11 Şubat 2026 Çarşamba

İnanmak gerek (çünkü onlar inanıyor)

Müzisyen, yazar Barış Yıldırım, ajansımıza yönelik saldırılar karşısında başlattığımız "dayanışma yazıları" kampanyası kapsamında yazdı.

Eski çetin mücadele günlerinden tanıdığım birden fazla kişiden duydum bu soruyu: “Gerçekten o güzel günlerin geleceğine inanıyor musun?” 

Bazen kendi güvensizliğini teskin etmek için, bir umut vaadi arayarak soruluyor: “Sence devran dönecek mi sahiden?” Bazen buruk bir vazgeçiş olarak: “Sahiden mi inanıyorsun devrimin olacağına?” Bazen de kötücül değil ama kinik bir edayla: “Hâlâ sosyalizm diyorsunuz yani… Keşke ama…” 

Hepsi o kötü şöhretli roman cümlesine bağlanan duygular: “Devrim bir zamanlar bir ihtimaldi ve çok güzeldi…” Hâlâ güzel olabilir ama bir ihtimal bile değil yani. 

Bu “inançsızlığı” şu veya bu düzeyde yaşayanların hiçbiri düzene teslim olmuş insanlar değil. Hepsi kendi mecralarında, kendi kavillerince dayanışmayı, direnişi, sınıf mücadelesini, hiçbirini değilse bu mücadelenin kültürünü yaşatmaya devam ediyorlar. Bedel de ödüyorlar, fedakârlık da yapıyorlar. Ama dünya kapitalist sisteminin yahut onun faşist siyasal biçiminin yahut da düpedüz aktüel siyasi iktidarın değişeceğine inanmıyorlar.

Sosyalizm hiçbir zaman bir inanç sorunu olmadı, ancak (hadi bu fazla genel sıfatı kullanalım) solcu bireyin haleti ruhiyesinde, dirençliliğinde, siyasal stamina’sında inancın başat bir etken olduğunu reddetmek, devrimin bir inanç sorunu olduğunu zannetmek kadar idealizme düşmek olur. Yeri gelir o inançla güç bulur, enerji toplarız. Bu yüzden Fransız şair komünist Paul Eluard, “İnanmak gerek inanmak”, diyordu: “Elimizde kardeşler, elimizde bu / İyi olmak, özgür olmak elimizde / Bozmak elimizde alınyazısını.”

İnanç elbette sosyalistlere özgü bir şey değil. Dahası, inanç deyince ilk akla gelen şey dinler; bu yüzden anti-komünistler ve onların aldattığı kimseler bizim sosyalizm inancımızı gördükleri zaman bizi “dindar” olmakla, “bağnaz” olmak, “imanlı” olmakla falan suçlayabiliyorlar ya. Biçimsel benzerliklerden özsel sonuçlar doğurmak aptallığa giden en kısayol. Doğaüstü güçlere inanmakla insanlığın ortak geleceğine inanmak, sadece “inanma” yüklemi üzerinden birbirine nasıl eşitlenebilir ki? Aynı kişiler, çöpten kurtarılmış kuru ekmek yemekle -ne bileyim- altın varaklı wagyu bifteği yemeyi de “beslenme” yükleminde eşitledikleri ve iki özneyi de “karınları doyanlar” istatistiğine dahil ettikleri için pek şaşırtmıyor.

Elbette diyalektik materyalistlerin inancı diğer inanç türlerinden kökten farklıdır. Kapitalizmin kendi ürettiği mezar kazıcıları eliyle tarihe gömüleceği “inancı”, burada detaylandırmaya gerek de yer de olmayan kapsamlı kuramsal ve bilimsel analizlerin sonucudur. Benzetmek gerekirse, bir bilimcinin, gerekli hazırlıkları ve kontrolleri yaptıktan sonra bir deneyin tüm değilse bazı sonuçları doğuracağına olan inancına benzer: o termometre doğru ölçüyü gösterecektir, o katı madde o koşullarda eriyecektir, bunlar olmamışsa da bir nedeni vardır ve o neden bulunabilir; deney bazı öngörülmemiş sonuçlar da doğurabilir ancak bunların da açıklaması vardır…

Başarılı devrim deneylerinin çoğu çözüldükten, kalıcı ve anlamlı bir toplumsal dönüşüm doğuran son devrimlerin üzerinden onlarca yıl geçtikten sonra; Marksist değer teorisinin bütün öncülleri her gün yeniden yeniden kanıtlanmasına rağmen sömürünün sonlanmak şurada dursun katlandığı bir dünyada; her türlü bilgiye erişmenin her zamankinden kolay olduğu bir dönemde ezilenlerin çoğu sınıflarının bilincinin çok uzağında kalmaya devam ederken; ve siyasi iktidarların göstermelik burjuva demokratik hukuka bile riayet etme zahmetine katlanmadığı bir genişletilmiş faşizm ikliminde bu inancı korumanın zorluğunu kabul etmek gerek.

