16 Ocak 2021 Cumartesi

Nasıl bir kriz, neden sosyalizm?

Üretim ilişkileri değişmeden bölüşüm ilişkilerinde hiçbir düzelmenin sağlanamayacağı bugün iyice ayyuka çıkmış durumda. Bu yüzden sosyalizm bugün kendisini bir alternatif olarak değil, bir zorunluluk olarak dayatıyor.

Kapitalist üretim tarzı 2008'de girdiği son büyük yapısal krizi hâlâ aşabilmiş değil. Trend olarak sabit sermaye yatırımlarının ve uluslararası ticaretin artış hızı düşmeye, imalat endeksleri gerilemeye, küresel işsizlik ise artmaya devam ediyor. Bunların bir sonucu olarak küresel büyüme de yerlerde sürünüyor. Emperyalizmin kendi kurumları dahi (IMF, Dünya Bankası, OECD, Kredi kuruluşları, vb.) "Uzun Bunalım" diye adlandırılan bu durumdan yakın gelecekte çıkılabileceğini öngörmüyor. Emperyalizmin mali-ekonomik sömürgesi olan Türkiye ise bu krizin etkilerini kendi  gerçekliği içerisinde yaşıyor.

Kârın tek kaynağı olan canlı emeğin üretimden oransal olarak giderek daha da dışlanması sonucunda düşen ortalama kâr oranları küresel kapitalizmi 1974'te yapısal bir krize sokmuş, bu krizden çıkış da  temelde uluslararası tekellerin üretim sürecini parçalayıp, emek-yoğun kısımlarını ucuz işgücü ülkelerine taşımalarıyla mümkün olmuştu. Türkiye kapitalizminin son 40 yıldaki hikayesi de işte bu yeni küresel üretim örgütlenmesinde bir rol kapmaya çalışmasının hikayesidir. Hammadde zengini olmayan, sermaye birikimi yetersiz bir ülke olarak Türkiye'nin rolü de esas olarak dış borçla dış pazarlardan alınan ara malının yurt içinde montajlanıp, yine dış pazarlarda satılması oldu. Bu rolde en iyi olmak, işgücünü en ucuz, sermayeden alınan vergileri en düşük, sermaye giriş-çıkışını en serbest, talanı en dizginsiz hale getirmekle mümkündür. Türkiye kapitalizmi 1980'den beri bu dönüşümleri en vahşi şekillerde uygulamış ve denebilir ki AKP dönemi ile birlikte mali-ekonomik sömürgeleştirme programı büyük ölçüde tamamlanmıştır.

Faiz ve borsa vurgunculuğu için ucuz işgücü ülkelerine akan uluslararası mali sermayenin Türkiye'ye girişi TL'yi değerlendirmiş, bu da ithal ara ve sermaye malı ithalatını yerli alternatiflerinden daha ucuz hale getirmişti. Türkiye kapitalizmi bu şansı kullanıp verimliliğini arttırdı ve hızla büyüdü. Ancak bu "şansın" maliyeti ithalat bağımlılığının artması ve sanayinin altının giderek oyulması oldu. İthalat arttıkça dış finansmana duyulan ihtiyaç da arttı.

2008 küresel krizinin etkisiyle birlikte özellikle 2013'den sonra yavaşlamaya başlayan uluslararası sermaye akımları TL'yi değersizleştirince de, hem dış borç ve ithalat daha pahalı hale geldi, hem de var olan borçlar durduğu yerde katlandı. Bunun ağır sonuçları özellikle 2018 yılında görülmeye başlandı. 2012 yılında Türkiye'nin en büyük ilk 500 sanayi şirketinin faaliyet kârının üçte biri borç ödemelerine giderken bu oran 2018'de yüzde 89'a çıktı. Sanayi üretim endeksi 2008-2009 krizi seviyelerine geriledi. Binlerce firma konkordato ilan etti, dev holdingler borçlarını taksitlendirmek zorunda kaldı. Artan hammadde maliyeti ve ev kredisi faizleri lokomotif sektörlerden olan inşaatı da baltaladı. Nihayetinde 2018'in son çeyreği itibariyle Türkiye kapitalizmi küçülmeye başladı. Kısacası, mevcut krizin uzak nedeni kapitalizmin küresel krizi iken, yakın nedeni bir mali-ekonomik sömürge kapitalizmi olarak yaşadığı kendi özgün koşullarıdır.

