25 Kasım 2020 Çarşamba

Faşizmi yıkmadan bize özgürlük yok!

Faşizmin alan daraltarak nefessiz bıraktığı noktada dar alanda kısa paslaşmalar erkek-devlet şiddetini derinleştiriyor. Öfke ve itirazı ortaklaştırmaktan başka çıkar yol yok. Faşizmi yıkmadan bize özgürlük de yok, aşk da. Faşizmi yıkmadan ekmek de yok gelecek de. Kadınların birleşik hareketini yeni bir evreye yükseltmek, 'bir kadın daha eksilmeyeceğiz' diyen her kadının parolası olmalıdır. 

İpek Er, uzman çavuş Musa Orhan'ın cinsel şiddeti sonrasında yaşamına son verdi. 'Üniforma koruması'na alınan Musa Orhan tutuklanmadı.

Aleyna Çakır, intihar süsü verilerek katledildi. Şüpheli Ümit Uygun, televizyonlarda milyonların gözü önünde katliamın ayrıntılarını verdi... “Üç hilal”li görüntüleri, organize suç şebekesi içinde yer alan Uygun'a zırh oldu.

Nadira Kadirova da AKP Milletvekili Şirin Ünal'ın evinde şüpheli bir şekilde öldü. Ünal'ı koruyan bu kez milletvekili mazbatasıydı.

Dersim'de okuyan Gülistan Doku'dan 300 günü aşkındır haber alınamıyor. Ailesi ve arkadaşları, baş şüpheli Zainal Abarakov'u koruma kalkanına alan kentin devlet bürokrasini aşmaya çalıştı, mücadeleleri sürüyor.

Rojbin Perişan, varlığı bile şüpheli olan 'gizli tanık' nedeniyle polisin köpeklerle yaptığı işkenceyle gözaltına alındı. İşkence izlerine tüm dünya tanık oldu. Diğer işkence örneklerinde olduğu gibi sümen altı edildi.

Mahkemeler ise herkesin malumu. Kadına yönelik cinsel şiddetin karşılığı cezasızlık.

Bu örneklere onlarcası eklenebilir. Erkek egemen sistemin kol kanat gerdiği erkek şiddeti, ezilen cinse ve cinsel yönelimlere yaşamı dar etmekle kalmıyor, yaşam hakkını ortadan kaldırıyor.

Kapitalist sömürü düzeninin, sömürgeciliğin ve faşizmin ezilenlere revasıdır bu.

Kolektif ulusal bilincini korumak ve yaşamak isteyen Kürt ulusunun veya alınmayan önlemler nedeniyle yaşamını yitiren işçilerin veya 'çarklar dönsün' diye Covid-19 virüsüyle baş başa bırakılan halkın durumundan özü itibariyle farklı değil. Özneleri farklı ancak nedeni ve ulaştığı sonucu aynı olan bir durum. Şiddeti gerçekleştirenlerin hareket motivasyonu değişse de sömürü sisteminin ayrıcalıklı cinsi, ayrıcalıklı ulus, ayrıcalıklı sınıfın elinde tuttuğu egemenliği hiçbir şekilde paylaşmadığı, hatta sahasını daha da fazla genişlettiği ve derinleştirdiği gerçeğidir.

Bu denklem içerisinde kadınların ve ezilen cinsel kimliklerin geldiği pozisyonu bir mağduriyet olgusu içinde değerlendirmek, sorunun hem kaynağı hem de çözüm yolu konusunda fasit bir daire içine hapsetmekten öteye götürmeyecektir. 'Erkeklerin şiddeti önlenemiyor', 'hep başa sarıyor' umutsuzluğuna çare olmayacaktır.

Ezilenlerin uğradığı şiddeti, 'niyet' kavramlarına hapsetmek yerine 'bilinç ve özne'ye odaklanmaya yönelmek gerekir. 
Faşist Saray rejiminin hiçbir uygulamasını 'niyet'le ilgili açıklamıyorsak, bu rejimin gündelik hayata yansımalarını da erkek şiddetini de 'niyet'le açıklayamayız. 'Şiddete maruz kalanlar' gerçekte bu düzenin kurucu kodlarına karşı ayağa kalkan, isyan eden, boyun eğmeyen 'failler'dir. Bir kadının boşanma talebi veya bir erkeğin teklifini kabul etmemesi 'egemen olan'a itirazdır. Bir LGBTİ+'nın heteronormatif yaşam tarzına karşı 'ben varım' demesi, düzenin köküne kibrit suyu dökmektedir.

