30 Kasım 2020 Pazartesi

Kadınlar vardır

İstanbul Sözleşmesi'nin iptal edilmesiyle, çocuk tecavüzcülerine affı gündeme getirmesiyle, bekçilere verilen denetimle toplumsal saflaşma derinleşecek, cins çelişkileri keskinleşecektir. Kadın cinayetlerinin, şiddetin artmasıyla, bunların meşru görülmesiyle, sığınma evlerinin kapatılmasıyla, ev içi emeğin görülmemesiyle kadınların öfkesi birikecek, isyanları büyüyecektir. 

"Aileyi ve toplumu ifsad eden (bozan, karıştıran) İstanbul Sözleşmesi feshedilsin. Çare İslam Sözleşmesi." (Yeni Akit gazetesinin 6 Mayıs 2020 tarihli manşeti)

"İslam, zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lutiliği, eşcinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti? Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir bunun hikmeti." (Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, 24 Nisan 2020)

Faşist erkek egemen devlet, İstanbul Sözleşmesi'nin iptal edilmesinin zeminini oluşturmanın ve gelişebilecek tepkileri azaltmanın arayışları içerisinde, her gün yukarıdaki kadın düşmanı fikirleri vaaz ediyor. 2018 yılından bu yana örgütledikleri panellerle, seminerlerle sözleşmenin nasıl İslami geleneksel aile yapısına uymadığını, LGBTİ+'lığı özendirdiğini, gençliğin evlilik kurumundan nasıl uzaklaştığını, kadın örgütlerinin politik mücadele çizgisinin "makbul kadın" kimliğine uygun olmadığını belirterek kutuplaştırıcı, düşmanlaştırıcı faaliyet yürütüyor. 2013 yılından beri yürürlüğe konulan ve adım adım örgütlenen kadın özgürlük mücadelesini "çökertme" planının iki temel ayağı bulunuyor. Birincisi, İslami geleneklere bağlı aile yapısını güçlendirmek ve korumak, buna bağlı olarak yeni yasaların oluşturulması için zemin hazırlamak. Böylece, kendi iktidarının geleceğini güvencelemek. Toplumsal cinsiyet rollerine göre kadın iyi bir anne, iyi bir eş olma görevini üstlenmeli, hizmetleri zamanında yapmalı ve annelik görevini "kutsal" bir görev olarak benimsemelidir. 

İkincisi, rejimin yönetememe krizini derinleştiren kadın özgürlük mücadelesinin kazanımlarını birer birer yok etmek, cinsel kimlik ve yönelimleri reddetmek, cins çelişkisinin büyümesini engellemek ve kadın devriminin gerçekleşmesini durdurmak. Kadın özgürlük mücadelesinin öznelerinin 8 Mart sonrası yaşanan pandemi dönemi ile politik mücadele alanının sınırlanması; çocuk tecavüzcülerine affı getirecek düzenleme için zemin oluşturulmasına, kadın cinayeti davalarında "tahrik indiriminin" yapılmasına, kadın cinayetlerinin, şiddetin ve kadının emek, beden ve kimlik sömürüsünün artmasına neden oldu. 

Sözleşmeye dair her gün açıklamanın yapılması toplumu böl-parçala-yönet stratejisine göre dizayn etme politikasıdır. İstanbul Sözleşmesi'ni onaylayanlar-onaylamayanlar, aile kurumunu savunanlar-savunmayanlar, ahlaklılar-ahlaksızlar diyerek toplumu bir karpuz gibi ortadan ikiye ayırmaya çalışıyor. Tepkilerin daraltılması taktiğiyle toplumun bir kesiminin sözleşmenin iptali politikasını kabul etmesi ve onaylaması isteniyor. Faşist rejim, eşbaşkanlık sistemine ve çizgisine saldırarak, Kürt kadın hareketinin öznelerini gözaltında köpekli işkenceye ve kaba dayağa maruz bırakarak, kadın özgürlük mücadelesinin dinamiklerini sindirerek ve ezerek kendi iktidarını koruma stratejisiyle hareket ediyor. Bu politikanın kaynağı cins kırımının artmasıyla ve keskinleşen cins çelişkileri nedeniyle bir kadın isyanının yaşanması olasılığıdır.

Geride kalan yıllar boyunca faşist rejim erkek egemen düzeninin sürekliliğini ve gücünü aile kurumu ve nüfus politikaları üzerinden sağlamaya ve güçlendirmeye çalıştı. Erkek egemen ideolojinin kurumsallaşması için üç yola başvurdu. Birinci yol, kadınların üç çocuk doğurması ve kürtaj hakkının yasaklanması; ikinci yol, nafaka hakkının elinden alınması; üçüncü yol, aile kurumunun yeniden Diyanet İşleri aracılığıyla dizayn edilmesiydi. Nüfusun korunması politikaları evliliğin, yeniden soyun üretimini ve cinselliğin sadece denetim altına alması için değil politik İslamcı faşist rejimin "ahlak" anlayışının inşa edilmesi içindi. Aile kurumunu sadece "soyun yeniden üretimi" ve "sıcak yuva" olarak tanımlamak, erkek egemen devletin kadın ve LGBTİ+ politikalarını anlaşılmasını zorlaştırır. Toplumun en küçük birimi olan aile devlet ve erkek egemen iktidarın korunmasını, toplumsal cinsiyet rollerinin üretilmesini, erkeğin otorite alanı olmasını, özel mülkiyet dünyasının oluşturulmasını, heteroseksüelliğin kurumsallaşmasını ve geleceğe taşınmasını sağlayan bir kök hücredir. Aile kurumu politikadan ekonomiye, toplumsal yaşamdan kültüre pek çok alanı kapsar, bir ağ gibi sarar ve yönetir. 

