, CHP'nin bu yazının birinci bölümünde anlattığımız tarihine tekrar bakmalıdır. Geçmişte M. Kemal'in, İ. İnönü'nün yaptıklarıyla bugün Kılıçdaroğlu'nun yaptıkları arasında tam bir uyum, kararlılık ve devamlılık vardır.

SONUÇ OLARAK
Türkiye tarihinde ilk ortaya çıktığı 1876'dan beri işçilerin, köylülerin, Kürtlerin, kadınların, gençlerin, gayrımüslim azınlıkların sorunlarına çözüm üretebilecek bir Meclis var olmadı. Bu sistem altında bundan sonra da hiç olmayacaktır.

CHP, İyi Parti ve diğer düzen partilerinin "eski parlamenter sistemi tüm kurumlarıyla yeniden inşa etmek istiyoruz" türünden sözleri, demagojidir, samimiyetsizdir. Madem eski parlamenter sistemi istiyordunuz, o zaman o sistemin göz göre göre ortadan kaldırılmasına, seçimlerde yapılan usulsüzlüklere, kitlesel katliamlara, baskı ve yasaklara, milletvekillerinin tutuklanmasına neden engel olmadınız? Kitlelerin buna engel olma isteğine neden karşı çıkıp, kitle eyleminin önünde set oldunuz ve bugün neden hala aynı şeyi yapıyorsunuz?
CHP sözcülerinin yaptıkları, "zaten bittiler, gitti gidiyorlar, sıkın dişinizi, yapacağınız iş 2023'te bize oy vermek, başka bir şey yapmanıza gerek yok" türünden umut şırıngaları, kitleleri oyalamak, mevcut sisteme alıştırmak ve bu sistemin Kürtlere, emekçilere, aydınlara, hukukçulara yani muhalif olan herkese, (bu arada CHP'ye de) yaptıklarını meşrulaştırmak için başvurulan demagojiden ibarettir. Ezilen kitleler, dünyanın hiçbir yerinde CHP'nin istediği böyle bir Hz. Eyüp sabrına sahip değildir.

Görünen o ki CHP, ezilen, yönetimden, siyasetten dışlanan kitlelerin kendi haklarına bizzat sahip çıkmaları için hiçbir şey yapmayacak ama kitleler harekete geçerse, eylemleri amacından saptırmak, pasifize etmek için sürece katılıp elinden geleni yapacaktır.

HDP ve onun bileşenlerinin, kazanılan parlamenter mevzileri kaybetmemek için gösterdikleri direniş meşru ve doğru bir siyasi tavırdır. Ama ağırlık Meclis ve seçim çalışmalarına değil, kitle içinde çalışmaya, ezilenlerin örgütlü tepkilerini açığa çıkarmaya yardımcı olacak çalışmalara verilmelidir. Özellikle işçi sınıfı çalışmasına, sendikal çalışmaya karşı HDP'nin takındığı lakayt, gelişigüzel tavır son bulmalıdır.

Kitlelere sorunların çözüm yolu olarak, kendi sorunlarına kendilerinin sahip çıkmalarını göstermek yerine, CHP ve İyi Parti sözcüleri gibi mevcut parlamentoya ve seçimlere umut bağlatacak bir tavır almak, ezilenlere yapılacak en büyük kötülüktür.