20 Ekim 2020 Salı

Olcay Çelik yazdı | Faşizme karşı işçiler

Eğer işçi sınıfının faşizme karşı mücadelenin önder gücü olacağına gerçekten inanıyorsak ve sınıflar savaşımının güncel saflaşmasını okuyabiliyorsak, "öncelikle" dar ekonomik taleplerle sınırlanmış işçi eylemlerini arttırmayı amaçlayan, siyasi çalışmayı ise belirsiz bir geleceğe erteleyen mevcut pratiğin aksine, faşizme karşı işçi eylem ve direnişlerinin örgütlenmesi meselesini somut olarak ele almalıyız.

Faşist bir rejim altında yaşıyoruz. Gerçekleşmiş devrimlerin bize öğrettiği üzere, işçi sınıfı sosyalist devrime hazırlık yolunda kendisini milyonlar halinde eğitip örgütleyebilmek için bu faşist rejimi yıkmak, politik özgürlüğü kazanmak zorunda. Bunu ancak temel müttefiki olan Kürt halkıyla birlikte başarabilecek olsa da, birleşik mücadeleyi zafere taşıyacak önder güç yine kendisi olacak.

Bu durum onun bağımsız bir siyasi güç olarak da faşizme karşı mücadelenin en ön safında yürümesini zorunlu kılıyor. Ancak ne henüz işçi hareketi diyebileceğimiz yoğunlukta bir eylem yoğunluğundan söz edebiliyoruz, ne de sınırlı sayıdaki işçi eylemlerinin faşizmi hedefine koyduklarına şahit oluyoruz. Kimi mücadeleci sendikaların yoğun emeği ile büyütülmeye ve birleştirilmeye çalışılan bu eylemler henüz ekonomik ve yerel nitelikte. İşçiler genellikle işe iade için, gasp edilen ücretlerini ve/ya tazminatlarını almak için, insanca çalışma koşulları için tek tek patronlara karşı mücadele ediyorlar. Politik özgürlük ise daha çok Kürt’ün sorunu olarak görülüp mücadelenin değil, "dayanışmanın" konusu olarak görülüyor.

Bu sorunun emekçi sol tarafından yeterince dert edildiğini söylemek güç. Sanki işçi mücadelesi bir kanaldan, faşizme karşı mücadele de apayrı bir kanaldan akıyor. İşçi sınıfının bir an önce faşizme karşı mücadelenin önderi haline gelmesi gerektiğinin farkında olanların dahi birçoğu bunun ekonomik temelli işçi eylemlerinin artması, yayılması birleşmesi ve sonra da siyasi olarak sözünü söylemesi yoluyla olacağını düşünüyor.

ÖNCE EKMEK Mİ, ÖZGÜRLÜK MÜ?
İşçilerin önce ekonomik mücadele, sonra siyasi mücadele yürütmesi gerektiğini söyleyen ve aslında işçi sınıfının liberal siyasetinden başka bir şey olmayan ekonomist/sendikalist görüşün 117 yıl önce Lenin tarafından hallaç pamuğu gibi atıldığını biliyoruz. Bunu bugün işçi eylemlerini ekonomik sınırları içinde tutanlar da gayet iyi biliyorlar. Ancak mevcut pratiklerini aşağı-yukarı şöyle bir mantığa dayandırıyorlar:

Lenin ekonomizm eleştirisini 19. yy. sonu – 20. yy. başında "kendiliğinden kabaran" ve Rusya’yı kasıp kavuran bir işçi hareketi dalgası varken yapmıştır. Bu eleştiri kategorik olarak ekonomik mücadelenin kendisine değil, hâlihazırda şahlanmış bu işçi hareketini siyasi eğitim ve bilinçten mahrum bırakanlara, onu otokratik rejimin yıkılmasına yöneliktir. Oysa bugün ve burada böyle bir işçi hareketi gerçekliği yoktur. Sendikaların üye sayıları yerlerde sürünüyor. Örgütlü işçiler de rengi sarıdan kahveye ve hatta karaya çalan sendika yönetimlerince sindirilmiş durumda. Kuşaklar arası aktarım kayışları koparılmış, dar anlamdaki iş ve ücret mücadelesi bile unutulmuş vaziyette. Dolayısıyla işimiz işçiye politik sınıf bilincinden önce, "işçi olma bilinci" aşılamak olmalıdır. Bu da bir süre ekonomik mücadeleye ağırlık vermeyi gerektirir. Bu "ekonomizm" değildir. Hem işçiler ekonomik mücadele vermezse "yekpare" bir sınıf oldukları bilinci zihinlerinde nasıl filizlenir? Ortada bir işçi hareketi olmadan bağımsız bir siyasi varoluştan nasıl söz edilebilecektir?

