Ângela'dan Sandra'ya; pazarlığı bozan kadınlar
Ângela Diniz'in 1970'lerde bir sahil kasabasında dört kurşunla biten hayatı ve Sandra Voyter'in modern bir Fransız mahkemesinde didik didik edilen mahremiyeti; "ataerkil pazarlığı" bozup "özne" olmak isteyen kadınları erkek yargının nasıl mahkum ettiğini ve buna karşılık feminist mücadelenin önemini hatırlatan iki önemli izlek…
Ângela Diniz, henüz 17 yaşında evlenmiş, üç çocuk doğurmuş bir kadın. Eşi zengin bir iş insanı; çok güzel bir evde yaşıyor, pahalı kıyafetler giyiyor, güzelliğiyle dergilere kapak oluyor. 1970'lerin başında Brezilya'nın sosyete dünyasının aranan isimlerinden. Ancak bir gün boşanmaya karar veriyor ve ölümüne giden süreç böylece başlıyor.
"Ângela Diniz: Murdered and Convicted (Ângela Diniz: Kurban ve Mahkum)", 1976'da bir sahil kasabası olan Búzios'ta, ayrılmak istediği sevgilisi tarafından önce yüzünden sonra kafasının arkasından dört kurşunla vurulan Angela'nın gerçek hikayesini kurgusal bir metinle anlatıyor. 2025 yapımı 6 bölümlük dizi, Ângela'nın evindeki piyanoya yaslanarak ne kadar mutlu bir evliliği olduğunu anlattığı röportajla başlıyor. Ângela'nın sözlerindeki samimiyetsizlik, bir sonraki sahnede, annesine kocasından boşanacağını söylerken gözlerindeki parıltıya dönüşüyor. Angela özgürlüğünü istiyor; bir erkeğe hesap vermeden, bir eve mahkum olmadan, cinselliğini özgürce yaşayabileceği bir hayat istiyor. Tüm ikna çabalarına, baskılara rağmen boşanmayı başarıyor. Boşandıktan sonra daha çok gülüyor, dans ediyor, seviyor, aşık oluyor, geziyor, tozuyor ve bunları sonuna kadar yaptığı için "deli" ve "ahlaksız" damgasını yiyor. Boşandığı eşi kızının velayetini ondan alıyor, annesi sürekli yargılıyor, çevresi artık selam vermez oluyor. Rio de Jenario'da yeni bir hayat kurmaya karar verdiğindeyse hayatına giren erkekler yine onu kendi kurallarına hapsetmeye çalışıyor. O demir parmaklıkları kırmaya çalıştıkça şiddetle karşılaşıyor. En sonunda sevgilisi Raul "Doca" Street tarafından kaldıkları evde dört kurşunla ölüme mahkum ediliyor.

Ângela henüz 32 yaşında öldürüldüğünde, toplumsal rolleri ters yüz etmek isteyen her kadın gibi yargılanmaya devam ediyor. Brezilya mahkemeleri ölmesini yeterli bulmuyor, toplumun da onu mahkum etmesini istiyor. Duruşma salonu, erkek yargının stand-up şovuna dönüyor ve Ângela'nın yaşamı didik didik edilerek "vahşi bir panter" damgasıyla erkeğin onurunu kırmakla suçlanıyor. Ângela bir kez daha mahkum edilirken katil erkek aklanıyor ve mahkemeden çıkarken bir kahraman gibi karşılanıyor.
MAHKEME SALONLARINDA YARGILANAN KADINLIK
Ângela'nın 1970'lerin Brezilya'sındaki bu trajik sonu, sadece bir dönemin ya da bir coğrafyanın ayıbı olarak kalmıyor; aksine kadınların özgürleşme iradesine karşı kurulan o küresel ve zamansız pusunun bir temsiline dönüşüyor. Aradan geçen yarım asra rağmen, kadının "özne"lik iddiasının mahkeme salonlarında nasıl bir suç dosyasına dönüştürüldüğünü, bu kez modern Fransız sinemasının başyapıtlarından "Bir Düşüşün Anatomisi" (Anatomy of a Fall) filminde görüyoruz.
2023 yapımı, Justine Triet imzalı Bir Düşüşün Anatomisi, başarılı bir yazar olan Sandra Voyter'in, eşi Samuel'in evlerinin balkonundan şüpheli bir şekilde düşerek ölmesiyle başlayan hukuk mücadelesini konu alıyor. Ama film, izleyiciye bir "katil kim?" bilmecesinden çok daha fazlasını sunuyor; biz aslında bir evliliğin ve o evliliğin içindeki iktidar mücadelesinin otopsisini izliyoruz.