KRİZİN ETKİLERİYLE MÜCADELE
Kriz öncesi ve sırasında Türkiye kapitalizmi öncelikle mali sermaye akımlarının sürekliliğini sağlamak için emperyalistleri ikna etme derdine düştü. ABD ve İngiltere'ye seferler düzenlendi, Yabancı sermaye temsilcileri ile toplantılar yaptı, teminatlar sundu. Öte yandan da kârlılık düşük diye yatırım yapmaktan çekinen ve/ya borç yükü altında ezilen sermaye kesimlerine kaynak aktarmak için devleti bir araç olarak kullanıp, ekonomi yönetimini tek adam hizmetinde yeniden örgütledi. Bu kapsamda patronlara bol bol teşvik, ihale verdi; kamu bankalarından ucuz kredi dağıttı; şirketlerin mevcut iç borçlarına kefil ve ortak olurken, Kamu-Özel İşbirliği projeleriyle dışarıdan yüklü kredi alınmasına da aracı ve garantör oldu; sermayenin vergi oranlarını düşürdü; KDV tahsilatını azalttı ve vergi borçlarını affetti. Tahmin edileceği üzere bunun için ihtiyaç duyulan kaynak işçi ve emekçilerin vergileri ve fonları oldu, yani özel zarar kamulaştırıldı. Krizin faturası üzerine yıkılan işçi sınıfının isyanını önlemek 12 Eylül'ün kuşa çevirdiği sendikal hak ve özgürlükler dahi askıya alındı. Grevler yasaklandı, sendika üyeliği sebebiyle işten atılmak kural haline geldi, muhalif emekçiler kamudan ihraç edildi, tahtakurulu yataklarda yatmak istememek bile tutuklanma sebebi sayıldı.

Burjuva-faşist iktidarın krizle bir diğer mücadele aracı da savaş ekonomisi oldu. Önce Bâkur'u yıktı, ardından Efrin ve Rojava'nın büyük bölümünü işgal etti. Bu işgalci faaliyetler öncelikle savaş sanayisini büyütme hedefiyle yürütülüyor. Türkiye kapitalizmi bağımlılıktan bu yolla kurtarılmaya,  çalışılıyor. "Yerli ve milli" üretimin sembolü makineler, fabrikalar değil, İHA'lar, SİHA'lar, toplar, tüfekler haline geliyor. İkincisi, işgal edilen bölgeler inşaat ve imar faaliyetleri için yeni bir pazara dönüşüyor. Tüm bu faaliyetler şovenizmi besleyerek işçi sınıfı isyanını baskılamaya da yarıyor. Diğer bir deyişle Türkiye kapitalizmi siyasi coğrafyayı bir üretici güç olarak kullanmaya çalışıyor.

Gelinen noktada siyasi iktidarın derdinin "Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı" vermek değil, küresel kriz geçene kadar mevcut emperyalist üretim örgütlenmesindeki yerini korumak ve zincirde daha yukarı tırmanmak olduğu ortadadır. Bunu da esas olarak bir sanayi atılımıyla yapamayacağını bildiği için devleti batan sermayenin yardımına koşmaktan, müteahhitlere pazar açmaktan, yayılmacı politikalara hız vermekten ve işçi sınıfını yoksul, mülksüz ve eylemsiz bırakmaktan başka bir seçeneği yoktur. Devletin (yani işçi-emekçilerin!) kefil olacağı bir dış finansman ile gerçekleştirilmek istenen Kanal İstanbul cinayeti de, Suriye petrolleri, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz üzerinden sürdürülen yayılmacılık iştahı da bunu göstermektedir zaten.

BURJUVA MUHALEFETİN 'ÇÖZÜMÜ'
Burjuva muhalefet ise krizin sebebini iktidarın bağımlılık yaratan yanlış politikalarına bağlamakta ve çıkışın da bilim, eğitim ve demokrasinin rehberliğinde, inşaata değil, nitelikli işgücüne dayalı üretken bir sanayi üretimine odaklanarak sağlanacağını söylemektedir. Sözüm ona böylelikle Türkiye küresel üretim zincirinde teknoloji üretiminin yapıldığı daha yüksek halkalara sıçrayacak ve yurttaşlarına refah sağlayabilecektir.

