30 Mart 2026 Pazartesi

Kızıldere manifestosu yolumuzu aydınlatıyor

30 yılı aşkın zamandır yasal, legal, barışçı ve parlamentarist olanın temsilciliğini yapan Oğuzhan Müftüoğlu gibi önde gelen tasfiyecilerin bugün hala '71 devrimci atılımı adına konuşması, konuşturulması; THKP-C'den geriye kalan kadroların kurduğu gruplarca hiç değilse '73-76 döneminde "karar verilmesi" gereken Ertuğrul Kürkçü'nün Kızıldere gerçeğinin ve mahkeme tavrının nasıl niteleneceği, ondan ne isteneceği (açık bir özeleştiri, devrimcilerden, halklarımızdan özür dilemesi veya sosyalist iddialı çevrelerin dışında kalması vb) meselesini güncel bir tartışma konusuna dönüştürebilmesi gayri ahlakiliğin ötesinde, durumun antifaşist, demokratik kültür ölçüsünden de bir yozlaşmaya vardırılmasıdır. 

Kızıldere direnişinin 53. yılında, feda ruhu, devrimci yoldaşlık ve birleşik mücadele değerlerinin ışığı, çağrısı ve kılavuzluğu ilk günkü kadar güçlü. Deniz'in, Hüseyin'in, Yusuf'un idamlarını önlemek için, başta Mahir Çayan ve Cihan Alptekin olmak üzere THKP-C'li ve THKO'lu devrim kadrolarının zindan duvarları arasında kurdukları birleşik eylem hayali, özgürlük tünelinde alınan ilk nefesten itibaren ümitten fazlasıydı. Yolun nerelerden geçeceği; pratik ve ruhsal olarak göğüs gerilmesi gereken hangi zorlukları, engelleri, tuzakları aşmayı gerektireceği bilinmiyordu. Fakat kesin olan bir şey vardı: 12 Mart yarı askeri faşist cuntası koşullarında böyle bir yoldan yürüme düşüncesinde, kararlılığında, cüretinde netlik. Son sözün Kızıldere'de söylenmesi düşünülmemişti kuşkusuz. İdam sehpalarının yıkılması, devrimci savaşıma yeni mevziler kazandırılması hedeflenmişti. Fakat politik koşullar, örgütsel gerçeklik, güç ilişkileri Kızıldere manifestosunda karar kıldı.

12 Mart 1971 faşist askeri cuntasının, 31 Mayıs, 1 Haziran, 19 Şubat, 30 Mart, 6 Mayıs ve 18 Mayıs'ın odağında durduğu katliamlarından, geniş çaplı tutuklamalarından, önderlik kurumlarını ve örgütsel yapıları dağıtışından geçerek oluşan askeri ve siyasi yenilgi sürecinin; en başta bütün bu muharebelerde kazanılan ideolojik-ahlaki üstünlükle, ilerici kitlelerden başlayarak, geniş yığınların düşünce ve duygu dünyasında terse çevrilmesi '71 devrimci atılımının, özel olarak da Kızıldere direnişinin veya Kızıldere manifestosunun inkarı imkansız zaferidir.

Öyle ki, faşist devlet terörünün, işkencelerin, katliamların yarattığı şok, umutsuzluk ve korku koşullarında Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga gibi daha ilk aylardan itibaren ideolojik-siyasi pişmanlık bataklığına koşanların; idam sehpasının dışında kalabilmek için mahkemelerde "aslında kullanıldıklarını anladıklarını" ilan edenlerin; 12 Mart faşizminin devrimcilere karşı işlediği ağır suçların ortağı Demirel'in ilericiliğini keşfedip "savunma"larına harç yapanların faşist karşıdevrime sundukları ideolojik-politik destekler bile; üstelik de, THKP-C'nin, THKO ve TKP/ML'nin örgütsel yapısının dağılmış olması gerçeğine rağmen, 1974'ten başlayarak açığa çıkan, derinleşen, yayılan devrimci kitle uyanışına ve yükselişine engel olamadı. 60'ların ortasından itibaren gelişen, giderek kitleselleşen ve antifaşist bir karakter kazanan işçi, gençlik, yoksul köylü mücadelesinin yasalcılık, reformizm ve parlamentarizm sınırlarına hapsedilmesine '71 devrimci atılımıyla son verenlerin adanmışlıklarının, feda ruhlarının, kişiliklerinde ve eylemlerinde yücelttikleri değerlerin, yığınların kalbine ulaşan halk sevgilerinin, yoldaşlıklarının ve devrimci yoldaşlıklarının eseri oldu.