Böyle bir durumda sermayenin büründüğü ulusu, cinsi korumakla varlığını kuran devlet örgütüne karşı örgütlü ve yıkıcı gücü bugünden inşa etmeksizin bu saldırıları püskürtmek mümkün değil. Örgütlü yok edici güce karşı, örgütlü gücü oluşturmak, itirazı bireyden çıkararak kolektif bir hale büründürmek de bizlerin 'niyeti' değil, eşit ve özgür yaşama hakkımız için zorunluluk halidir.

İçinden geçtiğimiz konjonktürel dönem bakımından faşist Saray rejiminin tüm zor ve baskı uygulamalarına, zulüm ve savaş politikalarına rağmen kontrol altına alamadığı, sindiremediği ve boyun eğdiremediği temel güçlerden birinin de kadın özgürlük mücadelesi olduğu herkesin malumu. Elbette ki toplumsal mücadelelerin izlediği inişli-çıkışlı seyri bu topraklardaki kadın hareketi bakımından da söylemek mümkün.

Politik İslamcı faşist cenahın hedef haline getirdiği İstanbul Sözleşmesi'ni savunan ve sahip çıkan mücadele, saldırıyı geri püskürtmüş olsa da tehlike devam ediyor. Her ne kadar sözleşmenin altından imza çekilmiş olunmasa da pratik durumun böyle olmadığını gösteriyor. Erkek şiddeti tam hız devam ediyor. Buna paralel faşist saray rejimi de örgütlü kadınlara saldırılarını artırıyor. Politik özgürlüğü kazanmak burada temel önem teşkil ediyor. Kadınların örgütlü yapısını koruması ve büyütmesinin önündeki engellerin başında politik özgürlük önündeki rejim barikatıdır. Bu barikat yıkılmadan kadın özgürlük mücadelesi kısır döngüsünü aşamayacaktır. Edinilen mücadele deneyiminin kendisi de bunu doğruluyor.

Sosyalist kadın hareketi, Kürt kadın özgürlük hareketi, feminist kadın hareketi belki geçmişten daha fazla bir araya gelmenin koşullarını zorlamak durumunda. Erkek şiddetine ve onun güç aldığı devlet şiddetine karşı birleşmek ve hareketin yıkıcı gücünü bir noktaya odaklamak, gasp edilen kazanımları korumanın temel gereğidir.

25 Kasım hazırlıklarının yapıldığı şu günlerde, kadın hareketi faşizme karşı birleşik mücadelenin sorunlarını gündemde tutmalı.

Kürdistan'ın herhangi bir ilçesinde bir kadının intihara sürüklenmesi, Ankara'nın göbeğinde bir rezidansta kadının katledilmesi, sömürgeci kayyum politikasıyla kadın kurumlarının kapatılması, veya bir transın parçalanmış cesedinin yol kenarına atılması, bir otobüste şort giydiği için genç bir kadının saldırıya uğraması gibi tüm bunlar birleşik mücadelenin konusudur. Erkek-devlet şiddetine karşı birleşik mücadele, talepleri ve hedefleri bakımından doğrudan siyasal rejimin faşist karakterini hedeflemeli.

Faşizmin alan daraltarak, nefessiz bıraktığı noktada dar alanda kısa paslaşmalar erkek-devlet şiddetini derinleştiriyor. Öfke ve itirazı ortaklaştırmaktan başka çıkar yol yok. Faşizmi yıkmadan bize özgürlük de yok, aşk da. Faşizmi yıkmadan ekmek de yok gelecek de. Kadınların birleşik hareketini yeni bir evreye yükseltmek, 'bir kadın daha eksilmeyeceğiz' diyen her kadının parolası olmalıdır.

* Atılım gazetesinin 30 Ekim 2020 tarihli 450. sayısında yayınlanmıştır