Bu akıl yürütmenin taşıdığı kaygılar elbette ki gerçek kaygılardır. Ancak bu kaygılardan çok daha büyük bir başka gerçek daha vardır, o da hayatın zihinlerimizdeki şablonlara uymak zorunda olmadığıdır. İşçi sınıfı fanusta yaşamıyor. İşçi hareketinin düzeyi ne olursa olsun, faşizm sömürüde, iş cinayetlerinde, adaletsizlikte, cezasızlıkta, katliamcılıkta, ırkçılıkta, sömürgecilikte ve savaşta gemi böylesine azıya almışken, bırakalım işçi sınıfının "bir süre" siyasetsiz tutulmasını, işçi kendi dar ekonomik mücadelesini dahi etkin bir şekilde yürütemez. O halde "bugün" ne yapmalı?

Sınıfların özneleşme süreçleri tarihten bağımsız, sabit bir senaryo üzerinden gerçekleşmez. Kapitalizmin geçirdiği niteliksel değişimler ve sınıflar savaşımındaki zaferler-yenilgiler işçi sınıfının siyasallaşma dinamiklerini de derinden etkileyip değiştirebilir. Bu yüzden devrimci teori de işçi sınıfını soyut bir "pedagojik gelişim" penceresinden değil, bu savaşımın bütünlüğü ve güncel koşullar üzerinden görüp anlamak zorundadır. Diğer bir deyişle devrimler tarihinden şablonu değil, yöntemi çekip çıkarmalıdır. Bunun ilk adımı da işçi örgütlülüğünün ve eylemliliğinin mevcut geriliğinin nedenlerini iyi anlamaktır. Bugün tutulacak halkanın ne olduğu buradan yola çıkılırsa bulunabilir.

EMPERYALİST KÜRESELLEŞME EVRESİNDE İŞÇİ HAREKETİ
1974-75 krizi sonrası üretim süreçlerinin dünyasallaşması, işgücü de dâhil tüm metaların değerinin artık gümrüklerle korunan ulusal pazarlarda değil, bütünleşik dünya pazarında belirlenmeye başlaması ve nihayetinde sosyalist blok tehdidinin ortadan kalkması, işçi eylemlerinin gelişim dinamiklerini doğrudan etkileyen faktörlerin başında geliyor. Sermayenin ucuz emek arayışıyla açık gümrük kapılarından uçup gidebiliyor (ya da tersinden, yeteri kadar ucuz emek görmeyince gelmiyor) olması, işçi sınıfının tek tek patronlara karşı sendikal baskı gücünü çok büyük oranda erozyona uğrattı. Bunun yanında hem küresel emek işbölümünün bir gereği olarak, hem de artık köpeksiz köyde değneksiz dolaşabiliyor olmanın rahatlığıyla sermayenin üretimi ölçek olarak, işçileri de statü bazında parçalara ayrılması, aynı statüde 30 – 40 bin kişinin çalıştığı fabrikalara kıyasla işçi sınıfının ortak eylem zeminini muazzam zayıflattı. Ayrıca sosyalist bloka karşı bir set vazifesi gören refah devletlerinin çözülmesi işçi örgütlerinin burjuvaziden taviz koparabilme imkanını bitirdi ve kitlesel işsizliğin de giderek konjonktürel olmaktan çıkıp kronik hale gelmesi sınıfı işsiz kalma korkusuyla kuşatarak yalnızlaştırdı. Tüm bunlara sosyalizmin yenilgisinin yarattığı moral çöküntüyü ve burjuva ideolojik saldırının yarattığı tahribatı da eklemek gerekiyor.

