10 Şubat 2026 Salı

Gök kubbenin altında muazzam bir kaos var; vaziyet harika!

Birgün Gazetesi Yayın Koordinatörü İbrahim Varlı, ajansımıza yönelik saldırılara karşı başlattığımız "Dayanışma Yazıları" kampanyası kapsamında yazdı.
 

21. yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken dünya büyük bir alt üst oluş içinde. Gelişmeler fena halde yüz yıl öncesini anımsatıyor. Küresel emperyalist-kapitalist sistem krizde. Krizin semptomları kendisini her yerde farklı biçimlerde dışa vuruyor. Güney Amerika’dan Ortadoğu’ya, Hint-Pasifik’ten Batı Afrika’ya birbiriyle bağlantılı savaş, çatışma, gerilimler iç içe yaşanıyor. 

Kapitalizmin kriz dinamikleriyle beslenen emperyalist saldırganlık hiç olmadığı kadar gemi azıya almış durumda. Öyle ki yeniden toprak paylaşım savaşlarının gündeme geldiği, Amerikan emperyalizminin açık şekilde Grönland’dan Kanada’ya kadar kendi ittifak çatısı altındaki müttefiklerinin topraklarına dahi göz koyduğu günlerden geçiyoruz.

Açık işgaller, saldırılar, müdahaleler, savaşlar birbirini besleyerek bir sarmal oluşturuyor. Üçüncü dünya savaşı söylemlerinin hiç olmadığı telaffuz edildiği, “kolektif emperyalizm”in kendi içinde dahi derin ayrışmalar yaşadığı mevcut politik sistemde yaşananların hiçbiri tesadüf değil.

NE, NEDEN OLUYOR?
İtalyan Komünist Partisi’nin liderlerinden Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin dediği gibi “eskinin öldüğü, yeninin doğmadığı, canavarlar zamanındayız.”  
Kapitalist-emperyalist cephede güç kaymaları yaşanıyor. Yerleşik hegemon güç, yeni yükselen aktörlerle kıyasıya bir nüfuz, güç yarışı içerisinde. Hâlihazırda dünyanın bir numaralı hegemon gücü olan ABD, güç aşımı içinde. Bundan 80 yıl önce, İkinci Paylaşım (Dünya) Savaşı’yla birlikte Büyük Britanya’nın yerine küresel emperyal liderliği ele geçiren ABD’nin kurduğu sistem çatırdıyor. 1950’lerde dünya ekonomisinin yarısına hükmeden ABD’nin bugün payı yüzde 16-18’lere gerilemiş halde. 1990’larda küresel ekonomideki payı yüzde 4’lerde olan Çin’in bugünkü payı yüzde 13-14’lerde.

ABD’nin son dönemlerde artan saldırganlığının arka planında da bu ekonomik-politik güç aşımı var. Trump yönetimi “kahredici” askeri kapasitesi ile ekonomik aşınmayı durdurma niyetinde. Trump bunu açık bir şekilde de telaffuz etmekten kaçınmıyor. Grönland’ı, Panama Kanalı’nı ve hatta Kanada’yı ekonomik ve stratejik nedenlerle elde etmek istediğini “emperyal küstahlıkla” dillendiriyor. Venezuela’ya yapılan saldırı da Brezilya, Kolombiya ve diğer Güney Amerika ülkelerine yönelik müdahaleler de Amerika’nın yeni hegemonik yayılımıyla ilintili.

EKONOMİK GERİLEYİŞİ ASKERİ GÜÇLE DURDURMA GİRİŞİMİ
4 Aralık’ta ilan edilen ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde de Trump’ın talepleri açık bir şekilde temellendirilmiş vaziyette. Trump Doktrini olarak da adlandırılan “strateji belgesi”nde Güney Amerika’yı kendi hükümranlık alanı ilan eden Amerikan emperyalizmi, 1823 tarihli Monroe Doktrini’nini de yeniden canlandırmış oldu.

Trump Doktrini iki sacayağı üzerinden yükseliyor: Askeri ve siyasi müdahale. Honduras, Bolivya, Ekvador, Şili, Arjantin, El Salvador ve pek çok yerde peşi sıra iktidarların sağa sapması ve Karayipler’deki ABD askeri çıkarması emperyalizmin bütünlüklü stratejinin eseri.   

Trump’ın kaynaklara hükmetme girişimi ve gelir gelmez başlattığı “ticaret savaşı”nın kapitalist-emperyalist blokta yarattığı rahatsızlığı çıplak biçimde Davos Ekonomi Forumu’ndaki kapitalist liderlerin “isyanı”nda görüldü. Belçika’nın muhafazakâr Başbakanı Bart De Wever’in Gramsci’den alıntılar yapması, Kanada Başbakanı Mark Carney’in dünyanın kopuşun eşiğinde olduğunu belirterek “kurallara dayalı düzen”in bir "hikaye" olduğunu itiraf etmesi ve Amerikan hegemonyası karşısında ortak hareket etmesinin önemine dikkat çekmesi çarpıcıydı.