Burjuva muhalefetin unuttu(rdu)ğu şey öncelikle şudur: Bağımlılık "yanlış yönetimin" değil, bir parçası olunan emperyalist kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasının bir sonucudur. Hem dış pazar hedefiyle sınırlarınızı meta ve sermaye dolaşımına ardına kadar açıp, hem de ucuz ithalatın yarattığı bağımlılıktan kaçamazsınız. Kapitalistin amacı kâr etmektir ve zaten Türkiye kapitalizmi de böyle büyümüştür. Koşulları Türkiye'ye benzeyen bir çok mali-ekonomik sömürge de benzer yollardan geçmiş, aynı çıkmaz sokağa dalmıştır. Bağımlılık oranını düşük tutabilen ve küresel üretim zincirinin daha yüksek teknolojili kısımlarını üstlenmeleri sebebiyle sık sık olumlu örnek olarak gösterilen Güney Asya ülkeleri ise sanıldığı üzere bunu "bilim, eğitim ve demokrasinin rehberliğinde" ve ardına kadar açık gümrük kapılarıyla değil, ABD'den gelen ve tüm yatırımların yarısını oluşturacak kadar büyük olan devasa yardımlar, yüksek gümrük duvarları, tekelci devlet kapitalizminin katı merkezi koordinasyonu ve patronların grevlerden doğan zararını bile işçilere ödeten diktatörlük yasaları altında gerçekleştirmiştir.

Durum buysa, burjuva muhalefetin dış pazarlara entegrasyon düzeyinden, serbest piyasadan ve sermaye sınıfının kârlılığından taviz vermeden bir sanayi reformuna girişebilmesi için gereken devasa birikimi hızlıca sağlamasının tek bir yolu vardır, o da yüklü bir IMF anlaşmasıdır. Bu da söz konusu "reformun" işçi sınıfı için değil, sermaye için olacağı anlamına gelir, zira kemerleri sıkacak olan işçi-emekçiler olacaktır. Kaldı ki emperyalist üretim zincirinde daha yukarılara tırmanıp "nitelikli işgücüne dayalı üretken bir sanayi ekonomisi" haline gelmek demek de makineleşme yoluyla canlı emeğin ekonomi dışına daha fazla itilmesinden başka bir anlama gelmiyor. Özetle burjuva muhalefetin çözümü de işçi sınıfına işsizlik ve yoksulluktan başka bir şey vaat etmiyor.

KRİZ KAPİTALİZMDE, ÇÖZÜM SOSYALİZMDE
Üretim ilişkileri değişmeden bölüşüm ilişkilerinde hiçbir düzelmenin sağlanamayacağı bugün iyice ayyuka çıkmış durumda. Diğer bir deyişle, insanca bir ücret veya artan oranlı vergi gibi talepler bir kenara, neredeyse tek bir elektrik zammın geri alınması bile bir bütün olarak burjuva düzenin yıkılışını gerektirir hale geldi. Çünkü tükenen şey ekonomi politikaları değil, kapitalist üretim tarzının kendisi. Bu yüzden sosyalizm bugün kendisini bir alternatif olarak değil, bir zorunluluk olarak dayatıyor.

Sosyalizm, üretim araçlarının mülkiyetinin bir avuç asalağa değil, tüm topluma ait ait olduğu, dolayısıyla üretimin kâr için değil, toplumun ihtiyacı için yapılacağı bir üretim tarzıdır. Bu yüzden emperyalist üretim örgütlenmesinin bir parçası olmaya ve dolayısıyla onun getireceği bağımlılık ilişkilerine mecbur değildir. Sosyalist üretim tarzında hem üretilen değerden daha büyük bir parça insanların refah içerisinde yaşamasına ayrılabilir, hem de kalan fazla asalakların kasalarına ya da spekülatif sermaye vurgunculuğuna değil, doğrudan tarım ve sanayi üretimini geliştirmeye ve genişletmeye ayrılabilir. SSCB'de sıfır işsizlikte ve giderek artan refah koşullarına rağmen yatırım oranlarının kapitalist ülkelere kıyasla yüksek olmasının, dolayısıyla kalkınmanın da çok daha hızlı olmasının sebebi buydu. Kısacası sosyalizmde üretim işsizlik ve yoksulluğun değil, tam istihdamın ve refahın koşulu haline dönüşür.

Sıkmamızı istedikleri kemer çoktan belimizden çıkmış, boynumuzda urgan olmuşken aklımıza kazımamız gerekiyor: Kriz kapitalizmde, çözüm ise onun reforme edilmesinde değil, yıkılmasındadır, yani sosyalizmdedir...