14 Ağustos 2020 Cuma

Efe Dağlı yazdı: Artık maskesiz

Gevşerse, -söz gelimi 2003'teki türden bir dile, söyleme dönerse- AKP aşılacaktır. Bu liberal rüyayı görenler kalmadı. Şimdi de "Dokunmayın, yıkılıyorlar" sloganı benzer bir liberal avuntu olarak dolaşımda. Bu bakış, rejimin hemen hiçbir halkçı etkiye uğramadan restorasyonu hedefine yaslanıyor. Kurnazlıkla pısırıklık burada iç içe. 

Bütün işaretler AKP'nin kendi tarihi içinde en zayıf dönemini yaşadığını doğruluyor ve biz de epeydir bunu vurguluyoruz.

Ancak yine AKP kendi politik amaçlarını ilk kez bu denli doğrudan ve amansız bir basınç uygulamaya, elindeki devlet imkanlarını sonuna kadar kullanmaya kilitlenmiş halde. Saymakla bitmez ve bir şok bitmeden yenisiyle sahneye çıkıyor. Son örneği, İstanbul Sözleşmesi'nin iptal edileceği, sözleşmeden usulünce çıkılacağı açıklamasıydı. Birden bire mi, hayır değil. Kısa zaman önce "devlet başkanının" "bölücülük" gibi o kadim düşmanı sayarken buna kadınların özgürlük mücadelesini de eklemişti. Şimdi onun icabı yapılıyor. Cinsel kimliklere dönük dört bir koldan aşağılama faaliyeti de bununla bağlantılı.

Çelişki gibi görünebilir ancak pek öyle değil; AKP şimdiye dek bütün o pragmatizmiyle pek çok ittifaka girdi. Her birinden güçlenerek çıktı. Bu uğurda kimi eski sosyalistlerin reform hayallerini körüklemekten İBDA'cıların başyücelik devlet arzusunu doyurma vaadine dek bütün kartları kullandı. "İstasyon" diye ifade ediyorlardı. Demokrasinin 'anaç' olduğunu açıkça belirtiyorlardı.

Her istasyonda eski ittifakları bozup yenilerine giriştiler. Kürdistan özgürlük hareketiyle da bu biçimde oynamaya çalıştılar ve galiba bir tek orada bütünsel bir başarısızlığa uğradılar. Öcalan'ın pratik politik düzleme doğrudan ve stratejik düzlemdeki müdahaleleri o rejim projesini akamete uğrattı.

'Had' sınır demek. Kapitalizmin kendi sınırlarına dayanması ve orada debelenip durması gibi gerek otoriter despotluk, gerek onun işletim sistemi olan iktidar bloğu o sınıra çoktan dayandı. Artık alabileceği hiçbir yeni oy yok. Çelebileceği gönül de kalmadı. Bütün o ittifaklar AKP'yi devletle güçlendirirken diyalektiğin gereği olarak bir sınıra dayandı. Bütün o çılgınlık gibi gelen hamleler bununla ilgili. 

Halihazırda AKP kendi başına çoğunluk değil. MHP'ye muhtaç ve o ilişki de daha çok MHP'ye yarıyor. Çünkü davul AKP'nin boynunda, tokmak MHP'nin elinde. MHP'nin kadrolaşması stratejik düzlemde. Silahlı-silahsız bürokrasiye yerleşiyor. AKP ise bankaları arpalık olarak kullanıp kendi siyasal oligarşisine dağıtıyor. Her zamanki gibi günlük çıkarların ötesine taşamıyor.

Bu arada AKP'ye yanaşanlar hâlâ çıkıyor. Feyzioğlu vakası olgusal olarak böyle bir sıradan ikbal derdidir. Ancak mecazen sınıra dayanma haliyle ilişkilidir. Artık bütün anlık çözümler suni teneffüs gibidir. Tıpkı dün Suudi Arabistan'dan ve Katar'dan akan sıcak paranın bugün petrol kuyuları gibi vesilelerle Libya'dan akıtılmasının çok işe yaramayacağı hakikati gibi.

Genel kuraldır, kendi dışındakilere, iktidarken nasıl muamele yaparsanız size de öyle davranılır. Hele rövanşizmin politik kültüre döndüğü Türkiye'de. Eh, bu da AKP'de, gayet olağan biçimde tedirginlik yaratıyor. Olağan bir iktidar devir teslimini kimsenin beklemediğini, AKP'nin de AKP karşıtlarının da buna hazırlandığını söyleyebiliriz. İktidardaki Mursileşme sendromu sürüyor ve paramiliter hazırlıkları da aynı hızla ilerliyor.

Gevşerse, -söz gelimi 2003'teki türden bir dile, söyleme dönerse- AKP aşılacaktır. Bu liberal rüyayı görenler kalmadı. Şimdi de "Dokunmayın, yıkılıyorlar" sloganı benzer bir liberal avuntu olarak dolaşımda. Bu bakış, rejimin hemen hiçbir halkçı etkiye uğramadan restorasyonu hedefine yaslanıyor. Kurnazlıkla pısırıklık burada iç içe. Çoğunun derdi Erdoğan'ın gitmesi...