Bilimsel bilinci yardıma çağırmayacağım. Dünyanın her tarafında yayılmak istenen emperyalist savaşların derin bir krizin göstergesi olduğundan veya on yılardır düşen kâr ve artık-değer oranlarının ve kitleselleşen işsizlikle yoksulluğun yapay zekâ ve robotların üretim sistemlerine egemen olmasından sonra görülmedik boyutlara ulaşacağından; son Epstein ifşaatının bizlerin zaten bildiği bir şeyi, kapitalizmin kuralsız, yıkıcı, insanlık dışı bir sistem olduğunu milyarlara açık ettiğinden vb. bahsetmeyeceğim. 

Basit bir soru soracağım: Dünyada Leninist devrimcilerin son yüzyıl boyunca en örgütsüz olduğu; kalan az sayıda sosyalist ülkelerin kuşatma altında olduğu ve bir “sistem” oluşturmadığı; sendikaların tüm dünyada sistemle bütünleştiği, buna rağmen sendikalaşma oranlarının diplere dek itildiği bir dönemde liberaller neden mesailerinin önemli bir kısmını Sovyetlerin ne denli kötü olduğunu; Lenin’in, Stalin’in ne denli zalim tiranlar olduğunu; sosyalizmin neden imkansız, kötü, insanın “özüne” aykırı bir sistem olduğunu falan anlatmaya ayırıyor? 

Öyle ya, kendini solcu, hatta başına “demokratik” ekleyerek sosyalist sayanların bile önemli bir kısmı, “reel sosyalizm” ile, diyalektik ve tarihsel materyalizmle, Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao ile arasına mesafe koymadan; artık bostandaki fasulyelerin bile inanmadığı ama herkesin tıpış tıpış gittiği seçim sandıklarına iman beyan etmeden; emperyalist aygıta çomak sokacak şiddet de dahil olmak üzere her türlü şiddeti mahkûm etmeden söze başlamazken bu ne telaş? Bunların dışında kalan ve dümenden değil temelden sosyalist olanlar hapishanelere yahut mezarlıklara ve her durumda suskunluk kumkumasına havale edilmişken mesela dünyanın en tanınmış tekno oligarkı Elon Musk ya da düşkün akademinin liberal profesörleri neden gönderilerini sosyalizm karşıtı ucuz propagandayla dolduruyor? Veya CIA destekli komünizmle mücadele derneklerinin mirasçısı Taha Akyol, bildiklerinin yanıldığına yetmediği bir konuda Sovyetlere küfretmek için niye kitap döşeniyor? 

Duvar yıkıldı, Sovyetler çöktü ya (bu vesileyle Ahmet Açan’ın Kor Kitap’tan taze çıkan Sovyetler’in Çöktüğünü Nereden Çıkarıyorsunuz?’unu önereyim), yüzlerce Marksist-Leninist örgüt fiziksel ve/ya ideolojik olarak tasfiye edildi, olmayanlar “üç beş terörist” diye etiketlendi ya, Marksistler akademiden temizlendi, sanatın taraf tutanı kaka ilan edildi ya, kitaplar sahaflara satıldı, silahlar yakıldı, heykeller söküldü ya, şarkıları bile önemli bir muhalefet görmeden yasaklandı ya ne uğraşıyorsunuz beyler? Neden Zeus inancını, Gök Tengri kültünü yahut Güneş Dil Teorisi’ni çürütmeye uğraşan kimse yok da -ne kadar niteliksiz olurlarsa olsunlar- sosyalizm fikrini çürütmeye çalışan ve bunun için maaş alan zibil gibi adam ve kadın var ortalıkta?

Çünkü onlar sosyalizmin -iddialı olacağım- dünya tarihinde hiç olmadığı kadar gerçek bir “tehlike” olduğunun, dahası bu sistemin artık fiziksel zor ve ideolojik çarpıtmalar dışında ömrünü uzatmasının yolunun kalmadığının buz gibi bilincindeler. Sosyalizm düşmanları sosyalizme “derinden” inanıyor, biz niye inanmayalım ki? 

@yazilama