ORTADOĞU’DA İŞLEYEN EMPERYAL PROJE
Ortadoğu’daki emperyalist dizayn da Amerika’nın bölgesel yönelimlerinin eseri. Kaynaklara hükmetme, İsrail’in güvenliğini sağlama ve Ortadoğu’yu neo liberal pazarlara “sorunsuz” şekilde açma gayesiyle İsrail üzerinden “Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi” adım adım hayata geçirilmeye başlandı. Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan hatta istenilen dizayn “kanlı” bir şekilde sağlandı. Projenin en önemli kavşak noktası olan İran ise adım adım kuşatılmaya devam ediliyor. İran’a diz çöktürülmeden projenin ömrünün uzun olmayacağının farkındalığıyla hareket ediliyor.

Şii Hilali’ne karşı Sünni Dolunayı’nı oluşturarak İran etkisi kırılmak isteniyor. ABD-İsrail ile uyumlu siyasal İslamcı rejimler inşa edilirken ülkeler, toplumlar, ittifaklar yeniden şekillendiriliyor. Suriye’de köktendinci HTŞ rejimine destek verilerek SDG’nin kontrolündeki alanlara girilmesi, Rojava özerk yönetiminin fiilen ortadan kaldırılması bu yeni jeopolitik yönelimin eseri.

Trump yönetimi Suriye’de cihatçılarla –Ahmet eş Şara rejimi- iş tutarak tercihini açıkça göstermiş oldu. Kürtlerin kazanımları da bir çırpıda yok sayıldı. Şara (Colani) ABD ve İsrail’e istediklerini altın tepside sunma karşılığında içeride kendisine alan açmış oldu. 6 Ocak’ta başlayan 30 Ocak’taki anlaşma ile şimdilik sona eren saldırıların icazeti 5-6 Ocak’ta Paris’teki Tel Aviv-Şam anlaşmasıyla alındı.

HAZAR’DAN AKDENİZ’E YENİ “DÜZEN”
ABD’nin Ortadoğu Şerifi konumundaki Türkiye-Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın 1 Kasım’da Bahreyn’de katıldığı bir forumda sarf ettiği şu sözler emperyalizmin Ortadoğu projeksiyonunu net bir şekilde özetliyor: "Başkan (Trump) tüm satranç tahtasını değiştirdi. Her yerde bunu görüyorsunuz. Türkiye ve İsrail savaşmayacak. Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir iş birliği (buna hizalanma demek daha doğru) göreceksiniz."

Barrack’ın bahsettiği hizalanma kademe kademe gerçekleşiyor. Gazze, Lübnan, Suriye, Irak, Somaliland, Kafkasya… Listeyi daha da uzatmak mümkün. 

Ancak ne Suriye’de ne de Ortadoğu genelinde hikaye bitmiş değil. Anlaşmalar da tesis edilmeye çalışılan “düzen” de oldukça kırılgan. Her şey pamuk ipliğine bağlı. 

UMUTSUZLUK YOK, ÖFKE VAR, SAFLARI SIKLAŞTIR
Bu ahval ve şerait içerisinde emperyalist saldırganlık şiddetlenirken, kapitalist baskı ve sömürü artarken kapitalist-emperyalist sistem kendi “mezar kazıyıcıları”nı da yetiştiriyor. Açlığa, yoksulluğa, adaletsizliğe, baskılara, savaş ve çatışmalara karşı öfke birikiyor. Özellikle “küresel güney”de büyük toplumsal hoşnutsuzluk var. Sadece geride bıraktığımız ağustos-ekim ayları içerisinde Nepal’den Madagaskar’a, Endonezya’dan Fas’a pek çok yerde halklar ayaklanarak sarayları, şatoları, malikaneleri, parlamentoları ve bakanların evlerini ateşe verdi. 

Marks ve Engels 1848’de yazıkları “Komünist Manifesto”da “Burjuvazi her şeyden önce kendi mezar kazıcılarını yaratıyor” derler.

Marks-Engels’ten yaklaşık 80 yıl sonra Lenin, Birinci Dünya (Paylaşım) Savaşı sürerken yazdığı, “Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” kitabında, “Emperyalizmin proletaryanın toplumsal devriminin arifesi olduğunu” söyler.

Kitabın sonrasındaki baskılarda 1917 Ekim Devrimi’nin bu tespiti doğruladığını belirtir.  

Evet, umutsuzluk yok, mücadele, kavga var. Mao’nun dediği gibi “Gök kubbenin altında muazzam bir kaos var; vaziyet harika.”