24 Ocak 2021 Pazar

Doğanın yasası, kapitalizmin ve faşizmin doğası

Üniversiteli bir genç, yıkık bir binanın içine dalarak, bir anne ve oğlunu enkazdan canlı çıkardı. Şimdi herkesin gözünde bir kahraman. Oysa o genç, herhangi bir yerde veya başka bir zamanda "Elazığ Kürt müdür?" diye soranların karşısına çıksaydı, "Askerlerimiz onun için ölüyor, o burada bizim paramızla üniversite okuyor" denilen bir Suriyeli olacaktı. Halklar arasında duygudaşlık yaratmak, kardeşlik köprüleri inşa etmek gibi hiçbir önyargı ve koşul getirmeden gözü kara dalmayı gerektiriyor halklar denizine.

İnsanlığın, yıkım ve korkuyla gelen depreme tapınmaktan vazgeçmesinin üzerinden binlerce yıl geçti. Öküzün boynuzları üstünde olduğu düşünülen dünyada, öküzün her başını salladığında deprem meydana geldiği savı da en az bir o kadar eskilerde kaldı.

Deprem, insanlığın ulaştığı muazzam bilgi birikimi, teknolojik donanımına rağmen bugün bile önlenemez bir doğa olayı. Tahminler, varsayımlar, çıkarsamalarla kimi verilere ulaşılsa da bu değişmez bir gerçek.

Depremi öncesinden bilmeye kudretli olmayan insanlık, depremin etkilerini en aza indirebilecek donanıma sahip aynı zamanda. Tam da bu nedenle, bu doğa yasası önlenemese bile alt edilebilir. Kentlerin, yerleşim planlarının fay hatlarına göre yapılması, deprem öncesi ve sonrası riskleri en aza indirecek önleyici planların hazırlanması, yapılaşmanın mutlak bir şekilde deprem riskine uygun şekilde olması, deprem eğitimi vb. bir dizi faktör, depremin etkilerini asgari düzeye çeker.

Türkiye/Kürdistan coğrafyası, fay hatlarıyla kuşatılmış deprem bölgesidir. Bu gerçeklik biliniyor olmasına rağmen başta inşaat sektörü olmak üzere kent planlamasına kadar her şey, rant üzerine kuruludur. Saray rejimi maddi kaynakları ezilenlerin can güvenliğine değil, sermayeye aktarılıyor. Deprem koşullarına uymayan ucuz inşaatlara izin ve ruhsat verilmesi, İstanbul örneğinde açığa çıktığı üzere kentin deprem anında ihtiyaç duyacağı alanların imara açılması, yeşil alanların yıllarca yandaş sermayedarlara peşkeş çekilerek gökdelenlere, rezidanslara, AVM'lere dönüştürülmesi. İnsanı ve doğayı esas alan bir imar politikası yerine, karı, sömürüyü esas alan kentleşme ve imar politikası gibi gerçekler; kapitalizmin doğasına fazlasıyla uygundur. İnsan ve canlı yaşamı değil, her şey kâr odaklı olduğu için çözümler de buna göredir.

Depremde toplanma alanları olarak belirlenen araziler yağmalanarak yandaşlara tahsis edilir. 2012 yılında, halklarımızın güvenli ve sağlıklı konutlarda yaşamasını temin etme söylemleriyle çıkarılan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, kısaca kentsel dönüşüm yasası rantsal dönüşüme ve kentsel yıkıma yol açar.

Deprem sigortası kapitalistlerin cebini doldurur, deprem sırasında "yardım" adı altında büyük miktarda paralar kaldırılır. Marmara depreminde olduğu üzere, "geçici" olarak konulan deprem vergileri kalıcı hale getirilir, burada biriken muazzam ölçekli paralar "duble yol" adı altında sıfırlanır.

Elazığ depremi, soygun düzeni kapitalizmin bu "doğal" yasasını bir kez daha hatırlattı. Yardım, sigorta, TOKİ konutları adı altında döngü yeniden tekrarlanıyor. İnsani duygular bir kez daha nakde çevriliyor, ihtiyaç sahiplerine çok azının ulaşacağını bildiğimiz halde.

Deprem bölgesinin kırsalından yansıyanlar, yıkılan binaların hali, halklarımızın ne kadar yoksullaştırıldığını da göstermektedir. Depremin yıkıcı etkilerini en aza indirebilmek için kapitalist yağma ve yıkım sistemini yıkmak gerekir. Konut sorununun kapitalistlerin ihtiyaçlarına göre değil insanın azami ihtiyaçlarını gözeten sosyalizm insanlığı kapitalist yıkımdan da deprem yıkımından da kurtarabilir.

Elazığ depremi, faşizmin doğasını da gözler önüne serdi. Önce Erdoğan buyurdu, "Durumdan kimse faydalanmaya kalkışmasın" diye. Durumdan kendilerinden başka kimsenin "faydalanması"nı da istemez. Ancak, faşizmin özüne uygun olarak, daha ilk baştan deprem üzerinden toplumu ayrıştırma siyaseti devreye sokuldu.

Sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu buyurdu, çok haklı olarak 1999 depreminden sonra halktan deprem vergisi toplandı. "Deprem paraları nereye gitti?" diye soranlar hakkında soruşturmalar açıldı. Demek ki, depremin yıkıcı sonuçlarına karşı mücadele aynı zamanda faşizme karşı mücadelenin de bir parçası olmak zorundadır.

Faşist rejimlerin her zaman en büyük korkusu, ezilenler arasında dayanışma pratiği ve bilincinin gelişmesidir. Soylu, bunun da önüne geçmek için toplanan bütün yardımların AFAD üzerinden dağıtılacağını duyurdu. Hem ezilenler arasında köprü kurulması engelleniyor hem de bütün yardımlar Saray/devlet tekeli üzerinden dağıtılacağından halkta "güçlü devlet" algısı ve minnettarlık duygusu geliştirilmek amaçlanıyor.

Bir adım daha ileri gidilip, HDP'li belediyelerin topladıkları yardımlar, kente bile sokulmuyor. Ezilenlerin dayanışmasından sonra, Kürt'ün Türk'le dayanışmasının, temasının önüne de duvar örülmek isteniyor.

Faşizmin "doğal" hali şaşırtmamalı. Ancak "sıradan" hali düşündürmeli.

Elazığ depremi meydana geldiğinde Google arama motorunda en çok girilen sözcüklerin "Elazığ Kürt mü?" olması, AKP-MHP faşizminin toplumsal dayanaklarının da çürümeden ne kadar etkilendiğini göstermektedir. Benzer durumu, 2011 Van depreminde de görmüştük. Faşist baskıların artmasına paralel olarak yeni durumda Kürt düşmanlığının daha da arttığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. İnsanların en zor anında, deprem gibi bir yıkımın ardından bile "Türk mü", "Kürt mü" diye ayırabilecek kadar "içselleştirilmiş" bir düşmanlık! Bunun adı da ırkçılıktır.

Irkçılık, tedavi edilmesi gereken bir hastalık değildir. Tamamen siyasi bir hastalık ve olgudur, ortadan kaldırılması da siyasi mücadelenin konusudur.

Türkiye'de ırkçı-faşist ideolojinin kökleri, Osmanlı'nın soykırımcı, katliamcı pratiklerinden Cumhuriyet rejiminin "tek"çi politikalarına kadar uzanmaktadır. AKP-MHP faşizmi de bu kökten beslenerek toplumsal tabanlarını diri tutmak için insanlığın en dip noktası olan ırkçılığa sarılmaktan geri durmamaktadır. MHP açısından tarihsel olan bu çürümenin AKP açısından yeni bir olgu olduğu sanılmasın. AKP, şimdi tastamam 1930'lar Türkiye'sinin ırkçı devlet politikasının birebir uygulayıcısıdır. MHP ile birlikte varlığını bu foseptik çukurunda ortaklaştırmıştır. Arıtarak değil, kurutarak kurtulunabilir ancak bu ceberrut ittifaktan.

Ulusal, inançsal veya siyasal tercihine bakılmaksızın, yardıma muhtaç ezilenle dayanışmayı kararlılıkla sürdürmekle başlanabilir, ırkçı-faşist illetle mücadeleye. Sendikalar, meslek örgütleri, siyasi partiler, belediyeler başta olmak üzere depremden zarar gören tüm halkımıza gereken yardımı ve desteği sunmak, halklar arasında döşenen mayınları temizler.

Üniversiteli bir genç, yıkık bir binanın içine dalarak, bir anne ve oğlunu enkazdan canlı çıkardı. Şimdi herkesin gözünde bir kahraman. Oysa o genç, herhangi bir yerde veya başka bir zamanda "Elazığ Kürt müdür?" diye soranların karşısına çıksaydı, "Askerlerimiz onun için ölüyor, o burada bizim paramızla üniversite okuyor" denilen bir Suriyeli olacaktı.

Halklar arasında duygudaşlık yaratmak, kardeşlik köprüleri inşa etmek; tam da Suriyeli gencin yaptığı gibi hiçbir önyargı ve koşul getirmeden gözü kara dalmayı gerektiriyor halklar denizine. Yüzyıldır ekilen ırkçı tohumlar ancak böyle toprağa hapsedilir, ezberler bozulur.

"Elazığ Kürt müdür?" diye soranlar, bir sağlık çalışanının enkaz altındaki bir kadınla Kürtçe konuşmasından cevaplarını almışlardır. En doğal, yaşamın her alanında kendi kimliği ve politik duruşunu görünür kıldığında halkların birbirini tanıması ve anlaması mümkün olabilir.

Dayanışma ezilenlerin inceliğidir, faşizmin kâbusu…