8 Ağustos 2022 Pazartesi

Görev, yeni Gezi'yi yaratmak

Faşist şefin Gezi'ye dair öfkeli ve rezil ifadeler de içeren son meclis grup konuşmasında, "Halen boğuştuğumuz pek çok sorunun başlangıç noktasıdır" sözü, Gezi halk ayaklanmasının rejimi nasıl bir bunalıma soktuğunun itirafıdır. Korkuları büyük. Ne var ki, bir halk ayaklanmasından duyulan korkuyu yalnızca faşist AKP-MHP blokuna hasretmek yanlıştır. Gezi korkusu iktidarı ve muhalefetiyle her renkten burjuva partiye aittir. Bir farkla; biri ezmeye, öteki yedeklemeye çalışmaktadır. Amaç ise aynıdır; yeni bir toplumsal ayaklanmanın dinamiklerini sönümlendirmektir.

Onur ve özgürlük ayaklanması olarak mücadele tarihimizdeki yerini alan, fakat dayandığı sınıfsal ve siyasal çelişkilerin şiddetli varlığı kadar yarattığı ideolojik-moral etkisiyle de güncelliğini koruyan Gezi/Haziran ayaklanmasının yıl dönümünden geçiyoruz. Gezi'nin gerçek niteliği, politik özgürlüğün kazanılmasının yol ve yöntemini olduğu kadar olanaklı olduğunu da gösteren, özgürlüğü mistik anlamından çıkarıp devrimci eylemin konusu haline getiren bir siyasal biçim olmasında saklıdır. Gezi, emekçi milyonların belirli bir anda burjuva siyasal hegemonyayı kırarak özgürleşmesidir. Onun bu niteliği -siyasal biçimi- faşist şeflik rejiminin en büyük güncel korkusudur.

Gezi, devletin yapısal krizi kadar iktidarın yönetememe krizini de derinleştirmiş, rejimi alt üst etmiştir. Faşist şefin Gezi'ye dair öfkeli ve rezil ifadeler de içeren son meclis grup konuşmasında, "Halen boğuştuğumuz pek çok sorunun başlangıç noktasıdır" sözü, Gezi halk ayaklanmasının rejimi nasıl bir bunalıma soktuğunun itirafıdır. Korkuları büyük. Ne var ki, bir halk ayaklanmasından duyulan korkuyu yalnızca faşist AKP-MHP blokuna hasretmek yanlıştır. Gezi korkusu iktidarı ve muhalefetiyle her renkten burjuva partiye aittir. Bir farkla; biri ezmeye, öteki yedeklemeye çalışmaktadır. Amaç ise aynıdır; yeni bir toplumsal ayaklanmanın dinamiklerini sönümlendirmektir.

Faşist şef, devletin yasal ve yasadışı tüm imkanlarını seferber ederek rejimi ayakta tutmayı dönemin stratejik hedefi olarak belirledi. Bu hedefe bağlı olarak kitle mücadelesinin gelişimini faşist polis marifetiyle engelleme, ilerici-devrimci politik güçler üzerindeki devlet terörünü arttırma, kontrgerilla yöntemlerini devreye koyma, farklı türden sosyal, kültürel etkinliklere yasaklar getirerek olası muhalefet dinamiklerini ve kitle mobilizasyonunu sınırlama, yargıyı sopa olarak kullanma ve kararlarına saray hükmünü vurma, Kürt halkına ve gerillasına karşı yeni savaş ve işgal planlarına yönelme gibi taktik adımlar atmakta. Bu, yalnızca faşist şeflik rejiminin ömrünü uzatmak için değil elbette; aynı zamanda ekonomik çelişkilerin de şiddetlendiği, işsizlik ve yoksullaşmanın yığınlar içinde büyük bir öfke biriktirdiği günümüz koşullarında işçi sınıfının merkezinde durduğu potansiyel bir ayaklanmaya yönelik burjuva devletin izleyeceği karşıdevrimci politikanın da adımlarıdır.

Son dönemlerde Gezi davası somutunda Taksim Dayanışması sözcülerine ve Osman Kavala'ya verilen ağır cezalar, HDP'ye yapılan ikinci 6-8 Ekim Kobanê kumpas operasyonu, rejimin kendi ölüm fermanı olarak okuduğu, halk kitlelerinin iki büyük tarihsel eylemini mimliyor: Gezi ayaklanması ve 6-8 Ekim serhildanı! Rejim, ezilen halklarımızın bu iki devrimci eylemini cezalandırmak, işçi sınıfı ve ezilenlerin yeniden bu yola cüret etmesinin önüne geçmek istiyor. Şimdilerde tıpkı Gezi davasında olduğu üzere Kobanê kumpas davasını da hızla sonuçlandırmak, HDP'nin yönetici kadrolarına en ağır cezaları vermek, akabinde Gezi'nin ve Kobanê direnişinin birleşik ruhunu taşıyan mevzi olarak HDP'yi kapatarak Türkiye ve Kürdistan birleşik halk mücadelesinin önünü kesmeyi hedefliyor.

Faşist şeflik rejiminin dönem politikası üzerine söz tüketilecek fazlaca bir şey olduğu söylenemez. Devlet-halk çelişkisi bağlamında cereyan eden mücadele daha da sertleşerek sonuca doğru ilerliyor. Emekçi sol güçler -hangi taktiklerle konumlandıklarından bağımsız- AKP-MHP faşist blokunun karşısında mevzilenmiş durumda. Üstelik faşist şefin kitle dayanakları da her geçen gün zayıflıyor. Ne var ki, aynı netliği burjuva muhalefete karşı tutumda, üçüncü cephenin oluşturulmasında ve birleşik halk direnişinin yaratılmasında görmek pek mümkün değil. Objektif bu alana doğru çevrildiğinde kadraja flu, karmaşık bir görüntünün girdiği söylenebilir.