İstanbul Sözleşmesi, tıpkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi doğrudan bağlayıcılığı olmayan, devlete kadını koruma yükümlülüğü getiren ve 6284 sayılı kanunu uygulama zemini oluşturan bir sözleşmedir. İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmek demek; bu zemini uluslararası hukuki zemininin ortadan kalkması anlamına gelecektir.

Faşist rejim, ekonomi politikalarından sosyal güvenlik politikalarına, kentleşme ve güvenlik politikalarına kadar her şeyi heteroseksüel, İslamcı geleneksel çekirdek aile anlayışına göre oluşturuyor. Erkek cinsinin ve düzeninin kutsandığı, kadın cinsinin, bedeninin, emeğinin, kimliğinin ve LGBTİ+ların reddedildiği, kadının eve hapsedildiği, cinsel istismarın, şiddetin, tecavüzün olduğu, boşanmanın hak olmadığı, yaşamla-ölüm arasında sürekli sınandığı bir "kutsal" aile yaratılmaya çalışılıyor.

Kadın özgürlük mücadelesinin gelişimi kadınlar arasında bir cins bilinci ve farkındalık oluşturdu. Bu farkındalık hali, Saray rejiminin Türkçü, ırkçı, politik İslamcı erkek egemen dizaynı bozuyor. Saray'ın savaşımı tam da burada başlıyor. Tek ses haline getirdiği medyayı da kullanarak, bu farkındalığı geriletmek, kadın örgütlülüğünü dağıtmak için canhıraş çabalıyor. 

Haberler kadınlara, toplumsal cinsiyet rollerini hayata geçirmediğinde, boşanmak istendiğinde şiddet görürsün, gece sokakta yalnız yürüdüğünde, şort veya mini etek giydiğinde tacize, tecavüze uğrarsın, katledilirsin mesajını veriyor. Bunlar, kadınlara "En güvenli sığınak aile kurumudur", "Evde hayat var" fikrinin oluşması için de yapılıyor. Rejimin amacı kadın hareketinin büyüyen gücünü kırmak ve korku oluşturmaktır.

Nurtaç Canan'ın yere kanıyla "Beni Ragıp vurdu" diye yazması, kadınların otobüsteki tacize ve evdeki köleliğe itiraz etmesi, Deniz Bulutsuz'un Ozan Güven'den gördüğü şiddeti duyurması, "eşit işe eşit ücret" talebinin yükseltilmesi, cins bilincine dair farkındalığın ve özsavunma bilincinin geliştiğini, erkek-devlet yargıya kadınların güvenmediğini gösteren örneklerdir.  

Kadın özgürlük mücadelesi saray rejimi ile yürüttüğü mücadelede bir denge durumundadır. Bazı dönemlerde kadın özgürlük mücadelesi AKP'ye geri adım attırsa da istediği düzeyde kazanımları elde edememiştir. Bu denge durumu kadın hareketinin lehine değişmediği durumda, erkek egemen düzeninin güç kazanacağı açıktır. 

İstanbul Sözleşmesi'nin iptal edilmesiyle, çocuk tecavüzcülerine affı gündeme getirmesiyle, bekçilere verilen denetimle toplumsal saflaşma derinleşecek, cins çelişkileri keskinleşecektir. Kadın cinayetlerinin, şiddetin artmasıyla, bunların meşru görülmesiyle, sığınma evlerinin kapatılmasıyla, ev içi emeğin görülmemesiyle kadınların öfkesi birikecek, isyanları büyüyecektir. Kadın özgürlük mücadelesinin özneleri buna uygun hazırlık yapmalı, öz örgütlülüklerini kurmalı, fiili meşru eylem hattını örgütlemelidir. 

Bu noktada faşist iktidarın kadını yok etme stratejisine karşı kadın hareketi de kısa dönemli, günü birlik mücadele ile kendini sınırlı tutmamalıdır. Kadın hareketi birleşik ve kitlesel olma gücünü yeniden örgütlemeli, saray rejiminin kadın mücadelesinin kazanımlarına yok etmeye yönelik attığı her adıma, baskı, şiddet politikalarına karşı kesintisiz bir mücadele örgütlemelidir. Kadın hareketi erkek egemen sisteme karşı özgürlük istiyoruz perspektifiyle örgütlenmelidir. İstanbul Sözleşmesi'nin iptal edilmesi -devletler arası bir anlaşma olmasına rağmen- durumunda kadınların özgürlük manifestosu yazılmalıdır. 

Emekçi kadın kitlelerine İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanunun ne olduğu ve hakları anlatılmalı, kadınlara yaşamlarının kader hakkının kendi ellerinde olduğu bilinci oluşturulmalıdır. Her mahallede, her ilçede sözleşmenin ne anlama geldiğini anlatmak için forumlar, paneller, atölyeler örgütlenmeli, yazılama ve afişleme yapılmalı. İşgallerden hayatı durdurmaya kadar her türlü mücadele araç ve biçimleri hayata geçirilebilir. Bu sözleşmenin muhatabı kadınları, konuyla ilişkilendirmek gerekir. Erkek şiddetine karşı kadınlar özsavunma örgütlerini kurmalıdır. Kadın cinayetleri, şiddet, taciz ve tecavüz gibi kadınların en temel sorunlarının çözümü ancak erkek egemen kapitalist sistemin yıkılması bilincinin örgütlenmesi ile mümkündür. Saray rejimi unutmamalıdır ki; vardık, varız, var olacağız!

* Atılım Gazetesi'nin 10 Temmuz 2020 tarihli 435. sayı başyazısı