Tabii, emperyalizmin mali-ekonomik sömürgesi olmaya aday bizim gibi ülkelerde kapitalizmin bu yeni evresine hazırlık ve düzenin idamesi ekonomik yasalardan çok daha önce faşist rejimler eliyle sağlanıyor. Komünist hareket de, işçi hareketi de demir balyozla eziliyor, yeniden toparlanmalarını önlemek için de sendikal ve demokratik haklar giderek daha fazla tırpanlanıyor, devlet terörü giderek daha açık hale geliyor, ırkçılık ve şovenizme dayalı gerici iç savaş provokasyonları temel yönetim enstrümanlarına dönüşüyor. İşçi sınıfı bu yolla örgütsüz ve eylemsiz halde tutulabildi, tutuluyor. Bugün AKP-MHP faşist bloku işçi düşmanlığında çıtayı rejimin yönetimini devraldığı generaller partisinden çok daha yukarılara çıkarıyor. Burjuvazi geçtiğimiz yüzyılda yaptığı hataları bugün yapmıyor. Her bir ekonomik mücadele filizine topyekûn savaş mantığıyla yaklaşıyor.

Özetle, işçilerin kendiliğinden hareketinin mevcut geriliği hem bir üretim tarzı olarak kapitalizmin geçirdiği değişimlerin, hem sınıflar savaşımının tarihsel sonuçlarının, hem de siyasi rejimlerin mevcut niteliğinin bileşik bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Bugün 1960-70’lerde olduğu gibi kitlesel sendikalarla ve toplu iş sözleşmeleriyle ekonomik kazanım sağlayıp büyümek, güçlenmek olası gözükmüyor.

POLİTİK SINIF BİLİNCİNİN YENİ GELİŞİM ÇİZGİSİ
Buradan ekonomik mücadeleleri boş vermemiz gerektiği sonucunu çıkaramayız şüphesiz. Böylesi, sınıf mücadelesinin en temel yasalarını yadsımak, işçi sınıfına mutlak bir atalet, burjuvaziye de mutlak bir zafer atfetmek olurdu. Kaldı ki, işçi direnişleri yok olmuyor, bilakis, sermayenin krizi derinleştikçe işçilerin eylemliliği de kürenin her yerinde giderek artıyor. İşçiler içerisinde çalışan devrimcilerin nice emek ve bedellerle ördüğü bu direnişler sosyalizm mücadelesini içlerinde bir embriyo olarak taşımaya ve hepimize umut yaymaya devam ediyorlar.

Ama bugün eskisinden farklı olarak, işçilerin ekonomik taleplerle girişecekleri eylemlerin kazanım getirmesi, büyüyüp yayılması ve bir işçi hareketinin oluşması için dahi mücadelenin hedefine "daha en başından" emperyalist kapitalizmi ve onun açık terörcü diktatörlüğü olan faşizmi koymak gerekiyor. Burjuvazi her bir ekonomik mücadele filizine topyekûn savaş mantığıyla yaklaşıyorsa, işçilerin de ilk elden bu faşist cepheyle yüzleşmesi zorunlu hale geliyor. Bu yüzden "işçi olma bilinci" ile "siyasi sınıf bilinci", ya da Marksist terminolojiyle ifade edersek, "kendinde-sınıf" ve "kendi için-sınıf" olma bilinçleri bugün ardışık değil, eşzamanlı olarak gelişmek durumunda. Bu biraz da bu yüzyılın "Ayaklanmalar çağı" olması ile ilgili. 20. yy.'da grev-boykot-direniş-ayaklanma sırasını izleyen mücadeleler bugün ayaklanma-sessizlik-ayaklanma sırasını izliyor. Kitle örgütlenmelerine vurulan darbeler, mücadeleleri tedrici birikimle değil, patlamalarla yaşanmasına yol açıyor. Siyasi bilinç bir anda, sıçramalı olarak gelişiyor. Bu da ayaklanmalara hazırlık için gelişkin siyasi sınıf bilincine sahip örgütlülüğün ve eylemliliğin bugünden oluşturulması görevini önümüze koyuyor. Görülmesi gereken budur.