1974-1980 dönemi devrimciliği bu zaferin, bu ideolojik-ahlaki üstünlük pratiğinin gücüne dayandı, ondan kuvvet aldı, onunla onurlandı. Buna karşın politik değerlendirmelerdeki yenilgi ruh haliyle bağlı sorunlar ya da "her şeyi olduğu gibi savunup savunmamak" biçimindeki yanlış formülleştirmeler bir yana, onun birleşik devrimci mücadele niteliğinden öğrenme ve geliştirme başarısı gösteremedi. Hatta buna eğilim bile duymadı. Çok büyük hazır kuvvetlere karşın, devrimci savaşımın güncel politik ve stratejik ihtiyaçlarına cevap verecek antifaşist nitelikte bir cepheleşme adımı atamadı. Tam tersine devrimci gruplar, genellikle en yakınlarındaki, programatik ve örgütsel birliğe en yakın oldukları gruba veya gruplara karşı dilde ve devrimci iş birliği zemininde en hasmane tutumlar sergilemeyi yöntem edindiler. '71 devrimci atılımının Kızıldere manifestosunun devrimci yoldaşlık ve birleşik mücadele dersinden öğrenmemek, bu niteliksel kazanımı özümseyip geliştirmemek, 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi karşısında aynı zamanda dünya devrim cephaneliği için çok değerli materyale dönüşecek birleşik bir antifaşist direnişi, başarıyı engelledi.

1990'lı yıllarda '71 devrimci atılımıyla, partileriyle ve örgütleriyle ilişkilenişte yeni bir geriye gidiş; ideolojik-siyasi tutarsızlık yaşandı. Boş övgücülük, içeriksiz bağlılık modası yeni kesimlere yayıldı. Kuzey Kürdistan'da başlayan birleşik devrimimiz koşullarında bir noktadan sonra asla kabul edilemez bir sahtelik oluştu. Devrimci strateji bir yana itildi. Legalizm, yasalcılık, parlamentarizm ve savaşımın yasal, barışçı biçimleri iradi bir örgütsel ve siyasi tercih oldu. ÖDP ve EMEP'te somutlaşan bu adımlar giderek geri dönülemez hale geldi. "Profesyonel devrimcilik", "profesyonel devrimci omurgaya dayanan devrim partisi", "faşist bir rejime", "faşist inkarcı sömürgeciliğe" karşı mücadele örgütte, stratejide, taktikte ve mücadele biçimlerinde karşılık bulamaz hale geldi. Devrimci bir partinin yasal olanakları değerlendirmesinin yerini, faaliyetin-eylemin içeriği ve mücadele biçimleri bakımından da yasalcılık, legalizm aldı. Bunun kültürü, ruh hali, yaşam tarzı üretildi. '74-80 dönemi "Kurtuluş grubu" aidiyeti zemininde hareket eden genç kuşak devrimciler yukarıdaki durumu tersine çevirmek istediklerinde, kimisi lafzi radikalliğini sürdüren '74-80 döneminin merkezi sorumluluk yürütmüş ünlü adlarından bir tekini bile yanlarında bulamadılar. Görüldü ki, '71 devrimci kopuşundan geriye düşüş, yasalcılık ve legalizm toprağında teorik kitabi bilgi, örgütsel-siyasi deney ve birikim, devrimci enerji üretme yeteneği kalmamış bir süs bitkisine dönüşmüştür.

'71 devrimci kopuşuyla, oluşturduğu devrimci ölçülerle, değer olarak yükselttiği niteliklerle pratik ilgisi kalmamış politik mücadelede yalnızca araçlar bakımından değil faaliyetin içeriği bakımından da 30 yılı aşkın zamandır yasal, legal, barışçı ve parlamentarist olanın temsilciliğini yapan Oğuzhan Müftüoğlu gibi önde gelen tasfiyecilerin bugün hala '71 devrimci atılımı adına konuşması, konuşturulması; THKP-C'den geriye kalan kadroların kurduğu gruplarca hiç değilse '73-76 döneminde "karar verilmesi" gereken Ertuğrul Kürkçü'nün Kızıldere gerçeğinin ve mahkeme tavrının nasıl niteleneceği, ondan ne isteneceği (açık bir özeleştiri, devrimcilerden, halklarımızdan özür dilemesi veya sosyalist iddialı çevrelerin dışında kalması vb) meselesini güncel bir tartışma konusuna dönüştürebilmesi gayri ahlakiliğin ötesinde, durumun antifaşist, demokratik kültür ölçüsünden de bir yozlaşmaya vardırılmasıdır. Bu sahteliklere alan açılmamalıdır.

Kızıldere'ye baktığında orada yalnızca katliamı, önderlerin, temel kadroların şahsında doğan boşluğu görenler oldu, oluyor ve olacaktır. Onlar bu bakış açısından, devrimci stratejiden, onun kolektif ve bireysel gereklerinden uzak durmak; politik faaliyetin, eylemin, örgütlenmenin içeriğini yasal, legalist, parlamenter, barışçı ve silahsız hale getirmek dışında bir şey üretemediler, üretemeyecekler. Bu bakış açısıyla herhangi bir ortaklığı bulunmayan devrimciler ise Kızıldere'ye baktığında feda ruhu, birleşik savaşım-devrimci yoldaşlık gibi bugün de ideolojik-politik kılavuz olmayı sürdüren iki temel nitelik ile devrimin örgütlenmesi için yasalcılıktan, legalizmden, parlamentarizmden, devrimci zora dayalı mücadele biçimlerini dışlamaktan kopuş zorunluluğunu görüyorlar. Bugün hangi zorluklarla, engellerle kuşatılmış olurlarsa olsunlar, Kızıldere ruhuyla bu doğrultuda yürümekte ve devrimci hareketin en iyi geleneklerini yaşatıp güçlendirerek devrimin zaferi için savaşıma devam etmekte duraksamayacaklar.

Kızıldere ölümsüzlerine bin selam!