5 Ağustos 2021 Perşembe

Olcay Çelik yazdı | TÜSİAD'ın rahatsızlığında demokratik restorasyon hayali görmek

Bir mali-ekonomik sömürge burjuvazisinin tüm korkaklığına sahip olan, bir devlet biçimi olarak faşizmle değil bir problemi olmak, 12 Eylül'de bizzat onun taşıyıcılarından olmuş TÜSİAD'a sırf sınıf-içi çelişkilerden dolayı ilerici rol potansiyeli atfetmenin arkasındaki motivasyon ne olabilir peki? Özdal'ın asıl büyük yanılgısı burada yatıyor.

Her siyasi krizde büyük burjuvaziden ilerici rol oynamasını beklemek sol liberalizmin, reformizmin vazgeçilmezidir. Bu beklenti, Lenin'in uyardığı gibi kimi zaman kendisini "Marksist kılığa bürünmeye de zorlar". Bu ilerici rolün doğallığı, gerekliliği ve olasılığı işçi ve emekçilerin penceresinden, sınıfsal tahlillerle anlatılır. Hakkı Özdal'ın dün Duvar'da yayınlanan yazısı da bu arazdan mustarip.

17 Haziran'daki TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu (YİK) toplantısında Tuncay Özilhan ve Simon Kaslowski'nin iktidara yönelik eleştirilerini "içerideki krizin büyüklüğünü gösteren" ve her geçen gün yoksullaşan emekçi sınıfların, kadın özgürlük mücadelesinin ve HDP'nin yakıcı talep ve mücadeleleri de dahil "tüm gündemleri içeren bir burjuva manifesto" olarak değerlendiren Özdal, büyük burjuvazinin sınıf örgütünün "toplumsal huzursuzluğu gören ve endişe duyan; bunun kontrolsüz sonuçlarına karşı rasyonel tedbirler isteyen; Türkiye kapitalizminin göbekten bağlı olduğu küresel Batı'nın doğrultusuna işaret ve biat eden; tüm bunlar karşısında artık bir restorasyonun kaçınılmaz olduğunu (…) duyuran bir pozisyon" aldığını iddia ediyor.

TÜSİAD'ın iptal edilen İstanbul seçimlerinden bu yana "Saray rejimine karşı, daha açık ve cüretkar, sabırlı ve temkinli olmakla birlikte daha sonuç odaklı bir tutum içinde" olduğunu belirten Özdal, daha da öteye giderek bunun bir "güneşe çıkma anı" olduğunu söylüyor. Özdal'a göre "Türkiye burjuvazisinin en gelişkin fraksiyonu, ülke siyaseti ve idaresinde, farklı sınıf ve toplum kesimlerinin rızasının da yeniden üretilebileceği bir restorasyon hamlesi için hareket halinde olduğunu göstermiştir." "Bu çok yönlü yeni hegemonya [vurgu yazara ait] girişimi iktidarın tüm unsurlarında 'alarm hali' yarattığını" savunan Özdal, MHP'nin TÜSİAD'ı hedef alan açıklamalarını da bu alarm halinin yansıması olarak okuyor.

Özdal TÜSİAD'ı ve onun açıklamalarını yakından takip eden, burjuva sınıf içi çatışmaların siyasete etkisini yorumlamaya çalışan bir yazar. TÜSİAD'a atfettiği bu ilerici, ya da en azından çatışmacı rol de yeni değil. Ancak kendisinin somutun doğru bir tahlilini yapabildiği söylenemez.

Öncelikle, Özdal da TÜSİAD'ın bu sitemkar ve halkçı-emekçi soslu açıklamalarının yeni olmadığını, hatta 19 yıllık AKP iktidarı süresince böyle olmayan neredeyse tek bir açıklamasının dahi bulunmadığını herhalde en az bizim kadar biliyordur.

Bunda şaşılacak bir şey yoktur. TÜSİAD kimi zaman cüretkar, kimi zaman da temkinli bir biçimde sitemkardır, çünkü siyasi iktidar tarafından dolaylı olarak temsil edilen bir burjuva blok olarak onunla kimi iktisadi çelişkileri bulunmakta, bu çelişkiler krizle birlikte derinleşmektedir. Örneğin ballı kamu ihalelerinden yeteri pay alamamakta, mali sermaye gücü olarak iktidarın düşük faiz politikasındaki ısrarı kur artışından kaynaklı zararı (ve kardan zararı) önce onun sırtına yüklemektedir. Ancak burjuvazinin her iki bloku da iki temel konuda mutabıktır ve kendilerini dolaylı ya da dolaysızca temsil eden AKP-MHP iktidarının devamını sağlayan da bu mutabakattır: Türkiye işçi sınıfı kazanılmış tüm haklarından ve örgütlülüğünden arındırılmalı ve Kürt halkı üzerindeki sömürgeci boyunduruk devam etmelidir. Öte yandan, TÜSİAD'ın açıklamaları zaten her zaman işsizlik-yoksulluk, laiklik, hukukun üstünlüğü vb. temalı vurgular içerir, çünkü egemen sınıfların kendi çıkarlarını her zaman toplumun çıkarları olarak sunmak, diğer sınıfları yedeklemek zorunda olmaları tarihsel materyalizmin abecesinde yazmaktadır.