Öyle ya, sendika üyesi olmanın sıradan bir işten atma gerekçesine dönüştüğü;

Mahkemeler işe iade kararı verse bile devletine güvenen patronların kararı uygulamadığı;

İsyan, 3. Havalimanı’nda olduğu gibi az biraz büyüdüğünde işçilerin başına ordunun yığıldığı;

"Türkiye’nin uluslararası pazarlardaki rekabet gücü" adına salgının işten çıkarma ve güvencesizleştirme yasaları için bir fırsat olarak görüldüğü;

Çalışma kamplarının valilikten kaymakamlığa tüm devlet erkânınca tertiplendiği;

Ulusal çıkar safsatasının verileri gizleyerek halk sağlığını hiçe saymanın ve grev hakkının tamamen ortadan kaldırmanın gerekçesi olduğu;

Şovenizmin, sömürgeciliğin, işgalciliğin ve yayılmacılığın da aynı zamanda bunların örtüsü olarak kullanıldığı yerde, işçi sınıfının kendi dolaysız çıkarları için dahi doğrudan faşizme karşı eylem yapmasından daha meşru, daha önemli, daha öncelikli ne gibi bir hedefi olabilir?

Kaldı ki sınıfın devrimcileşmesi asla ve asla sadece kendi dolaysız çıkarlarının savunuculuğu üzerinden gelişemez. Önder güç haline gelmek istiyorsa, o, siyasi rejimin diğer sınıf ve kesimleri nasıl ve neden ezdiğini de bihakkın kavramak ve ezilenlerin özgürlük mücadelesinin de bayraktarı olmak zorundadır. Bu görevini ertelediği her an "geleceğin önderi" olma potansiyelini değil, faşizmin yedeği olma riskini büyütür. Çünkü biz istesek de, istemesek de faşizm saflaştırmaktadır.

GÜNÜN GÖREVİ: ANTİFAŞİST İŞÇİ BİRLİKLERİ
Eğer işçi sınıfının faşizme karşı mücadelenin önder gücü olacağına gerçekten inanıyorsak ve sınıflar savaşımının güncel saflaşmasını okuyabiliyorsak, "öncelikle" dar ekonomik taleplerle sınırlanmış işçi eylemlerini arttırmayı amaçlayan, siyasi çalışmayı ise belirsiz bir geleceğe erteleyen mevcut pratiğin aksine, faşizme karşı işçi eylem ve direnişlerinin örgütlenmesi meselesini somut olarak ele almalıyız.

İşçilerin "faşizm" gibi yüksek bir siyasi soyutlama üzerinden harekete geçmeyecekleri, faşizmin daha çok Kürdün sorunu olduğu, iş ve ekmek mücadelesi ile politik özgürlük arasında doğrudan bir bağlantı kurmanın zor olacağı vb. gerekçeler sadece bizim kuruntularımızdır.

Bu kuruntunun arkasında devrimci siyasetin öznesini ileri işçi değil, "ortalama" işçi olarak gören bakış vardır ve bu da ekonomizmin/sendikalizmin bakiyesidir. Sosyalist stratejinin veri alacağı, örgütleyeceği ve daha da ileriye taşıyacağı şey de geri kitlelerin değil, öncelikle bu ileri kitlelerin bilinci olmalıdır. Zira geniş kitleleri örgütleyenler de onlar olacaktır. Kaldı ki İleri işçiler hiç de tek-tük değildir. Sanılanın aksine, milyonlar yaşadıkları sefalet ve işsizlikle faşizm arasındaki ilişkiyi hiç de dolaylı olmayan bir şekilde seçebilmektedir.

İşçiler faşizme karşı kendi sözünü ve eylemini yükseltebilir ve yükseltmelidir. Sosyalistlere düşen, işçilerin içerisinde çalışarak faşizme karşı mücadelenin gerekliliğini, tarihsel rollerini anlatmak, müttefiklerini tanıtmak ve faşizme karşı işçi örgütlerini ve antifaşist işçi direnişlerini yaratmaktır. Bu, tek bir işe iade ya da tazminat talebinin dahi faşizm karşıtlığı temelinde ele alınmasını içerebileceği gibi, doğrudan siyasi bir eylemliliğin örgütlenmesi yoluyla da olabilir. İşçilerin faşizme karşı inisiyatif alması hem işçi sınıfının farklı kesimlerinin ortak ve bağımsız bir hedefte daha hızlı buluşabilmesini, hem de pasif dayanışmacılığı aşarak, birleşik mücadeledeki temel müttefiki Kürt halkıyla bir araya gelebilmesini mümkün kılacaktır.