Rövanşist siyaset tam budur ve üçüncü cepheyi oluşturmayan her siyaset alanına sızar ve oraya tesir eder. Herhalde kimse Kürdistan halkı ve devrimcileri kadar AKP'nin zulmüne uğramadı. Onlar işlerini değil, hayatlarını kaybettiler. Dolayısıyla şimdilerde o dinamiği kaba bir Erdoğan düşmanlığına kilitlemeyi esas alıyorlar. AKP ile hesaplarını, hiçbir zarara uğramadan, Kürtler üzerinden görme kurtluğu ve tilkiliği tutmayacaktır. Ancak bu ajitasyon sürdürülecek gibi.

Liberallerin kitle gücü olmadığı için bu tür hayallerinin bulunması olağan ancak pek işlevli değil. Burjuva siyaset arenasında politik vektör değiller. Siyaset sıkışınca, Türkiye'de denklem İslamcı-ulusalcı laik cepheleşmesi biçiminde ortaya çıkar.

Nitekim şu anda bu denklem işliyor. Üstelik iki cephe de bundan memnun. AKP bu yolla gidişini geciktirmeye kilitlendi. En pespaye zırvalar dahi dolaşıma sokuluyor. Üstelik Kürdistan düşmanlığıyla ırkçı milliyetçi eylem ve söylemi kendi tekeline almaya çalışıyor.

Kanıtlamak için de ne kadar çok "imha" ettikleriyle övünüyorlar. Kariyerinin önemli bir bölümünü istihbarat okulu eğitmenliğiyle geçiren Akar ile istihbarata hususi ilgisini saklamayan Soylu gün gün bu rakamları sıralıyor. Unutmayalım ki ikisi de çekirdekten AKP'li değil ve devlet-hükümet ikiliğinde her defasında devleti tercih edecektir.

Bu detayı kaydederek ulusalcı laik cephenin de bu saflaşmayı sevdiğini-benimsediğini belirtebiliriz o cephe çok parçalı. Bir kesim hâlâ CHP'yi ele geçirmek ve oradan yol almak istiyor. Cumhuriyet gazetesi yönetiminde bu arzı kuvvetli. Çok dar bir kesim AKP'nin yanında. Diğerleri pek çok kişisel çekişmeyle birlikte dağınık, bazıları umutsuz. Şimdi bu cepheleşme halkın politik İslamcılığa karşı tepkisini arkalamak için kullanılıyor.

AKP gayet açık ve doğrudan biçimlerle yol almaya çalıştıkça bu hal toplumda tepki doğurmuyor ve AKP hiç değilse yüzde 50'yi diri tutmaya çalışıyor. Yapabilir mi, hiç kolay değil. AKP'nin bir dahaki seçimde alaşağı edileceği bu nedenle "zulmün artsın" diyerek kenarda durmayı öğütleyenler AKP'nin bu sessizliği 'sinmişlik' biçiminde sunarak kendi lehine kullanacağını ve kendi örgütlenmesini yaygınlaştırmaya, muhtemel bir kötü sona hazırlanacağını unutuyorlar.

Aslında bütün anlattıklarımız Aydınlanma öncesi bölünmüşlüğü ve zulmü hatırlatıyor. Aydınlanmayı baştan sona övmek için değil, durumun vahametini anlatmak ve bundan bir sol-sosyalist aydınlanma ile çıkılacağını anlatmak için bu vurgu.

Türkiye'de emekçi solun pek çok bileşeni rejimin iki cepheli çatışmasında bir tarafa yedeklenmeyi alışkanlık haline getirdi. TKP mücavir alanındaki isimlerin Demokrat Parti'de Menderes'ten medet ummasından tutalım 12 Eylül sonrasında SHP'lileşmeye dek pek çok örnek sayılabilir.

Bu yaklaşım köhnedir. Dün yanlıştı, bugün gülünçtür. Siyasetin dinamiğine yön veren gençlerin bakış, tercih ve yönelimleri de bunun pratik eleştirisidir. Şu veya bu burjuva politik kuvvete yedeklenmeyi veya fayda umarak bağlanmayı onlara kabullendirmek olası değil.

Tarafların milliyetçilik yarışı yaptığı, Kürdistan karşıtlığında ittifak olduğu bir saflaşmada ilk ve son söz; strateji ve taktik o üçüncü-bağımsız halkçı cepheyi büyütmek, bütün halkların ve tüm renkleriyle ezilenlerin özgürlük şöleni anlamını taşıyan bir halk cumhuriyeti için yeni yeni milyonlara ulaşmaktır. Yüzü sosyalizme dönük bir Halk Cumhuriyeti, Türkiye siyasi coğrafyasının geleceğidir.