Bu anlamda TÜSİAD'ın açıklamaları kadar, ona karşı yapılan açıklamalara da gereğinden büyük bir paye vermek doğru olmayacaktır, zira yine aynı sebeplerden dolayı örgütün birçok açıklaması da AKP ve MHP tarafından en az şimdiki kadar sert bir şekilde eleştirilmiştir.

Burada soru TÜSİAD'ın mutlu mu yoksa rahatsız mı olduğu değildir. Elbette ki rahatsızdır ve elbette ki dolaysız bir temsilcisinin iktidara gelmesini tercih edecektir. Soru, sınıflar arası ve sınıf içi somut ve maddi çıkar çelişkilerinin TÜSİAD'ı siyasi iktidarı değiştirmek için gerçek bir harekete zorlayacak kadar keskinleşip keskinleşmediğidir.

Özdal bu keskinleşmeyi 3 yerden okuyor. Birincisi, AKP-MHP içerisinde iç çatışmaların kontrolden çıkma eğilimi taşıdığını düşünüyor. İkincisi, iktidarın çoğunluk oylarını kaybettiğini iddia ediyor. Üçüncüsü, küresel koşulların olgunlaştığını belirtiyor.

Siyasi iktidar bileşenleri arasındaki iç çatışmaları hafife almak mümkün olmasa da, bunun adeta kendiliğinden bir çözülüş getireceği beklentisinin fazlaca iyimser olduğunu söyleyip, AKP'nin çoğunluk oyunu kaybettiği iddiasına geçelim. Son 10 yılda hangi seçimde bu beklenti oluşmadı ve TÜSİAD hangi seçim öncesinde dolaysız temsilcisi olan CHP'ye arka çıkmadı ki? Farklı olarak bugün ne yapmasını bekliyor Özdal? Yazarın küresel koşulların olgunlaşmasından neyi anladığını bilmiyoruz ancak tersine, TSK'nin ABD çıkarları için Afganistan'a gönderilmesi hamlesi, Doğu Akdeniz'deki geri adım, AB'nin Türkiye'ye mültecileri tutması için yeni bir finansal yardım önermesi, Deniz Poyraz'ın kontrgerilla operasyonu ile katline karşı sessizlik gibi gelişmeler, siyasi anlamda son NATO ve G7 zirvesi sonrasında iktidarın emperyalistler ile ilişkilerinin kavileştiğini gösteriyor.

Bir mali-ekonomik sömürge burjuvazisinin tüm korkaklığına sahip olan, bir devlet biçimi olarak faşizmle değil bir problemi olmak, 12 Eylül'de bizzat onun taşıyıcılarından olmuş TÜSİAD'a sırf sınıf-içi çelişkilerden dolayı böyle bir ilerici rol potansiyeli atfetmenin arkasındaki motivasyon ne olabilir peki? 

Özdal'ın asıl büyük yanılgısı burada yatıyor. Yazar, Susurluk sonrasında yarı-özerk bir güç merkezi haline gelen kontrgerillanın etkisini kırmak ve 2000'ler başındaki burjuva devlet krizini çözmek için (elbette kendi çıkarları için) demokrat görünme" kaygısıyla, işçi sınıfı ve ezilenlerin siyasete etkisinin olmadığı bir ortamda tarihsel bir sınıf pozisyonu alarak kapitalist düzenin idaresine müdahale ettiğini savunuyor ve aşağı yukarı aynı koşulların oluştuğu bugün de aynı pozisyonu alacağını iddia ediyor.

Evet, Özdal haklıdır. Bahse konu dönemlerde TÜSİAD burjuva değişim programının uygulanması için inisiyatif almıştır. Ancak o gün bu rolü oynamasının iki sebebi vardır.

İlki, o dönemde kapitalizmin emperyalist küreselleşme evresine geçişi kapsamında Türkiye'nin uluslararası tekeller ve mali sermaye oligarşisinin programını uygulayacak bir mali-ekonomik sömürgeye dönüştürülmesi ihtiyacıdır. Türkiye kapitalizminin emperyalist pazarlara entegrasyonu için devletin ekonomideki kontrolünün zayıflatılması, piyasaların finansallaştırılması ve kuralsızlaştırılması gibi bir dizi adımı kapsayan bu program, yeni-sömürgecilik döneminde liberalizmin inşası için demir yumruğuna ihtiyaç duyulmuş MGK diktatörlüğünün ve özerkleşen kontrgerilla unsurlarının tasfiyesini gerektiriyordu. Gerek Susurluk davalarında "sonuna kadar gidilmesi için" dönemin iktidarına verilen destek, gerekse sonrasında daha fazlasını uygulama cesaretini sergileyecek olan AKP'nin "müesses nizama" karşı desteklenmesinin sebeplerinden biri buydu. Toplum rızasını sağlamada elinde olan iktisadi koz ise devasa yabancı sermaye akışı ve borç ile gelecek refah yanılsamasından oluşuyordu.