Sandra, Ângela'dan farklı olarak, özgürlüğünü çoktan kazanmış, kendi entelektüel dünyasını kurmuş ve başarısını dünyaya kanıtlamış bir kadındır. Hatta o kadar "özne"dir ki, evin içinde geleneksel olarak erkeğe atfedilen rolleri üstlenmiştir: Evi geçindiren odur, kariyerinde parlayan odur, duygularını mantık süzgecinden geçiren odur. Eşi Samuel ise, kendi yazarlık kariyerindeki başarısızlığı, ev işlerinin yükünü ve vicdan azabını Sandra'nın bu güçlü varlığına fatura eder.
.jpg&cache=31536000)
Mahkeme süreci başladığında savcı, Sandra'nın yazdığı romanlardaki kurgusal şiddeti, gerçek hayattaki "canavarlığının" bir kanıtı gibi sunar. Sandra'nın mahkemede eşini aldatmış olmasını açık yüreklilikle savunması ve "onun yetersizliklerinin sorumlusu ben değilim" diyerek kurban rolünü reddetmesi, erkek adaletin gözünde onu asıl suçlu yapan şeydir. O, eşinin ölümünden ziyade, bir erkeğin egosu karşısında diz çökmediği için yargılanır.
Tabi bu iki kadının en büyük "suçlarından" biri de biseksüel olmaları, kadınlarla da ilişkiler yaşamalarıdır. Bunu gizleme gereği duymamaları, açık şekilde yaşamaları da mahkeme salonlarında yargılanır. Erkekliğin "onuru" yara almıştır ve bu kadınlar ölseler bile tüm zihinlerde mahkum edilmelidir.
İTAAT Mİ ÖZGÜRLÜK MÜ?
Bu iki kadının mahkeme salonlarında neden birer "canavara" dönüştürüldüğünü anlamak için, feminist literatürün iki temel köşe taşına bakmak gerekiyor. İlk olarak Deniz Kandiyoti, kadınların ataerkil sistemler içindeki stratejik konumunu "ataerkil pazarlık" kavramıyla açıklar. Kandiyoti'ye göre kadınlar, sistemin onlara dayattığı kısıtlamaları (itaat, ev içi emek, sadakat) kabul ederler; karşılığında ise erkekten "koruma", "ekonomik güvence" ve "toplumsal itibar" alırlar. Bu, tarafları belli olmayan, sessiz bir sözleşmedir. Ângela bu sözleşmeyi boşanarak, Sandra ise en başından beri bu masaya hiç oturmayıp kendi ekonomik ve entelektüel gücünü yaratarak feshetmiştir. Pazarlık bozulduğunda, erkeğin vaat ettiği "koruma", yerini sistemin "organize şiddetine" bırakır.
Bu sosyolojik pazarlığın felsefi karşılığı ise Simone de Beauvoir'ın "özne ve nesne" diyalektiğinde yatar. Beauvoir, İkinci Cins'te erkeğin kendisini mutlak "özne", kadını ise daima ona göre tanımlanan, bağımlı bir "öteki" (nesne) olarak kurguladığını söyler. Kadın sadece bir "eş", "anne" veya "sevgili" olduğu sürece, yani erkeğin dünyasında bir nesne olarak kaldığı sürece güvenli alandadır. Ancak ne zaman ki kadın kendi arzularını dayatır, kendi parasını kazanır veya sadece "hayır" der; işte o an "özne" olmaya cüret etmiş demektir. Ângela'nın sahil kasabasında özgürce dans etmesi de Sandra'nın mahkeme salonundaki tavizsiz rasyonelliği de aslında bu "özne olma hadsizliğidir". Erkek adalet, özneleşen kadını affetmez; çünkü özneleşen kadın, erkeğin mutlak egemenliğinin sonu demektir.
"ÖZNE"YE DUYULAN ÖFKE DEĞİŞMİYOR
Ângela ve Sandra'nın mahkemelerini bir "erkeklik şovuna" dönüştüren o zihniyet, on yıllardır Türkiye'deki mahkeme salonlarında karşımıza çıkıyor. Deniz Kandiyoti'nin tarif ettiği o "ataerkil pazarlık"; bizim coğrafyamızda en kanlı ve en çıplak haliyle işliyor. Ayşe Paşalı'nın koruma kararı alamadığı sistemin boşluklarında boşandığı erkek tarafından katledilmesi veya Emine Bulut'un kızının ve onlarca kişinin gözü önünde öldürüldükten sonra anneliğinin sorgulanması aslında bu kadim pazarlığın kadın tarafından tek taraflı feshedilme çabasına sistemin bir cevabı.
Simone de Beauvoir'ın işaret ettiği gibi kadın, kendi hayatı üzerinde karar veren bir "özne" olmaya cüret ettiği için cezalandırılır. Ângela'nın dört kurşunla susturulması da Sandra'nın Fransız mahkemesinde "soğuk ve hırslı" bulunarak köşeye sıkıştırılması da Türkiye'de sokak ortasında öldürülen kadınların yaşam tarzının didik didik edilmesi de aynı amaca hizmet eder: Özneleşen kadına haddini bildirmek ve onu tekrar nesne konumuna, yani sessizliğe ve ölüme mahkum etmek.