Böyle bir tablonun merkezinde CHP ve CHP'ye karşı tutum duruyor. Birleşik mücadelenin ve tıpkı Gezi ayaklanmasında olduğu gibi birleşik halk direnişinin örgütlenmesinde ana darbenin doğrultusu tam da buraya odaklanmalı. Zira CHP, dünden bugüne kitle hareketinin gelişerek düzen sınırlarını aşmasının önündeki en önemli bariyer olarak konumlanmış durumda. Gezi'ye katılarak, Gezi davası üzerinden demokrasi ve özgürlükler savunusunda bulunarak oynadığı rol ilerici değil, özsel olarak gericidir. Gezi'nin isyancı ruhunu karartmak, devrimci bilincini köreltmek ve onu düzen içi sınırlarda tutarak bütün enerjisini soğurmak istemektedir. Stratejisi, burjuva seçimler yoluyla AKP-MHP iktidarına son vermeyi olduğu kadar, bu faşist blokla aynı amacı, yani devrimci bir halk ayaklanmasını kendi durduğu yerden engellemeyi, patlama dinamiklerini kendisine yedeklemeyi içermektedir.

Böyle bir strateji için yana döne seçim çağrısı yapması, halklarımızda "gidecekler", "kaçmaya hazırlanıyorlar" duygusunu uyandırması boşuna değil. CHP (ve pek tabi ki İYİP), toplumsal huzura erişmek adına emekçileri özgürlük ve yaşam koşullarını değiştirme savaşımından uzaklaştırmaya, onlara seçim gününe kadar faşist şeflik rejiminin zorbalıklarına, ekonomik krizin ağır yüküne katlanmayı öğütlemekte, boyun büküp beklemeyi salık vermektedir. CHP, bu vaazı her gün her dakika adeta bir tür dinsel-mistik bir öğreti olarak yığınların bilincine enjekte ediyor. Gezi'yle özdeşleşen ve halklarımızın bilincinde ve kalbinde yer edinmiş başkaldırı bilinci, bu yolla köreltilmeye çalışılıyor.

CHP, temsil ettiği burjuva kesimin çıkarlarını bütün halkların çıkarı olarak göstermekte, bu anlamda son derece sınıf bilinçli hareket etmektedir. Burjuva sınıfın egemenliği, sermaye düzeninin devamlılığı adına onlarca yıl denenmiş, pejmürde olmuş eski bir üniformayı yeni adı altında işçi sınıfı ve ezilenlere giydirmeye, onları yeni bir "ulusal iktidara" razı etmek istiyor. Oysa "ulusal hükümetler" olarak kodlanmış tüm iktidarlar gerçekte işçi sınıfı ve ezilen halklara karşı bir bütün oluştururlar. AKP-MHP'nin "milli çıkarları" neyse, CHP ve İYİP'in "ulusal çıkarları" da odur.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun Van'da özel olarak Kürt halkına çağrıda bulunduğu konuşma da bu özü dışa vurmaktadır. Kılıçdaroğlu'nun "Bu bölgede huzur içinde yaşamak istiyorsanız bize katılın... Selahattin Demirtaş'ın serbest bırakılmasını istiyorsanız bize katılın" çağrısı, faşist şeflik rejiminin HDP'yi kapatma stratejisini burjuva muhalefet lehine sonuçlandırmanın hesabıdır. Bu hesapta HDP'nin kapatılmasını engelleme, bu faşist saldırı karşısında demokratik bir tutum alma, bir halkın siyasi iradesini tanıma olmadığı bilinmelidir. Kılıçdaroğlu ve CHP'si, Kürt halkına en temel demokratik taleplerini pazarlık konusu olarak sunma cüretinde bulunuyor.

Özgür ve demokratik bir yaşam herhangi bir burjuva blokla değil, ancak 15-16 Haziran, Gazi, Gezi ayaklanmaları, Rojava devrimi, Kobanê serhildanı gibi halkların birleşik devrimci eylemiyle, kendi programları etrafında harekete geçilerek kazanılabilir. Rejimin yapısal krizinden de kapitalist ekonomik krizden de ancak antifaşist karakterdeki üçüncü cepheyi inşa ederek, Gezi'nin ve 6-8 Ekim'in açtığı yoldan yürüyerek çıkılabilir. Emekçi sol hareketin önündeki stratejik görev yeni Geziler yaratarak faşist şeflik rejiminin ve sömürücü sermaye düzeninin temellerine saldırmaktır. Ne var ki, bu stratejik görevin en önemli yolu CHP'nin ve ittifaklarının yığınlar üzerinde yarattığı burjuva hegemonyayı kırmaktan, üçüncü cephenin hegemonyasını inşa etmekten geçiyor. Soru basitçe şudur: Faşist şeflik rejimi karşısında duran milyonları kim kazanacak?

Gezi hala günceldir. Nesnel ekonomik ve siyasal çelişkiler kadar Gezi'nin yıl dönümünde Taksim'de barikatlara yüklenen iradede de bu güncelliği görmek mümkündür. Keza politik islamcı faşist şefin hezeyan, küfür ve acizlikle betimlenen Gezi korkusunda da bunu görüyoruz. Sorun, güncel olanla stratejik olanı birleştirme yeteneğini gösterebilmektedir. Dönem "Erdoğan'dan kurtulmak" güncel ama dar göreviyle sınırlı tutulamayacak kadar yaşamsal önemdedir. Gezi'nin açtığı yoldan yürümek ve özgürlüğü kazanmak dışında bir alternatif yoktur.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 03 Haziran tarihli 65. sayı başyazısı.