Oysa bugün ne kapitalizm köklü dönüşümler gerektirecek yeni bir evreye geçiyor, ne de ortada AKP'nin uygulamaktan beri durduğu, işbirlikçiliğe yanaşmadığı yeni bir küresel emek işbölümü süreci var. Siyasi iktidarın bazen şu, bazen de bu emperyaliste yaslanarak diğeri ile sürtüşmesi yeni bir evrenin doğuşunun sancıları değil, kapitalizmin küresel krizinin yarattığı çelişkilerden kaynaklanıyor. O çelişkiler de sermayenin demirden kanunları işlediğinde hızla "uyuma" dönüyor. Ayrıca kapitalizmin 2008'den bu yana içinde olduğu uzamış bunalımı, dünden farklı olarak, onun kitle borçluluğunu sürdürebilme ve sosyal barışı satın alabilme imkanlarını tamamen tüketmiş vaziyette.

Örgütün zamanında bu rolü oynanmasını gerektiren ikinci sebep ise ezilenler cephesinin yükselişinin yarattığı rejim kriziydi. Özdal ilginç bir biçimde bu cepheyi hareketsiz ilan ediyor. Bunu yaparken de TÜSİAD'ın "demokrat görünme" ihtiyacının nereden kaynaklandığını açıklayamadığı için kendisiyle çelişiyor. Oysa 90'ların kamu emekçileri öncülüğünde işçi hareketinin yükselişe geçtiği, Alevi uyanışının sınıfın uyanışıyla buluştuğu, 12 Eylül boyunduruğundan sıyrılmış devrimci hareketin giderek kitlesel ve yıkıcı hale geldiği, Kürt ulusal hareketinin devrimci yükselişinin rejim krizinin orta yerinde durduğu yıllar olduğu inkar edilebilir mi? İşte, TÜSİAD'ın öncülük ettiği her reform adımı ve burjuva değişim programı bu yükselişleri düzen içine çekme amacıyla devreye konuldu.

Ancak ne Kürt halkı kendilerine sunulan bireysel-kültürel haklar ile ne de işçi-emekçiler demokrasi kırıntıları ile yetindi. Gezi ayaklanması, Rojava devrimi, serhildanlar ve ezilenlerin birleşik demokratik cephesi HDP'nin 7 Haziran seçim zaferi rejimi tekrar krize yuvarladı. Burjuvazi hala da bu krizin içerisinde, çünkü ezilenler cephesinin yükselişi durdurulsa da teslim alınamadı ve bugün yeni bir alevlenmenin arifesinde. TÜSİAD'ın gelmekte olan sözde programı eskinin bir tekrarı olamayacağına göre, bu sefer Kürt'ün ulusal-kolektif haklarını tanıyabilecek, sömürgeciliğe son verecek ve işçilerin sendikal hak ve özgürlüklerini genişletebilecek midir? Hayır elbette. Bu, varoluşunu politik özgürlükler üzerindeki cenderenin her seferinde daha da sıkılmasına borçlu olan Türk burjuvazisinin kendi idam fermanını imzalaması anlamına gelir.

Özcesi, bugün ekonomik krizi ve rejim krizini burjuva yoldan aşmanın olanakları tükenmiştir. Bu yüzden TÜSİAD'ın egemenler lehine oynayacağı "tarihsel bir sınıf misyonu" olduğunu düşünmek gerçekçi değildir. Ezilenler lehine böyle bir misyonunun olduğunu söylemek ise imkansızdır. Kriz, burjuva toplum içi değil, bizzat burjuva toplum biçiminin krizidir. Burjuvazinin şu ya da bu blokunun böyle bir krizdeki tek misyonu ancak ve ancak bir başka gericilik olabilir. İşçiden ve ezilenden yana olanların misyonu ise büyük burjuvazide ilericilik kırıntıları aramak değil, işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci alternatifinin inşasına katkı sunmak olmalıdır. Çünkü faşizm ancak ve ancak büyük burjuvazinin şu ya da bu blokunun değil, bir sınıf olarak iktidarının devrilmesi ile yıkılabilir. Burası burjuva sınıf içi çelişkilerin tahlilini yaparken tekrar tekrar varmak zorunda kaldığımız değil, başlayacağımız yer olmalıdır.