SINIFSIZ BİR ŞİDDET: ERKEKLİK KRİZİ
Ângela ve Sandra'nın hikâyeleri, şiddetin sadece belirli bir sınıfa, eğitimsizliğe ya da yoksulluğa ait olduğu yanılsamasını da yerle bir ediyor. Karşımızda sosyetenin zirvesinde yaşayan bir kadın ve Avrupa'nın en başarılı yazarlarından biri var. Bu iki kadının ortak noktası, ekonomik güçlerinin ya da kültürel sermayelerinin onları erkek şiddetinden koruyamamış olması. Aksine, onların ekonomik ve entelektüel özerkliği, Kandiyoti'nin bahsettiği o "ataerkil pazarlığı" en temelinden sarsan birer "tehdit" olarak algılanır.
Burada şiddetin asıl kaynağı yoksulluk değil, mülkiyetçi bir erkeklik krizidir. Beauvoir'ın "özne" dediği noktaya tam anlamıyla ulaşan, kendi parasını kazanan ve erkeğin himayesine ihtiyaç duymayan kadın; sistemin gözünde artık kontrol edilemeyen bir "arıza"dır. Ângela'nın zenginliği ona özgürlük alanı açtığı için, Sandra'nın başarısı ise eşinin "özneliğini" gölgelediği için cezalandırılmıştır. Bu yüzden bu meseleye sadece sınıfsal bakmak yetmez; üst yapının köşe taşı erkeklikle de özel olarak mücadele etmek gerekir.

FEMİNİST MÜCADELEYLE YIKILAN DUVARLAR
Kadınlar mahkeme salonlarında, "haksız tahrik indirimleri"yle, "meşru erkeklik onuru"yla, velayetle, ekonomik baskılarla sınandı; ahlaksızlıkla, görevlerini yerine getirmemekle, rollerinin dışına çıkmakla suçlandı. Ölseler bile yargılanmaya devam etti. Bugünse kadınlar nafaka süresinin sınırlandırılmasıyla karşı karşıya. Çoğu kadın boşandıktan sonra nafaka bile alamazken; birçoğu ise yasal olarak nafakaya bağlanmış olsa bile boşandığı erkekten bu parayı tahsil edemiyor. Nafaka ücretleri ise çoğu zaman asgari ücretin bile çok altında. Ancak sistem, kadınlara bu sefer de ekonomik duvarlar örerek "pazarlığı bozma" diyor. Büyük mücadelelerle kazandığı bu hakkından da vazgeçmesini istiyor.
Kadınlar, var olmak, yaşamak ve özgürlüğünü kazanmak için savaşmaya devam ediyor. Feminist mücadele Angela'nın davasından sonra "Seven Öldürmez" kampanyasıyla "Doca"nın yeniden yargılanmasını ve 15 yıl hapis cezası almasını sağladı. Bu mücadele, Brezilya hukukunda "Onurun Meşru Müdafaası" argümanının çöküşünü başlattı. Resmi olarak yasaklanması ise ancak onlarca yıl sonra, 2021 ve 2023'te Yüksek Mahkeme kararlarıyla kesinleşti.
Sandra gibi kendi benliğiyle var olmaya çalışan kadınların sayısı ise -sonucu ölüm olsa bile- artmaya devam ediyor. Evlilik ve aile kalıpları yıkılıyor, özgürlük her geçen gün daha önemli hale geliyor.
Türkiye'de ise "kadın kırımı" yaşanıyor. Sadece 2025'te 299 kadın erkekler tarafından katledildi. Çoğunluğunun katili, aile üyeleri, boşandığı eşleri ya da birlikte oldukları erkeklerdi. 471 kadının ölümü ise basına "şüpheli" olarak yansıdı. Cinayetlerin çoğu yaşadıkları evde ya da sokak ortasında, herkesin gözü önünde yaşandı; sebep kadınların ayrılmak istemesiydi.
Rakamlar her zaman çok çarpıcı ve gerçek. Kadınlar tüm yaşamları boyunca bir savaşın ortasında ve bu savaşı kazanmaktan başka çareleri yok. Kadınlar özne olmak için yan yana gelerek mücadele etmek ve bu pazarlığı bozmak zorunda. Çünkü biliyoruz ki her sessizlik bir kadının hem fiziken hem ruhen ölümü demek. 8 Mart'a giderken kadınlar mücadeleyle yine ve yeniden doğuyor.
*Gazeteci Semra Çelebi, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız Dayanışma Yazıları Kampanyası kapsamında yazdı.